12 EYLÜL SUÇLULARI

Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında açılan 12 Eylül Davası’nda mahkemenin sorusunu yanıtlayan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, ”savcılıkların sanıklar ve diğer şüpheliler hakkında, delillere göre işkence, kötü muamele, işkenceyle adam öldürme, gözaltı ve işkence merkezlerinde kaybolma iddialarıyla ilgili soruşturma yapılabileceğini, müşteki ve müdahillerin bu suçlarla ilgili delilleri dosyalara sunmalarının faydalı olacağını” bildirdi.

Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada, dosyaya giren belgeler tutanağa geçirildi.

Mahkeme, ilk celsenin ara kararı uyarınca, Evren ve Şahinkaya hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na işkence ve kötü muamele iddialarıyla ilgili soruşturma yürütülüp yürütülmediğini sormuştu.

Başsavcılıktan gönderilen cevapta, işkence ve kötü muamele iddialarıyla ilgili 59 ayrı il ve ilçe cumhuriyet savcılıklarına yetkisizlik ve görevsizlik kararlarıyla soruşturmaların gönderildiğinin belirtildiği açıklandı.

Karar içeriğinde, 1982 ve 1961 Anayasalarındaki düzenlemeler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) yerleşmiş içtihatları ile bu içtihatların iç hukuktaki hukuksal değeri dikkate alındığında, kamu görevlilerinin faili olduğu, yaşam hakkının ihlali, işkence ve kötü muamele suçlamalarında hiçbir durumda zaman aşımı uygulanamayacağı ve af düzenlemesi yapılamayacağının vurgulandığı belirtildi.

Bu kişilerle ilgili zaman aşımı kuralları işletilmeyerek, makul sürede davaların açılıp yargılamaların yapılması gerektiği ifade edilen cevapta, görevsizlik kararı gönderilen savcılıkların, Evren ve Şahinkaya ile diğer şüpheliler hakkında, delillere göre işkence, kötü muamele, işkenceyle adam öldürme, gözaltı ve işkence merkezlerinde kaybolma iddialarıyla ilgili soruşturma yapılabileceği, müşteki ve müdahillerin bu suçlarla ilgili belge, bilgi, tanık ve benzeri delilleri görevsizlik kararı verilen dosyalara sunmalarının faydalı olacağının belirtildiği açıklandı.

-Dosyaya giren belgeler-

Mahkeme, iddianamenin kabulünün ardından, Milli Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, Adalet Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, MİT Müsteşarlığı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği, Emniyet Genel Müdürlüğü, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) müzekkere yazarak, bazı sorular yöneltmiş ve varsa bazı belgeleri istemişti.

Duruşmada, müzekkerelere yanıt verilip verilmediği tutanağa geçirildi, ancak yanıtlarla gönderilen belgelerin içeriği belirtilmedi.

Buna göre, MİT, darbe ve öncesi döneme ait kurumda bulunan bilgi ve belgeler ile 1 Mayıs 1977, darbe öncesindeki Sivas, Kahramanmaraş ve Çorum olaylarıyla ilgili belgeleri gönderdi.

Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı da mahkemenin aynı olaylarla ilgili müzekkeresini yanıtladı. Milli Savunma Bakanlığı’nın yanıtının 2 klasör olduğu ve büyük kısmını Kahramanmaraş olaylarıyla ilgili mahkeme kararının oluşturduğu açıklandı.

Darbe sonrasında herhangi bir yargı kararı olmaksızın meslekten çıkarılan hakim ve savcı, öğretim üyesi ve görevlisi, idareci veya öğretmen, subay, astsubay bulunup bulunmadığının sorulduğu kurumlardan HSYK, mahkemeye 2 karar örneği gönderirken, Milli Eğitim Bakanlığı’nın, arşiv sistemi nedeniyle gerekli cevabı veremediği kaydedildi.

Milli Savunma Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı’nın müzekkereleri yanıtladığı, Adalet Bakanlığı’nın, kurumun arşivinde konuya ilişkin evrak bulunmadığı cevabını verdiği belirtildi.

Genelkurmay Başkanlığı’ndan, darbe öncesinde Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları arasında yapıldığı iddia edilen toplantıların tutanakları, Bayrak Harekat Direktifi ve darbenin yapıldığı günle ilgili planların onaylı suretleri istenmişti. Bu müzekkereye ise yanıt verilmediği bildirildi.

Darbe sonrasında Milli Güvenlik Konseyi tarafından alınan kararlar ile açıklanan bildirilerin onaylı suretlerinin istendiği Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği, konuya ilişkin kurumda bilgi bulunmadığı cevabını verdi.

MİT, Jandarma Genel Komutanlığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı, darbe sonrasında cezaevlerinde yapılan işkencelerle ilgili bilgi ve belge bulunmadığını bildirdi.

Milli Savunma Bakanlığı’nın, Fatsa operasyonuyla ilgili bilgi ve belgelerin talep edildiği müzekkereye henüz cevap vermediği açıklandı.

Darbeden önce ve 1983′ten sonra kurulan siyasi partilerin sorulduğu Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise darbeden önce kurulan partilere ilişkin kaydın bulunmadığını bildirirken, 1983′ten sonra kurulan partilere ilişkin kaydı yolladığı ifade edildi.

Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Haydar Saltık’ın 8 Nisan 2010′da öldüğüne ilişkin cevabın dosyaya girdiği, Gazeteci Mehmet Ali Birand’ın hazırladığı 12 Eylül Belgeseli’nin kopyalarının bulunduğu CD’lerin Emanet Memurluğu’na gönderildiği de belirtildi.

-”Devlet sırrı” diyaloğu-

Mahkeme Başkanı Süleyman İnce, kurumlardan birinin, 1 Mayıs 1977 olayıyla ilgili mahkemeye gönderdiği cevapta, olaya ilişkin raporun ”devlet sırrını” düzenleyen CMK’nın 125. maddesi kapsamında kalabileceği yönünde görüş bildirdiğini belirtti.

Bunun üzerine, katılma talebinde bulunan bazı kişilerin avukatı Ömer Kavili ile İnce arasında şu diyalog geçti:

Kavili: ”Mahkemeniz muhakeme yapmaktadır ve hiçbir kurum ‘devlet sırrı’ diyerek, delilin gizlenmesini istemeyemez. Suç duyurusunda bulunulsun.”

İnce: ”Siz beni dinlememişsiniz. Hiçbir kurum ‘bu belge devlet sırrı’ demedi. O değerlendirmeyi mahkemenin takdirine bırakıyor.”

Kavili: ”Yönlendirme yapılması dahi yasak. Çünkü biz yargıçların bağımsız oldukları hususuyla hareket ediyoruz.”

Belgelerin tutanağa geçirilmesinin ardından duruşmaya bir süre ara verildi.

‘Evren ve Şahinkaya’nın rütbeleri sökülsün’

Erkan Acar, Metin Arslan, İzzettin Çiçek, Ahmet Dinç, Bayram Kaya, İlyas Koç Ankara   –   05.04.2012
‘Doğu’nun Başbuğu’ lakaplı Yılma Durak da 12 Eylül davasına müdahil olmak için Ankara Adliyesi’ne oğlu Çağrı Durak ile birlikte geldi.

Durak, darbelerin artık zihinlerden silinmesi gerektiğine dikkat çekerek şunları söyledi: “12 Eylül’ün kardeş kavgasına son vermek için yapıldığını söyleyenler Türkiye’nin başına birçok sorun açmıştır. İhtilali yapanlara ders verilmesi için Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın rütbeleri sökülmeli. Evren’in Cumhurbaşkanlığı makamından kaynaklanan hakları geri alınmalı. Ayrıca 12 Eylül öncesi olaylar ile ilgili örneğin 16 Mart’ta bomba atılması ve Abdi İpekçi cinayeti için TBMM’de araştırma komisyonu kurulmalı.” dedi.

Mümtaz’er Türköne
12 Eylül’ü yargılamak, Zaman, 5 Nisan 2012

12 Eylül mağduru ve dün başlayan davanın müdahillerinden biriyim.

Ne hissediyorum? Gözümün önünde 32 sene öncesine ait iki sahne canlanıyor. Birincisi Dış Kafes’te yediğim dayak. Dış Güvenlik amiri Yüzbaşı Tuna Akkurt’tan tam bir buçuk saat süren törensel bir sopa yemiştim. 60-70 santim uzunluğunda tahta bir copla, bütün gücüyle bacaklarıma vuruyordu. Yoruldukça dinleniyor, sonra kaldığı yerden devam ediyordu. Tedbirliydim. Pantolonun altına kalın bir eşofman giymiştim. Buna rağmen tam bir hafta A Blok 4. Koğuş’ta yattığım yerden kalkamadım.

Benim için “o dayağı neden yedim?” sorusuna verdiğim cevap ile, “12 Eylül darbesi neden yapıldı?” sorusuna bulduğum karşılık aynı. Yüzbaşının bana sopa atarken hissettiği güç ile, Kenan Evren’in gevrek gevrek söylediği “Asmayalım da besleyelim mi?” sözünü sarf ederken duyduğu haz darbenin anlamını yansıtıyor. Hayvanî, vahşi, basit ve adice bir güç gösterisi bu.

İkincisi, ilk görüş günü maruz kaldığım aşağılanma. Hem de annemin gözleri önünde. Verilen komutlarla koşar adımlarla görüş kulübesinin önüne gelip yerinizde sayıyorsunuz. “Kıta dur” ile durup “hazır ol”da iken “rahat” komutunu bekliyorsunuz. Çektiğim o kadar işkenceden sonra küçük camın arkasında annemi görünce, farkında olmadan pozisyonum bozulmuş. Arkamda bekleyen askerin postalıyla baldırlarıma indirdiği tekmelerin canımı hiç yakmadığını, ama o an yaşadıklarımın hayatımın en kötü hatırası olduğuna inanıyorum. Hiçbir evlat annesine böyle bir şeyi yaşatmamalı. Benim annemin karşısında kahrolarak yaşadığım aşağılanmayı, 12 Eylül darbecileri bütün topluma uyguladı. Komutlarla yönetilen, o saçma talimatlara uymayınca aşağılanarak ceza gören bir toplum haline geldik.

Uzun yıllar, Mamak Askerî Cezaevi’nin komutanı olan Albay Raci Tetik’i bir yerde kıstırıp öldürme hayalleri kurdum. Yıllar boyu İstiklâl Marşı’nı dinleyemedim. Nutuk’tan da, Gençliğe Hitabe’den de, dayak altında okutulduğu için nefret ettim. Bu öfke ve nefreti gençlerinin zihnine kazımak, 12 Eylül darbesinin yegâne başarısıdır.

“Akan kanı durdurmadı mı?” itirazını yapanlar hâlâ bulunuyor. Dün başlayan yargılama, bu soruya da doğru cevabı vermek için bir fırsat. 70′li yıllarda ideolojik çatışmaların, gençleri düşman kamplara böldüğü doğru. Ama 11 Eylül günü geldiğinde ortada biriken kan gölünün asıl sorumlusu darbecilerden başkası değildi. Darbe ancak zorun-şiddetin bulunduğu şartlarda yapılıyor. Olmayınca -Ergenekon ve Balyoz davalarında yakından takip ettiğimiz gibi- darbe şartlarını oluşturmak için darbeciler tarafından seri olarak üretiliyor.

12 Eylül’den önce ülkenin bağrına bir kan musluğu monte edildi. Başına geçip sonuna kadar açtılar. 1 Mayıs’ı, 16 Mart’ı, Maraş ve Çorum’u, MHP Genel Merkezi’ni hedef alan saldırıyı kim yaptı? 12 Eylül günü, bu musluğun başında oturanlar musluğu kapattılar. “Akan kan bir günde nasıl durdu?” sorusuna verilebilecek başka cevabı olanlar var mı? Görülmekte olan dava, bu kirli tezgâhları birkaç katliamın üzerindeki örtüyü kaldırarak hepimize gösterebilir.

12 Eylül, 32 yıl geride kaldı. Benim ve benim neslim için de, duygu dünyamızda öfkenin ve nefretin izleri kalmadı. Hesabı bizden sonraki nesiller için sormak istiyoruz. Bu kan musluğunu devletin derinlerinden söküp atmamız lâzım. Darbeler canileri yargıç mevkiine sokuyor. 12 Eylül’de cinayet işleyenler dönüp toplumu yargıladılar. Bunun tekrarlanmasına izin veremeyiz. Yolu ise, bu davanın titizlikle görülmesinden geçiyor.

Sanık avukatlarının yetkisizlik itirazı mahkeme tarafından reddedildi. Mahkeme başlar başlamaz, bir şeyi daha reddetmiş oldu. 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referanduma “hayır” itirazı yapanları da. Tecrübe, herkes için pahalı ama en sağlam öğrenme yöntemi. Darbelerin nasıl yargılanacağını tecrübe ederek öğreniyoruz. Demek ki 12 Eylül darbecileri hâkim önüne çıkabilirmiş. 12 Eylül’ün hesabı görülebilirmiş. Kimseden bir özeleştiri beklemiyoruz. Yeter ki bu dava, 12 Eylül’ün ötesinde darbeciliği mahkûm eden tarihî bir hesaplaşmaya dönüşsün.

32 yıl sonra bana zulmedenler yargıç karşısına çıkarken duygularım ve düşüncelerim işte böyle.

O günleri daha iyi anlamak için okunması gereken bir dosya:

evren-80-12eylul

47 savcıya 12 Eylül görevi

12 Eylül davası Evren ve Şahinkaya’yla sınırlı kalmıyor. Başta Erdal Eren’i yaşını büyütüp asanlar olmak üzere, hakkında şikayet olan tüm görevliler için 47 ilin savcısına ‘Soruşturma açın’ yazısı gitti.

Özel yetkili Ankara Cumhuriyet Savcısı Kemal Çetin, Ankara Başsavcılığı’na Gürkan Mumgan, Nurettin Öztürk’ün gözaltında kaybedilmesi, Erdal Eren’in asılması ile 39 müştekinin iddialarının soruşturulması için “görevsizlik” kararını gönderdi. için savcılığa gelen suç duyurularıyla ilgili Ankara ile birlikte 47 il başsavcılığına 12 Eylül dönemindeki işkence ve yaşam hakkı ihlalleri ile ilgili soruşturma açılması için görevsizlik kararı gönderen Savcı Çetin’in dün gün ışığına çıkan görevsizlik kararında çarpıcı değerlendirmelerin yer aldığı ortaya çıktı. Çetin’in Ankara Başsavcılığı’na gönderdiği kararında “kamu görevlilerinin faili olduğu yaşama hakkının ihlali, işkence ve kötü muamele suçlamalarında hiçbir durumda zaman aşımı uygulanamaz; söz konusu kişilerle ilgili af düzenlemesi yapılamaz” denildi.

9 AİHM içtihadı

Vatan gazetesinin haberine göre; AİHM’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkı ve işkence yasağını düzenleyen maddelerini ihlal eden kamu görevlileri ile ilgili soruşturmalarda af ve zaman aşımının söz konusu olmayacağını belirten 8′i Türkiye, 1′i de İtalya devleti aleyhine açılan 9 davada verdiği kararları emsal gösterdi.

1982 ve 1961 anayasaları

1982 Anayasası’nın 90. maddesi ile 12 Eylül döneminde yürürlükte olan 1961 Anayasası’nın 65. maddesi hükümlerine göre, uluslararası sözleşmelerin Türkiye Cumhuriyeti açısından kanun hükmünde ve bağlayıcı olduğu hatırlatılan kararda “1954′te yürürlüğe konulan AİHS’nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) koruduğu hak ve özgürlükler AİHM’nin anladığı anlamda anlaşılmalıdır. Dolayısıyla, AİHM’nin etkin soruşturma yapılması hususu ile sözleşmenin 2. ve 3. madde ihlallerine ilişkin yerleşmiş içtihatları Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bağlamaktadır. Yani, AİHS’de korunan temel hak ve hürriyetlere ilişkin hükümler, iç hukukta doğrudan uygulanma özelliğine sahip hukuk normları olup, ulusal yargıç, Sözleşme’nin bu hükümlerini AİHM’nin anladığı anlamda anlamalı ve uygulamalıdır” denildi.

Anayasa’nın 90. maddesine göre AİHS’nin iç hukuktaki yasaların üzerinde olduğu ve yasalarımızdaki zamanaşımına ilişkin hükümlerin de buna dahil olduğu kaydedilen kararda “Dolayısıyla, soruşturma konusu olayda zaman aşımına ilişkin iç hukukumuzdaki yasa hükümleri değil, doğrudan AİHS’nin yaşama hakkı ve işkence yasağına ilişkin 2. ve 3. maddeleri AİHM’nin anladığı anlamda uygulanarak kovuşturma yapılması gerekmektedir” vurgusu yapıldı.

Anayasa ve AİHS

Savcı Çetin, Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin AİHM’de Türkiye aleyhine açtığı davada verilen karara göre anayasal ve yasal düzenlemelerin AİHS’ye uygun olması gerektiğini belirterek şunları kaydetti:

“Uluslararası hukuk, Türkiye Cumhuriyeti devletine, AİHS’nin 2. ve 3. maddelerinin ihlali durumunda, eğer kamu görevlileri suçlanmakta ise, sanıkları zamanaşımı ve aftan yararlandırmadan yargılama yükümlülüğü yüklemiştir. 1982 ve 1961 Anayasalarındaki düzenlemeler, AİHS, AİHM’nin yerleşmiş içtihatları kamu görevlilerinin faili olduğu yaşama hakkının ihlali, işkence ve kötü muamele suçlamalarında hiçbir durumda zamanaşımı uygulanamaz; söz konusu kişilerle ilgili af düzenlemesi yapılamaz.”

Çetin mahkemelerin bu türden suçlamalarla ilgili sanıkları yargılarken zamanaşımı kuralını işletmeyerek makul sürede yargılamayı tamamlamaları ve suçları sabit olanları cezalandırması gerektiğini vurguladı.

Karanlıkta kalan dosyalar

Savcılıklar ve mahkemelerin de Çetin’in belirttiği görüş doğrultusunda karar vermeleri halinde sadece 12 Eylül dönemi değil, Cumhuriyet tarihi boyunca failleri kamu görevlileri olan işkence, öldürme ve kaybetme suçlarıyla ilgili soruşturmalar ve davalar açılabilecek. Buna göre 1 Mayıs 1977 Taksim olayı ile 12 Eylül 1980 öncesi yaşanan Maraş, Çorum ve Malatya katliamlarının yanısıra Güneydoğu’daki yargısız infazlar gibi çok sayıda önemli olaya karışan hayattaki kamu görevlileri de yargılanabilecek. Bu karar, failleri hayatta olmayan Dersim katliamında ise soruşturma açılmasını sağlayabilecek ve tazminat taleplerinde etkili olabilecek.

Karardaki yorum, zaman aşımı tartışmalarının yaşandığı Sivas katliamı davasında da etkili olabilir.

‘Erdal Eren hukuka aykırı ceza infazı’

Savcı Çetin, görevsizlik kararında dönemin kamu görevlileri ile ilgili “işkence ve kötü muamele, gözaltında veya cezaevinde kaybolma iddiası, işkence sonucu adam öldürme” suçlarının yanı sıra 17 yaşında olduğu halde kemik yaşının 18′den büyük olduğu iddiası ile Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından idam cezası verilerek asılan Erdal Eren’le ilgili olarak da “hukuka aykırı cezanın infazı” suçundan soruşturma açılmasını istedi.

ODTÜ öğrencisi Sinan Suner’in öldürülmesini protesto gösterisinde gözaltına alınan 1964 doğumlu Erdal Eren, gösteride çıkan çatışmada er Zekeriya Önge’yi öldürdüğü iddiasıyla tutuklandı. Eren sadece bir ay süren dava sonunda, idama mahkum edildi. Erin ölümüne neden olan kurşunun G-3 piyade tüfeğinden çıktığına dair otopsi raporları dikkate alınmadı. MGK tarafından onaylanan karar, 13 Aralık 1980′de infaz edildi.

Darbe davası 4 Nisan’da başlıyor

Darbenin 30. yılında, 12 Eylül 2010′da kabul edilen anayasa değişiklikleri ile darbe dönemi yöneticilerini koruyan geçici 15. maddenin kaldırılmasından sonra savcılıklara 12 Eylül mağdurlarından suç duyurusu yağmıştı. Özel yetkili savcılık dosyayı önce adli başsavcılığa göndermiş ancak başsavcılığın da görevsizlik kararı vermesi üzerine Türkiye çapındaki bütün dosyalar Ankara özel yetkili savcılığında toplanmıştı.

Özel yetkili Ankara Cumhuriyet Savcısı Kemal Çetin, devlet görevlileri tarafından işlenen işkence, gözaltında kayıp ve yargısız infaz suçları için de görevsizlik kararı vermiş, 12 Eylül darbesini yapan Milli Güvenlik Konseyi’nin hayatta olan üyeleri ve hakkında ise “anayasal düzeni zorla değiştirme” suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle dava açmıştı.

İddianame Özel Yetkili Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde kabul edilmişti. Duruşma tarihini 4 Nisan olarak belirleyen mahkeme, Evren ve Şahinkaya’ya yurtdışı çıkış yasağı koymuştu. Evren ve Şahinkaya’nın işlediği suçu görev alanında gören Savcı Çetin, suç duyurularındaki işkence, yargısız infaz ve gözaltında kaybetme iddiaları ile ilgili olarak görevsizlik kararı vererek dosyaları suçun işlendiği 47 ilin başsavcılığına göndermişti.

Sabah, 10.03.2012

Mahkeme, 12 Eylül 1980 darbesine ilişkin iddianameyi 10 Ocak 2012 günü kabul etti. İddianamenin şüpheliler kısmında, sadece Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya adlarını görüyoruz.

Emre Aköz, Sabah’ta 24 Ocak 2012′de şunları yazdı: Elbette onlar baş sorumluydu. Ancak alt kadrolarda da korkunç işler yapanlar vardı… Yukarıdan gelen emirleri en aşırı, en vahşi biçimde uygulayanlar. Peki onlar yargılanmayacak mı?
Örneğin… O dönem Türkiye Komünist Partisi üyeliğinden dört yıl Diyarbakır cezaevinde yatan Dr. Mustafa DağcıOrhan Özcanlı adlı doktorun tarifsiz işkenceler yaptığını… Daha sonra bu doktorun karşımıza, Susurlukçu İbrahim Şahin‘in arkadaşı, Demirelci, Çillerci ve ‘Sevgi Hastanesi‘nin kurucusu olarak çıktığını söylüyor. (Taraf, 16 Ocak)
Haşmet Babaoğlu da aynı kişiye değindi… Ünlü Nazi kasabına atıfla, “Doktor Mengele” denilen işkencecinin, “sevgi” adlı hastane kurmasındaki korkunç sahtekârlığın altını çizdi. (Sabah, 18 Ocak)
Bizim medya Dr. Özcanlı ve benzerleriyle ilgileniyor da ben mi göremiyorum?

Ekrem Dumanlı, Zaman gazetesinde 16 Ocak 2012′de yayımlanan köşe yazısında ise şöyle diyordu:

12 Eylül 1980 darbesi ile ilgili davada yeni bir aşamaya gelindi.

Mahkemenin kabul ettiği iddianamede tüyler ürpertici gerçekler var. İşkenceye maruz kalan insanların verdiği ayrıntılar insanın yüreğini dağlıyor. Filistin askısına asılanlar, vücuduna elektrik verilenler, falakaya yatırılanlar, en yakın aile fertlerine işkence yapılanlar, tecavüze uğrayanlar… O korkunç hatıraları dinlerken “Allah’ım bir daha bize bu felaketleri yaşatma!” demeyenin ya kalbi bozulmuştur ya da aklı tutulmuştur.

Ne var ki kadim medya ne 1980 darbesinin o feci icraatına yer veriyor; ne de hukuki sürecin geldiği son noktaya. Demek ki onlarca yıldır edebiyatı yapılan “80 darbesi mağduriyeti” basit bir solcu söylemden ibaretmiş. “Çok çile çektik çok” nevinden söylenen sözlerin önemli bir kısmı, işkencelerden hesap sorma talebi ya da darbelerle yüzleşme isteğinden kaynaklanmıyormuş. Bu kadar duyarsızlığın başka bir izahı olmalı…

Eskiden JİTEM binası olarak kullanılan bir yapının çevresinde Kültür ve Turizm Bakanlığı bir kazı yapıyor. Aman Allah’ım! Binanın etrafından kafatasları ve insan kemikleri çıkıyor. Savcılık olaya el koyuyor ve soruşturma genişletilerek sürdürülüyor. Bulunan kafatası sayısı 11′e yükseldi. Korkunç bir hadise! Kadim medyada ise tık yok.

Düşünün; benzer bir olay Batı’da yaşansa o ülkelerin medyası bu kadar ilgisiz davranır mı? Devlete ait bir güvenlik binasının bahçesinden değil 11; bir ceset bile çıkarılsa hadise manşetlere taşınmaz mı? Televizyonlar günlerce yayın yapmaz mı? Bizdeki basının bir bölümü niçin bu kadar suskun? İş derin devlete gelip dayanınca, o derin yapının icraatları birer birer ortaya çıkınca kadim medyanın suskunluğu artıyor.

İstanbul ve İzmir’de korkunç bir gerçekle yüz yüze gelindi. Toplamda 11 kilogram patlayıcı ele geçirildi. İstanbul Olimpiyat Stadı’nın yakınlarında ele geçirilen patlayıcıyı bir PKK militanının itiraf ettiği söyleniyor. İzmir’deki patlayıcı da bir ihbar üzerine ele geçiriliyor. İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın, “Dehşetli ve önemli bir patlayıcı” diyerek meselenin vahametini ifade ediyor. Bu kadar vahim gelişmelerin Türk basınının bir bölümünde nedense pek kıymeti yok. Kıyıda köşede, iç sayfalarda, ara satırlarda geçiştiriliyor bu ürkütücü manzara.

Acı gerçeği bir daha hatırlatmakta fayda görüyorum: Bu ülkede bir ucu devletin imkânlarına dayanan, diğer ucu illegal örgütlenmeleri ifade eden ve her türlü kılığa girebilen derin bir yapı bulunmakta. O yapının psikolojik harekât planları çerçevesinde ortaya konulan kanlı eylemler, küçük ancak güçlü bir zümrenin hâkimiyet alanını oluşturuyor. Ülkenin istikrara kavuşması, ekonominin düzelmesi, cuntacılığın hesaba çekilmesi, faili meçhul cinayetlerin üzerine gidilmesi, darbecilerin yargılanması ve buna benzer pek çok konuda hükümetlerin inisiyatif alması çok önemli. Ne var ki bütün bu olumlu gelişmelerden o malum zümre fevkalade rahatsız oluyor. Neden acaba?

Dünyanın en özgürlükçü mesleği olan gazeteciliği yaparken insanlar neden cuntalara râm olur? Niçin hukukun askıya alındığı ara dönemlerden hesap sorulduğunda o muazzam gelişmelere gözlerini kapatır? Bu soruların cevabı doğru verilmedikçe bu ülkede demokrasinin mesafe alması mümkün değil. Darbeler asla sadece askerlerin yaptığı hukuk dışı bir eylem olmadı; o sürece iş dünyası ve medya âlemi destek verdi hatta çoğu zaman teşvik ve tahrik etti.

Bugün 12 Eylül’den yargı yoluyla hesap soruluyor. Belki yarın 28 Şubat’tan da sorulacak. Bilemiyorum; 27 Nisan’ın sığaya çekildiğini de görebilecek miyiz? Ara dönemlerden hesap sorulması ihtimali bazı medya yöneticileri için bir kâbusa dönüşüyor. O kâbusu itiraf etmek yerine o günkü sorumluluğu unutturmak için barajı çok öne kurup, Ergenekon tutuklularını kendine kalkan gibi kullananlar var.

Darbe dönemlerinde yapılan işkenceleri görmezden gelmek, demokrasi sınavında yere çakılıp kalmak demektir. Adeta bir rastlantıyla ortaya çıkan cesetlerden bahsetmemek için insanın kendisini ve mesleğinin onurunu unutması gerekir. Bu ülkede çok acı olaylar yaşandı. Hâlâ yaşansın diye didinip duran zümreler var. Onların korkunç planlarını görmezden gelenler sadece gazetecilik mesleği açısından hata yapmıyor; aynı zamanda gelecek nesillerin eşitlikçi ve özgürlükçü istikbalini tehlikeye atıyor. Değmez ki!

Vicdanınız sızlamıyor mu?

Her darbe üç aşamadan oluşuyor: 1- Şartların hazır hale getirilmesi. 2- Bir gecede ansızın ülke yönetimine el konulması. 3- Darbe sonrası despotik bir sistemin devreye konulması.

Vicdan taşıyan herkes yukarıdaki üç aşamanın da korkunç bir suç olduğunu kabul etmek zorunda. Çünkü bu aşamalardan herhangi biri eksik olduğunda darbe yapılamaz. Hazırlık aşamasında yürütülen psikolojik savaş fertleri “Yeter artık, kim gelirse gelsin” noktasına savuruyor ve antidemokratik çözümleri meşrulaştırmak için kullanılıyor. “İnternet andıcı”, “AK Parti ve Gülen’i bitirme planı”, “AK Parti’nin kapatılması süreci” gibi çalışmalar hazırlık aşamasının ürünüdür. O dönemde on binlerce ‘kilise evler’den bahsediyordu o malum siteler. İsrail’e satılan topraklardan, yabancıların aldığı gayrimenkullerden, misyonerlik çalışmalarının korkunç boyutlara ulaştığından vs. dem vurularak genç kitleler kışkırtılıyordu. Maalesef o zakkum ağacının semeresini de topladılar.

“Şartların hazır hale gelmesi”ni beklemeksizin hiçbir darbe (post-modern 28 Şubat ve 27 Nisan muhtırası dâhil) yapılmadı. Yapılamazdı da! O safhada iş dünyası, adı sivil ama ruhu militer kitleler ve tabii ki medya çok kritik roller üstlendi.

Her darbe, ne kadar “zaruri gerekçeler”e dayandırılırsa dayandırılsın, insanlık suçudur. Hukuk askıya alınır, işkenceler yapılır, insanlar idam edilir, faili meçhuller hortlar… Darbe öncesi yaşanan acı olaylar, darbe döneminde yapılan zulümleri haklı hale getirmez.

12 Eylül iddianamesindeki anlatılanları okuyun; gözleriniz yaşaracak, hıçkırıklara boğulacaksınız. Bazen yüzünüz kızaracak, o vahşi davranışlardan hicap duyacaksınız. Ve bir kere daha göreceksiniz ki hiçbir darbe masum değildir ve mutlaka hesabı sorulmalıdır.

1 Ağustos 2010′da referandumdan önce Canadatürk’te yayımlanan aşağıdaki makalem medyada çok geniş biçimde yayıldı. Evet demeyen bazı ülkücü arkadaşlarıma gönül koydum. 12 Eylül suçlularının yargılanabileceğine inanmıyorlardı. Bana güvenerek Hayır’ı Evet yapanlar oldu. Çok şükür ki, savcılar yüzümü yerde bırakmayarak davayı açtılar. Mahkemede kabul etti. 12 Eylül 2010 referandumu kırılma noktasıydı…

İŞTE O YAZIM

12 Eylül’le hesaplaşma zamanı!

12 Eylül 1980’de yapılan -insanların acınmadan tepeleneceği- “Bayrak” kodlu askerî darbe, milyonlarca vatan evladının hayatını kararttı. Darbeciler hazırlattıkları Anayasa’da oligarşik, statükocu ve üstünlerin hukukunu koruyan bir sistem kurdu. Hukuk dışına çıktıklarını bildikleri için kimsenin ileride kendilerini yargılamaması için yasayla koruma zırhına girdiler. Ergenekon soruşturmasında ulaşılan deliller, “Bir Numara” veya “Bir Numaralar” denen kişi ve kişilerin “12 Eylül Dokunulmazları” olduğunu ortaya koydu. 2003’te planlanan “Balyoz” kodlu askerî darbe girişiminde 12 Eylül örnek alındı ve ‘acımadan halkın tepelenmesi’ öngörüldü. Ordumuzda küçük bir azınlığın kafa yapısı hiç değişmedi.  Atatürk ve laikliği kullanarak kendi milletine düşman olanların soytarılığı artık sırıtıyor.

İmtiyaz, eşitsizlik ve ayrımcılık, adaleti çatlatır, halkın devletine olan güvenini sarsar ve sonuçta devleti yıkar, böler. 12 Eylül için darbe şartlarını olgunlaştıranlar, bu ülkede yargılanması gereken gerçek hainlerdir. Bugün nüfusun çoğunluğu 12 Eylül’den sonra doğduğu için belki o günleri anımsayamaz. Dünyanın yarısına hükmetmiş bir milletin torunlarını ‘açık hava hapishanesi’ tarzında yöneten güruh, bir nesli daha bu darbeyle sindirdi. Milletin asla hâkim olamayacağı bu sistemin çökmesi için çeyrek asır geçmesi gerekti. Demokrasi, hak, hukuk, adalet sağlansın istiyorsanız, kısacası vatanınızı seviyorsanız 30 yılda ancak gelinebilen referandum sandığında ‘Evet’ demelisiniz. 12 Eylül ile hesaplaşma zamanı geldi.

Ergenekon’un gerçek liderinin Londra’da yaşadığını ve 12 Eylül’den sonra Türkiye’nin en zengin emekli generali hâline geldiğini eminim hiçbir medya organında okuyamadınız. Yıllardır ordu içindeki yolsuzluk dendiğinde akla gelen ilk isim oldu. Ordu emeklilerinin vergiden muaf tutulduğu, bugün holding hâline getirilen OYAK ile nice ayak oyunları oynadı. Evet demezseniz asla yargılanamayacak; çünkü o bir tiran.

Ordu içindeki tüm binaların her yıl seramiğini, boyasını, dış sıvasını gereksiz yere müsrifçe sırf daha zengin olabilmek için sahibi olduğu malum fabrikalardan değiştiren bir zalimdi. Sadece Ergenekon’da değil, üçkâğıtçılıkta da bir numaraydı. O, adı gibi kalıp temiz bir Tahsin olamadı ama soyadı gibi Şahinleşti ve yontulamayan bir Kaya olarak kaldı.

En temel insan haklarını çiğneme şampiyonu hâline gelen Anayasa Mahkemesi’ndeki kısır döngüyü onlar kurdu. Anayasa içine konan Bubi tuzaklarıyla (!) yıllarca, milletin değil üstünlerin hukuku korundu. Yapılacak değişikliklere “Evet” derseniz, yasa yapıcı milletin temsilcilerine veto koyan bu kurumda üye sayısı, 11’den 17’ye çıkartılacak. Ölmeden emekli olmayan statüko üyelerinin yanına atanacak daha özgürlükçü üyelerle dengesizlik dengelenebilecek.

Aynı biçimde hukuku yaralayan uygulamalara imza atan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) üye sayısı da 11’den 22’ye çıkartılıyor. Mevcut yüksek yargının hastalıklı hâlini simgeleyen HSYK, yeni kuşak savcı ve Hâkimleri temsil etmekten uzak. Elitin adaletini uygulayan konumdan uzaklaşmadan halkın adalete güvenmesini kimse bekleyemez.

Askerî vesayeti anayasa koruması altına alan 145. Madde’ye esasen, siviller askerî mahkemede yargılanabiliyor ama askerler sivil mahkemede yargılanamıyor. Oysa bunun tam tersi olması gerekirdi. ‘Evet’ derseniz tersyüz edilmiş adalet prensibi düzeltilecek ve, hükûmeti devirme gibi sivil suç işleyen üst düzey askerler sivil mahkemede yargılanabilecek. Savaş hâli dışında sivillerin askerî mahkemede yargılanmasına ise son verilecek.

Türk ordusundan son 50 yılda kaç subay ve astsubayın, askerî öğrencinin sağ veya sol görüşlü olduğu gerekçesiyle haksız yere atıldığını biliyor musunuz? 1960 Darbesi’nden sonra yedi bin 200, 12 Mart Muhtırası’ndan sonra iki bin, 1986’dan beri ise on bini aştı. Haklarını asla arayamadılar. Çünkü Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) kararları, Anayasa’nın 125. Maddesi’ne göre yargıya kapalıydı. 3. Dünya Ülkeleri hariç, dünyanın hiçbir ordusunda böyle bir uygulama yok.

125. Madde’nin kaldırılması için ilk mücadeleyi 1990 yılında yapan Re’sen Emekliler Derneği ekibinin içinde olmam nedeniyle ayrı bir heyecan duyuyorum.  Başkanımız Metin Tekcan ve Muharrem Menekşe’nin gayretlerini saygıyla anıyorum. O dönemdeki çabamın bir ‘Donkişotluk’ olduğunun farkında değildim. 450 milletvekiline dosya hazırladığımızı dün gibi hatırlıyorum. Elimizdeki yegâne delil; 1987 ile 1990 arasında Zaman gazetesinde mağdurların kaleminden çıkmış yüzlerce ibretlik YAŞ kararı hikâyesiydi. Bu öyküleri teker teker kesip dosyaladım ve birer nüshasını muktedir sandığımız milletin temsilcilerine sunduk. Bu sırada “Mağdurun ahı yerde kalmaz” adlı yazımla, gazeteciliğe gariplerin hakkını savunmak için 1988’de Zaman’da başlamıştım.

Dosyayı hâlen saklarım. Milletvekillerinin verdikleri cevaplar, sivillerin ne kadar askerî vesayet altında olduğunu ve askerin darbe yapmasından ne denli çekindiğini gösterir mahiyetteydi. Hepsinin âdeta ödü patladı! O dönemde erkeklik yaparak bizim Donkişotluk’a destek veren 12 Eylül’de işkence görmüş MHP’lileri ve devamcılarını bugün anlayamıyorum. “Döneklik”, “kaypaklık”, “hainlik”, o günlerin popüler dava adamını afaroz eden klişelerdi. Demek ki partizanlık bu değerleri yok saydırıyor ya da öldürüyormuş. Üzülüyorum, “kemiksizlik diz boyu”. 12 Eylül’ün büyük darbe vurduğu, partisi kapatılan CHP ile MHP kendi ayağına kurşun sıkan “aptal kabadayı” gibiler. BDP ve PKK’nın boykot maskesiyle ‘Hayır’ oyu kullanması doğal. Hem işkencecisine âşık olan bir “mazoist” hem de kendilerine zulüm edilmesinden ve acı çektirmekten hoşlanan banal birer “sadist” gibiler.

12 Eylül darbesinin en acı zehrini içenler Mamak ve Diyarbakır Cezaevlerinde işkence görenlerdi. İnsanlık onuru, gururu çiğnenmiş binlerce genç, devletine düşman oldu. PKK terörü, bu nefretten ve kinden beslenerek Diyarbakır Cezaevi’nde doğdu veya zoraki doğduruldu. Ergenekon ile PKK ilişkisi, bugün ispatlandı. Terörün gayrimeşru  babalarının ordu içindeki 12 Eylülcüler ve o zihniyeti yaşatan Balyozcular olduğunu gözler önüne serdi. Son otuz yılda terörden hayatını kaybeden 35 bin insanın katili olan bu kirli tezgâhtan hesap sorulmasını istiyorsanız, sandığa gidince ‘Evet’ oyu kullanmalısınız.

Devletimizi devlet yapacak, ancak adalettir, güvendir, sevgidir. 

12 EYLÜL’ÜN AYAK SESLERİ

1979′un sonlarında Türkiye’de ABD’nin senaryoları yavaş yavaş uygulanmaya başlanıyordu. Yani kara Eylül’ün ayak sesleri duyuluyordu. Uzun bir süredir devam eden terör, cinayetler, katliamlar, iç savaş tahrikçilerinin ortaya koymuş olduğu provokasyonlar, kitlesel çatışmalar adım adım hedefine ulaşmıştı. Toplumun terörize edilmesi, dehşet duygularının yayılması, geleceğin belirsizliği içinde ölüm korkusunun bütün halka yayılması artık geniş toplum kesimlerini bir askeri darbeyi kurtuluş görmeye sevk edecek düzeye ulaşmıştı.

12 Eylül 1980 askeri darbesine ilişkin hazırlanan iddianamede ilginç ayrıntılar yer alıyor.

Kahramanmaraş’ta 19-26 Aralık 1978 tarihleri arasında meydana gelen olaylar, 12 Eylül sürecine giden yolda önemli dönüm noktalarından biri. 1978 yılının Aralık ayının ikinci haftasında Kahramanmaraş sokaklarında ilginç bir hareketlilik yaşanıyor. Nüfus memuru olduklarını belirten görevliler, Alevilerin yoğun olduğu mahalle ve semtlerde dolaşıyor. Sözde yeni sayım için numaralandırma yapıyorlar. Gidilen evlerin kapısı kırmızı boya ile boyanıyor. Bunun nedeni ise bir hafta sonra anlaşıldı. İşaretlenen yerler hedef seçiliyor.

Öldürülen sol görüşlü Mustafa Yüzbaşıoğlu ve Naci Çolak isimli 2 öğretmenin cenazesine katılmak üzere çeşitli çevre illerinden gelen 10 bine yakın insanın katıldığı cenaze töreninde, sağ görüşlü vatandaşlar da karşı kitlesel grup oluşturdu. Olayların ikinci günü dönemin Kahramanmaraş Valisi tarafından takviye asker kuvveti talep edilmiş olmasına rağmen talep dikkate alınmadı.

Çorum olayları öncesi ise Emniyet Müdürü Hasan Uyar görevinden alınarak yerine Tunceli’de görev yapmış olan Nail Bozkurt getirildi. Milli Eğitim Müdürlüğü’ne MHP’li Fethi Katar atandı. Çorum Valiliği’ne ise Rafet Üçelli getirildi. 40′a yakın polis memurunun ataması başka illere yapıldı. 1980 yılındaki 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlamaları hazırlıklar sırasında kızların kıyafetleri öne sürülerek “Müslüman, namusuna sahip çık.” başlıklı ibarelerle devam eden tahrik edici bildiri dağıtıldı.

27 Mayıs 1980 tarihinde MHP’nin ileri gelenlerinden Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak öldürüldü. Bu suikastın ardından Gün Sazak’ın komünistler ve solcular tarafından öldürüldüğünün ortaya atılması üzerine, Türkiye’nin her tarafında büyük protesto eylemleri yapıldı. Daha önce Kahramanmaraş ve Malatya’da ortaya konan kaos senaryosu bu kez Çorum’da sahnelendi. Kentin Alevi mahallelerine saldırı yapıldı. İlk saldırılarda 4 kişi öldü. 100′den fazla ev ve işyerine zarar verildi. Diğer senaryolarda olduğu gibi Alaattin Camii’ne bomba atıldığı söylentisi camilerin hoparlöründen duyurularak cihat ilanı yapıldı. Suların zehirlendiği iddiası dalga dalga tüm Çorum’a yayıldı. Bu şekilde Çorum Olayları başlatıldı.

Çorum olaylarının yargılamasını yapan 3.Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Nolu Askeri Mahkemesinin yaptığı değerlendirmede ise 4 Temmuz 1980 Cuma günü camilerde halkın Cuma namazı kıldığı sırada, aynı semtte bulunan tüm camilere aynı anda gelen kimliği tespit edilemeyen bir kısım tahrikçilerin önceden planladıkları gibi “Alaattin camisini bombaladılar, cami yanıyor” şeklinde söylentiyi yaymaları üzerine bir kısım cemaatin namazı terk edip evlerine koşup silahlanmak suretiyle büyük gruplar halinde teşvikcilerin görevlendirdiği kişilerin yol göstermesi ile gene önceden tespit edilen alevi ve solcu olarak bilinen vatandaşların oturdukları mahallelere baskın şeklinde saldırılar düzenlediklerini” belirtiyor.

TUGAY KOMUTANI ÇORUM’U TERK ETTİ

Dönemin Çorum Valisi Rafet Üçelli 28 Aralık 2011 tarihli tanık olarak alınan beyanında “Olaya müdahale için Çorum’a gelen Amasya Tugay komutanının henüz olaylar yatışmadan güvenlik zafiyetini de bildiği halde birliklerini geri çekerek Çorum’u terk ettiğini, ardından kendisinin İçişleri Bakanı’nı arayarak yardım istediğinde Yozgat’tan gönderilen jandarma sayısının 60 civarında olduğunu, bunun da çok yetersiz kaldığını, kendilerinin paşanın tutumunu anlayamadıklarını” ifade ediyor.

MSP’nin Konya mitinginde de provakatör grupların rolü olduğu ifade ediliyor. MHP Gençlik Kolları Başkanı Galip Köse beyanında “Okullarda olay çıkaran bir çok komünist kişileri konvoylarda gördük. Bu kişileri çeşitli sloganlarla ülküdaşlarımızı tahrik etmeleri, buna karşılık ülküdaşlarımızın bu tahriklere kapılmamaları bizleri sevindirmiştir.” diyor.

8 Eylül 1980′de ise AP Konya İl Başkanı Adnan Ağırbaşlı açıklamasında; olayların arkasında Marksist lisan ile konuşanların olduğunu, bugüne dek Konya’da görülmeyen kişilerin olaylara karıştığını ileri sürüyor.

Orgeneral Bedrettin Demirel, gazeteci Cüneyt Arcayürek ile yaptığı söyleşide bunu şöyle dile getiriyordu: “Benim kanaatim, 1978′de en geç 1979′da müdahalenin yapılmasıydı, hergün cinayetler işleniyor, önlenemiyor, tırmanıyordu. Bu yargımı, sayın Evren’e, daha 1978′de, hele 1979′da açık seçik söyledim(…) Sayın Evren. bütün bu olumsuz durumu görüyordu, kabul ediyordu. Fakat bir ordu müdahalesi için “zamanın iyi seçilmesi” kanaatinde idi.”(1)

Artık darbenin yapılacağı kesinleşmiş gibi bir şeydi. Sorun zamanlama sorunırydu yalrıızca. Darbeciler 13 Aralık 1979′da Selimiye’deki 1. Ordu Karargahında bir araya geldiler. Genelkurmay Başkanı Kenan Evren kara, hava, deniz komııtanlarına hitaben “müdahaleden önce siyasilere bir imkan daha tanıyalım, belki toparlanrrlar, bir uyarı yollayalım” dedi.

Bu görüş komutanlarca da kabııl gördü. Belli ki gerekli ihtilal ortamı darbecilere göre henüz tam olgunlaşmamıştı. Müdahaleden önce bir uyarı mektubu kaleme alınması gündeme geldi. 12 Eylül sonrası darbeci komutanlardan Bedrettin Demirel’in tarihe geçen şu sözü o günlerin bir işareti değil miydi? “İhtilalin olgunlaşması için daha fazla kan dökülmesini bekledik.”(2)

Bu toplantıda 12 Mart formülü gündeme geldi. Yani ordunun gayri resmi denetimi ardında bir partiler üstü hükümet çağrısında bulunma görüşüldü; fakat ordunun 1971-1973 deneyimi bu planı olası çekiciliğinden yoksun bıraktı. Sonunda Cumhurbaşkanı Korutürk’e siyasi liderleri düzeni sağlamada işbirliği yapmayı davet eden ve Evren ile kuvvet komutanlarının imzaladığı bir uyarı mektubu gönderilmesi kararlaştırıldı. Görünüşe göre generallerin istediği bir AP-CHP koalisyonuydu. Mektubun başarı şansı konusunda pek fazla umutlu görünmemiş olsalar da, en azından askeri müdahalenin son çare olarak geleceğini açık hale getirecekti. Sıkıyönetim komutanlarının yetkilerini arttıracak yeni yasal ve idari önlemler isteyen bir muhtırayla birlikte uyarı mektubu 27 Aralık 1979′da Evren tarafından Korutürk’e verildi.

Mektuba cevap olarak Korutürk, 1 Ocak 1980′de Evren ve kuvvet komutanIarını Çankaya’da bir toplantıya çağırdı. Korutürk, politikacıların önerileri dikkate almamaları halinde ne yapacaklarını generallere sordu. Evren, son çare olarak müdahale edip meclisi kapatmaya hazır oldukları yanıtını verdi. Ne var ki, Cumhurbaşkanı bir darbenin sorunları daha da kötüleştireceğini düşündüğünü ve normal anayasal mekanizmalar içinde düzenin sağlanması gerektiğini açıkladı.

Görev süresi Nisan 1980′de sona erecekti ve bir askeri darbeye onay vererek görevini bitiren bir Cumhurbaşkanı olarak tarihe geçmek istemiyordu. Generallerin mektubu 2 Ocak 1980′de millete duyuruldu. Yine de, Demirel’le görüşmesinde Korutürk bir darbe olasılığını ciddiye almadı ve böylece Başbakan’a böyle bir tehlikenin bulunmadığı ve kendi önlemleriyle krizin üstesinden gelebileceği izlenimini verdi.

Cumhurbaşkanı Korutürk generallerin kendisine verdiği mektubu yani muhtırayı 2 büyük siyasi partinin liderini yanına çağırarak bu mektubu kendilerine iletiyordu. Aslında bu muhtıra 12 Eylül’ün habercisiydi. Yani Eylül’ün ayak sesleri duyulmaya başlanıyordu. 4 Ocak 1980 günü İstanbul Ticaret Odası Başkanı Nuh Kuşçulu, basına verdiği demeçte burjuvazinin görüşünü şöyle seslendiriyordu. “Silahlı Kuvvetler düşüncemize tercüman oldu”.

Muhtırayla birlikte yeni hükümet TÜSİAD’ın ve çıkar çevrelerinin doğrultusunda 24 Ocak kararlarını uygulamaya başladı. İMF’nin önermiş olduğu oranın üstünde % 49 develüasyon yapıldı. Petrole, demir çeliğe ve kağıda oldukça yüksek oranlarda zam yapıldı. Hükümetin aldığı bu kararlar yoksul halk kitleleri üzerinde büyük şok etkisi yaptı. 24 Ocak kararları ancak askeri faşist diktatörlüklerde uygulanabilecek türdendi. Ve bu kararların ileride 12 Eylül darhesiyle nasıl uygulanacağını cunta rejimi gösterecekti.

İMF’nin talimatları doğrultusunda uygulamaya konulan 24 Ocak kararlarının mimarı Demirel’in DPT müsteşarı Turgut Özal’dı. Alınan kararların ordu komuta kademelerine tanıtılmasında ve belirtilmesinde Turgut Özal’ın inisiyatifi belirleyiciydi. “Komutanların” 24 Ocak operasyonu hakkında bilgilendirilmesi gerektiği konusunda Demirel’i ikna eden Özal; 8 ve 30 Ocak’ta Genelkurmay’da generallere bu karar paketi hakkında bizzat brifing verdi.

Topantılarda, “ekonominin düze çıkarılması” için toplumsal muhalefetin dizginlenmesi, hatta mevcut sendikal çerçevenin daraltılması gerektiği üzerinde; Özal’ın temsil ettiği İMF’ci/Friedmancı teknokrasi ile generaller arasındaki mutabakat pekişti: “Grev alanları ve grev mevzuatı mutlaka gözden geçirilmelidir. Grevler ve anarşi, yatırımları birlikte önlemektedir. Demokrasi bir başıbozukluk değil, disiplin rejimidir” (Özal); “Türkiye’yi bu toplu sözleşme düzeni batırmadığı takdirde hiçbir Şey batıramaz” (Oramiral Bülent Ulusu). Özal’ın verdiği brifinglerde sağlanan iletişim ve mutabakat, 24 Ocak çizgisinin ileride 12 Eylül rejimiyle bütünleşmesini hızlandırmış, kolaylaştırmıştı.

Ülkede ekonomik bunalım ve karışıklıklar sürerken, 1980 yılının Mart ayında Cumhurbaşkanlığı seçimi gündeme geldi. Meclis’teki turlarda Cumhurbaşkanı’nın seçilemeyeceği anlaşılıyordu. Mevcut siyasi buhranın en üst noktasını oluşturan bu olayla birlikte Türkiye, bir askeri müdahale sürecine girmiş bulunuyordu. Tabii bu arada Bab-ı Ali de durmuyordu. Tekelci sermaye ve askeri çevrelerle birlikte anayasa taslakları tartışılmaya başlanıyordu.

1980′e girerken Ortadoğu’da ilginç gelişmeler oluyordu. Sovyetler, Afganistan’ı işgal etmişti. ABD’nin Ortadoğu’daki ileri karakollarından biri olan İran’daki Şahlık rejimi de devrilmişti. ABD böylelikle en önemli müttefikini kaybediyordu. Ortadoğu’daki anti-Amerikancı politikalar Pentagon’u rahatsız ediyordu. Pentagon Ortadoğu’nun jeopolitik ve jeostratejik bakımdan en önemli ülkesi olan Türkiye’ye ayağını sağlam basmalıydı.

ABD-Türkiye ilişkileri demokratik ve sivil rejimde pek iyi gitmiyordu. Yani ABD açısından NATO’nun güney kanadındaki Kıbrıs ve Ege’deki meseleler yüzünden Yunanistan’la çıkan pürüz ve kriz, U-2 Casus uçaklarının Türkiye’de üstlendirilmesi için yoğunlaşan talepler, mevcut demokratik ortam içinde halledilemezdi. O günlerde ABD Türkiye’de sivil bir yönetim yerine askeri bir yönetim kurulması için çok ciddi temaslarda bulunuyordu.

ABD dış politika uzmanı Brezinski, TUSİAD heyetiyle ve zamanın Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’le yaptığı görüşmelerde “Türkiye’de istikrarlı bir yönetim istiyoruz” diyordu. İstikrardan kastedilen ise 12 Eylül sonrasında Brezinski’nin yayınladığı anılarından anlaşılıyordu. Acaba Brezinski’nin yapmış olduğu temasların müdahale günlerinde gerçekleşmiş olması bir tesadüf müydü?

1980′de bunalımlı dönemde bir başka hadise daha gerçekleşiyordu. Fakat hiç kimse olayın farkında değildi. Olay Notam 714′ün kaldırılmasıydı. 6 Şubat’ta ABD’den gelen generaller ile Türk Genelkurmay Başkanlığı’nda yapılan toplantılardan sonra 23 Şubat’ta Notam 714′ün kaldırıldığı açıklandı. Zamanın hükümetinin bu konudan haberi bile yoktu.

NATO’nun çift şapkalı komutanı General Rogers kendisine muhatap olarak hükümeti değil, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’i seçmişti. Genelkurmay bu konuda Dışişleri Bakanı’nı bile devre dışı bıraktı. Notam 714′ün kaldırılmasına en çok hükümet şaşırmıştı. Böylesine önemli bir konudan hükümetin haberi yoktu. Konunun önemi ve siyasi niteliği ileride görülecekti. ABD artık TC Hükümeti’ni değil Genelkurmay Başkanlığı’nı muhatap gördüğünü resmen ilan ediyordu.

(1) Arcayürek, Cüneyt, 12′Eylül’e Doğru Koşar Adım, Cilt: 9, Bilgi Yay. Ankara 1988, S. 269.
(2)
Bizim Ocak Dergisi, Eylül 1987, Sayı: 42

KARA EYLÜL ÇETESİ… DALTON KARDEŞLER…

“11 Eylül 1980 saat 23.00 suları; Küçükesat’taki Büyükelçi Sokağına giren mavi renkli Ford 20M Bülten Sokak kavşağına yaklaşınca sağa çekti ve durdu. Karşı sıranın birkaç apartman ilerisinde bir giriş katının perdeleri kıpırdadı. Yaşlı ford biraz sonra içindeki iki kişiyle Akay Yokuşu’ndan iniyordu. O zamanlar Necatibey Caddesi’nde olan TEK Genel Müdürlüğü’nün önüne geldiklerinde durdular. Arabadan inen “bürokrat” içeri girdi ve ekibin hazır olup olmadığını kontrol etti.

Ekibi taşıyan kamyonetin TEK binasından ayrılmasından bir saat sonra Bahçelievler’deki MHP Genel Merkezi’nin bulunduğu bölgenin ışıkları birden söndü. Saat 02.30′du. ihtilal anonsu daha yapılmamıştı. Aynı saatlerde Bolu’daki komando tugayının Ankara’ya gönderilmiş olan taburundan bir “özel tim” Mamak nizamiyesinden dışarı çıktı. Hedefi Bahçelievler’di. O gece elektriklerin birden nasıl kesiverildiği hala bir sır konusu… 12 Eylülcülere göre elektrik kesintilerinin sebebi bir tankın telsiz antenin elektrik teline çarpması sonucu meydana gelen bir teknik arıza. (1)

Ve senaryo böyle uygulanmaya başlıyordu… Saltık, Soyer, Özer üçlüsünün MHP ve Ülkücü Hareket’e yönelik planlı ve programlı çalışmaları doğrultusunda emirleri altındaki özel güçler devreye sokuldu ve karanlık MHP baskını böyle başlamıştı. 1978 yılında CHP iktidarı tarafından MHP aleyhine kurdurulan Pol-Der’li işkenceci özel timler 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nın bünyesinde yer alan Başsavcı Nurettin Soyer’in emrinde darbenin yapıldığı gece kanunsuz bir şekilde MHP Genel Merkezi’ni bastılar, binada bulunan Gençlik Kolları Genel Başkan Vekili İsmet Mirzaoğlu ve Gençlik Kolları mensuplarından Osman Yurt ile birlikte 8 ülkücü genç gözaltına alındı.

Hiçbir siyasi parti MHP hariç ihtilal gecesi aranmadı ve basılmadı. Siyasi partilerin aranması ancak MGK’den çıkan bir emir doğrultusunda olurdu. Konseyin MHP’nin basılmasıyla ilgili herhangi bir yazılı emri yoktu. Ancak bu emir ihtilal sabahı verildi. MHP ile birlikte bütün siyasi partilerin de arama saati 10.00 olarak belirlenmişti.

Konseyin komutanlıklara hitaben siyasi partilerin aranması ile ilgili yazılı emri yayınladıktan sonra savcılar bütün partileri aramaya sabah saat 10.00′da başlamıştı. Ama MHP gece saat 2.30′da asker, polis karışımı özel timler tarafindan basıldı. MHP Genel Merkezi’nin baskınında başta Nurettin Soyer olmak üzere Pol-Der’li Zeki Kaman ve Dürüst Oktay gibi özel tim görevlilerinin bulunması da bu baskının gerçek amacını ortaya koyuyordu.

Konseyin yazılı talimatı üzerine komutanlıklara ulaşan emir doğrultusunda dönemin Ankara Sıkıyönetim Savcısı Nurettin Soyer, sabat saat 8.30′da savcılar binasına telefon ederek hepsinin Sıkıyönetim Komutanlığı’nın karargahına gelmesini istiyordıı ve partilerin emir aldığını söylüyor, şifahi emir veriyordıı savcılara. Ancak saat 8.30′dan sonra savcılar partileri aramaya resmi ve meşru kaynağa dayanarak gidebiliyorlardı. Ama her nedense MHP gece saat 2.30′da aranıyordu.

MHP ile ilgili görevlendirilen savcıların saat 10:00 dan sonra geldikleri MHP Genel Merkezi, onların haberi bile yokken ihtilal gecesi Nurettin Soyer tarafından önceden görevlendirilen yüzbaşı Serdar Akyaza ve komiser muavini Necmettin Esen komutasındaki ekipler tarafından aranıyordu. Arama işlemleri esnasında Genel Merkez’de gençlik kollarının 2 gün sonraki kurultayını yapmak için çalışmalar yapan gençlik kolları başkan vekili İsmet Mirzaoğlu ile birlikte 8 ülkücü genç vardı. Fakat arama işlemleri sırasında kanunen bu gençlerin de bulunması gerekirken ülkücü gençler bir odaya kapatılarak arama işlemlerine katılmaları engelleniyordu. Böylece MHP aleyhine suç unsuru olarak gösterilecek olan deliller ortaya çıkartılmaya çalışılacaktı.

Genel Merkez’deki arama çalışmaları sadece 12 Eylül gecesiyle de kalmayacak, bu aramalardan herhangi bir netice elde edemeyen karanlık güçler arama işlemlerini 12 Eylül’den 8 Ekim tarihine kadar sistemli bir şekilde sürdüreceklerdi. Her arama işlemlerinden sonra MHP ile hiç alakası olmayan çok önceden organize edilen bir takım suç unsurları MHP’de bulunmuş gibi gösterilip cuntacıların MHP aleyhine yapacakları düzenlemelere delil oluşturacaktı.

MHP Genel Merkezi’ne gece gelerek her türlü arama ve tarama işlerini yaparak kamuoyunda MHP’yi suçlu duruma düşürmek için çeşitli silahları MHP Genel Merkezi’nde bulunmuştur diyerek konseye yaranmak isteyen Nurettin Soyer zihniyetinin tek amaçları Milliyetçi Hareketi cuntanın mahkemelerinde yargılamaktı.

MHP Genel Merkezi aranırken, arama ile ilgili zabıt defterinin tutulması ve arama sona erdiğinde kapatılıp, mühürlenmesi işlemi yapılmadı. Aramaya maruz kalan MHP binasının sorumlularına verilmesi icab eden arama evrakları ve belgeleri verilmedi. Ve verilmeyiş sebepleri de hiç bir zaman açıklanmadı, açıklanamazdı da… Çünkü bu belgeler MHP sorumlularına verilmiş olsaydı, bunlar “MHP’deki aramada nelerin bulunmadığına dair belgeler” olacaktı.

Belgelerin verilmediği dönemde ülkücü hareket düşmanı malum basın devreye sokuldu. Ve arama sonuçları bire bin katılarak kamuoyuna yansıtıldı. Aramaya tabi tutulacak yerin sahibi veya eşyanın zilyedinin aramada hazır bulundurulmasına dair amir hüküm açıkça çiğnendi ve hiçbir MHP sorumlusu arama mahalline çağrılmadı. Askeri savcı 12 Eylül Mahkemelerinde MHP genel nıuhasibinin çağrılmış olduğunu fakat gelmediğini iddia etti. Bu da tamamen gerçeklere aykırı idi. Çünkü genel muhasip Mehmet Doğan kendisine böyle bir çağrının yapılmadığını mahkemede açıkça ifade etmişti.

MHP hakkında başlayacak olan tahkikatın iç yüzü burada ortaya çıkacaktı. Millî Güvenlik Konseyi’ni MHP aleyhine dava açılması noktasında etkileyen sebeplerin başında sözde arama çalışmaları esnasında 6 sayfa fotoğraf ve 2 sayfalık isim listesinin etkisi olmuştu. Özellikle fotoğraflarda kime ait olduğu belli olmayan silahların MHP’den çıkmış gibi gösterilmesi planlı olarak yapılan bir aldatmacaydı.

12 Eylül döneminde Ankara Sıkıyönetim Komutanı olan Recep Ergun bile kendisine bağlı olan Nurettin Soyer’in tamamen MHP ve ülkücüler aleyhine yapmış olduğu faaliyetlerden rahatsızlığını ve MHP ile ilgili yapılan illegal ııygulamaların perde arkasını şöyle anlatıyor:

“Siyasi partiler hakkında soruşturma açılması için emir verme yetkim yoktu.

12 Eylül günü, talî bölge sıkıyönetim komutanlığı yapan bir general telefon ederek Bahçelievler‘deki MHP Gençlik Kolları Genel Merkezi‘nin alt katının hastane olarak kullanıldığını Adlî Müşavirliğe bildirdi. Belirtilen adrese bir savcı gönderilmesi istenmiş, ancak Başsavcı Nurettin Soyer “kanunsuz olarak, MHP Genel Merkezi’ni aramış.”

Emekli Orgeneral Recep Ergun daha sonra Sıkıyönetim Tali Bölge Komutanlığı yapan Korgeneral’le konuştum bana böyle bir telefondan haberi olmadığını, Bahçelievler semtini de çok iyi aradıklarını, böyle bir hastanenin bulunmadığının kesin olduğunu bildirerek, “Burada çeşitli ihtimaller akla geliyor. Belki de Nurettin Soyer, kendisi Korgeneral adına telefon edip mizansen hazırlamış ve ihbarda bulunmuştu” dedi.

“10 Ekim 1980 tarihine kadar Sıkıyönetim Komutanlıklarının 1402 sayılı kanıın gereği siyasi partiler hakkında soruşturma açma yetkisi yoktu. 12 Eylül’de Talî Bölge Komutanlığı, telefonla Adli Müşavirliği arayarak, “Bahçelievler’de, MHP Gençlik Kolları binası içerisinde tedavi gören insanlar var, bir savcı gelsin burayı incelesin ihbarında bulundu.

Bu ihbar üzerine bahsedilen yere bir savcı gönderilmesi istendi. Savcı arkadaşımız, dediğimiz yeri bırakıp gitmiş MHP Genel Merkezi’ne el koyup, aramış, üstelik yetkisi olmadığı halde, Bizim MHP Genel Merkezi’ne gittiğinden haberimiz yoktu. Söylediğimiz yer asla MHP Genel Merkezi değildi.”

“Savcılık yeddiemininde bulunan 30 kadar silah kaybolmuştu. Suç unsuruydu aynı zamanda bunlar. Nurettin Soyer, bu 30 tabancayı kaybetti. Müfettiş istedim, geldi, ne yaptı bilemiyorum. Galiba hiç birşey yapmadı. Ama ben mecburum bunu gerekli mercilere intikal ettirmeye. Zira bu 30 silah olaylardan gelmişti, suç deliliydi. Hepsi kayıp oldu, Nurettin Soyer’in sorumluluğundaydı bu silahlar. Kayboldular. Bütün silahlar sol örgütlerden toplanmıştı.”

Daha ne kadar yalanlar çıkacak bilmiyorum ama bir laf vardır, “Deveye boynun niye eğri demişler de, nerem doğru ki demiş”… Nurettin Soyer’in iddialarında hiçbir düzgün, doğru ifade yoktur. Bakın size şöyle anlatayım: “12 Eylül sabahı şifahi emir aldım. MHP parti merkezini araştırınaya gittim.” diyor. Şimdi değil 12 Eylül sabahı, 10 Ekim’e kadar sıkıyönetim komutanlıklarının 1402 sayılı kanun gereği siyasi partiler hakkında soruşturma açmaya yetkisi yoktur. Biraz da, tahmin ederim ki, bu kişinin yaptığı baskı sonucu 10 Ekim’de bu kanun çıkmıştır. (Emrivaki sonııcu). Zira sıkıyönetimin esprisinde parti yoktur. Ne yapılmıştır, siyasi partilerin faaliyetleri durdurulmuştur, hukuki varlıkları devam ediyordu; parti başkanları vardı, Genel İdare Kurulu vardı, feshedilme olayı hele hiç yoktu. Feshedilme olayı bir, iki sene sonra olmuştur. 12 Eylül’den 10 Ekim’e kadar, kanuni düzene göre siyasi partiler hakkında kanuni işlem yapmaya tek yetkili Anayasa Mahkemesi ve Cumhuriyet Başsavcısıydı. Eğer ben, bırakın aklı başında olmayı, cinnet dahi geçirip de böyle bir emir versem, kendisinin bir hukukçu olarak “Aman efendim bu bizim yetkimiz dışı, ben nasıl giderim, ben nasıl btı işi yaparım” demesi gerekir.

O çok öğündüğü “ben çok müstakil bir hakimim, ben burnumdan kıl aldırmam” diyen bu adamın, böyle emir alması durumunda karşı çıkması gerekirdi. Kaldı ki, tersine konuşuyor şimdi, “Ben ısrarla yazılı emir istedim, bana vermedi” diyor. Bir kere Cumhuriyet savcısının bana soruşturma emri ver diye gelip komutanı zorlaması veyahut bir askeri savcının zorlaması kanunlara aykırıdır. Sıkıyönetim komutanının yetkisi dışardan gördüğünüz gibi, büyük değildir. Yetkisi herhangi bir suç olayını görünce “Burada bir suç görüyorum bakar mısınız?” diyerek bir ihbar, bir ikaz yazısı göndermesidir. Savcı bunu ister kullanır, ister kullanmaz, kullanmazsa niye kullanmadın demeye dahi benim kanuni hakkım yoktur.

Daha o devirde bir suç içinde olduğunu itiraf ediyor. Ve ben şaşırıyorum, bilmiyor farkında değil, yaptığı suçu konuşuyor diyorum ben…

O dönemde binbir meselem vardı adli müşavirim bunun manasız olduğunu (kanuna aykırı olduğunu) bildiği için bana onun tarafından yapılmış bir yazılı müracaat göndermemiş olabilir. Çünkü yazılar benim önüme gelmez. Onun yazdığı yazılar yanımda bulunan yakası terazili, ondan daha seçkin hakimler kadrosunun önüne gelir. Bana hukuki yolları gösteren kadromun… Benim kadrom okumuştur onun vazılarını belki de bir tarafa koymuştur, böyle birşey olmaz diye… Ve bana göstermemiştir, zira ben böyle bir yazı görmedim. Kesin biliyorum, zaten kanun gereği böyle bir istekte bulunamaz.

Üç sene beraber olmamıza rağmen ben bu arkadaşı üç defa ya gördüm ya görmedim. Çünkü kanunlarımız çok açıktır, yalnız ayda bir defa mahkemelerin seyri hakkında savcılar heyetinden bilgi alırım ve benden bir istekleri var mı, benim yapacağım eksik kalmış bir hizmet var mı bunu sorarım. Hiçbir zaman özel olarak Nurettin Soyer ile görüşmedim ve yanıma dahi çağırmadım. Bakın size enteresan bir hadise anlatayım. Şu anda vazifeli bir korgeneral arkadaşım (12 Eylül’de Tali Bölge Komutanı idi) telefonla sanırım adli müşavirimi aradı ve “Efendim, Bahçelievler’de MHP Gençlik Kolları binası içerisinde tedavi gören, burası hastane olmadığı halde tedavi gören insanlar var, bir savcı gelsin bunu incelesin” ihbarında bulundu. Adli müşavirime, “Söyleyin, başsavcıya, oraya bir savcı göndersin bakalım, olay neymiş baksın” dedim. Olay budur.

- Bu soruşturma olayı değildi, daha önceki bir zamanda silahlı çatışmalar yapmış ve hastaneyi hizmete sokmuş insanlar varsa, belki suçlu buluruz diye oraya savcı gitsin baksın dedim. Yalnız savcı arkadaşımızı Nurettin Soyer, dediğimiz yeri bırakıp, gitmiş MHP Genel Merkezine ve MHP Genel Merkezi’ne el koyup, aramış. Üstelik yetkisi olmadığı halde. Ve bizim MHP Genel Merkezine gittiği konusunda hiçbir bilgimiz yok. Söylediğimiz yer MHP Genel Merkezi asla değildi.

“Adli müşavirime telefon açarak yaralıların tedavi edildiği konusunda ihbarda bulunan korgeneral arkadaşımla telefonla görüştüm. Kendisinin bıı konuda hiçbir ihbarda bulunmadığını ve kastedilen bölgede çok iyi incelemeler yaptıklarını belirterek o bölgede, o tarihte hiçbir yaralının gizli tedavi görmediğini açıkladı. Burada çeşitli ihtimaller akla geliyor. Belki de Nurettin Soyer, kendisi korgeneral adına telefon açıp mizansen hazırlamış ve ihbarda bulunmuştur.

Bu olay, bir ay sonra ancak olabilirdi. Zira AP ve CHP’nin binalarının araştırılması Ekim’de, o kanun çıktıktan sonra, Ekim sonu, Kasım başında yapılmıştır. Nurettin Soyer ile karşı karşıya gelmedik ki, bana diğer partileri de araştırmak gerektiğini söyleyebilsin. Böyle birşey yok. Bunun şahitleri var. Şu konııştııklarımın hepsinin şahitleri de, evrakı da var…

- Nıırettin Soyer’in MHP Genel Merkezi’nde araştırma yapması kanuna aykırıdır.

- MHP’nin aranması sırasında Alparslan Türkeş’in kasasından çıkan belgeleri gördüğüm iddiası, hilaf-ı hakikattır… Ertesi gün (MHP Genel Merkezi’nin arandığı gecenin ertesi günü) Genelkurmay’dan çağırdılar. Gittim baktım Nurettin Soyer orada oturuyor. Beni görmedi ve bana değil oradaki bazı yetkililere, “Büyük suçlar tesbit ettim, soruşturma açacağım” diyordu. Bana döndüler, soruşturma emri verecek misin dediler. Kanuni olarak bu emri vermeye yetkim yok dedim. Bu konu, kanuni olarak beni ilgilendirmez. Bu konu 1402′ye girmez. Bu konu siyasi parti konusudıır, siyasi partiye ait kanun dışı işlemleri benim takip etmem için ya 1402 sayılı kanunun değişmesi lazım veya bu arkadaşın Cumhuriyet Başsavcısı’na evrakını vermesi lazım, zira şu andaki kanun bunu gerektiriyor dedim. Ben bunu söyleyince Nurettin Soyer’in tepkisi, “Ben bunu yaparım” şeklinde oldu. “Bana göre yapamazsın” dedim ve çıktım.

- Kanun gereği şifahi emir dahi vermeye yetkim yoktu.”(2)

Savcı Nurettin Soyer’in nasıl bir zihniyete sahip olduğunu, Soyer’in ölümünden sonra “Nurettin Soyer Öldü” başlıklı bir yazıyı kaleme alan, kendisi de MHP Genel Merkezi’nin basıldığı saatlerde orada olan Gençlik Kolları mensuplarından Osman Yurt bakın neler söylüyor:

“Her fani gibi o da ölecekti, Bu ölüme sevinmek veya üzülmek değil, ismi etrafındaki sisi aralamak için, yazmaya değer.

Soyer herhangi bir askeri savcı değildi. 12 Eylül darbesi yapıldığında 4. Kolordu ve Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Başsavcılığı görevini yürütüyordu. Yeni nesiller bu ismi pek tanımasa da, dönemin acılarını yaşayanların hafızalarında silinmez izlerle kazınmış bir isimdir. Albay, Askeri Savcı Nurettin Soyer.

12 Mart 1971 Muhtırası’nda tasfiye edilen 9 Martçı, Baasçı YON Grubu’nun 28 Şubat sürecine kadar bir insiyatiflerinin bulunmadığı zannedilir. Bu büyük bir yanılgıdır. Y0N Grubu ordudaki varlığını her zaman güçlü bir şekilde korumuştur 12 Eylül döneminde bu grup MHP’ye karşı operasyonu yürütmüştü. Ankara Sıkıyönetim Komutanı Nihat Özer ve Savcı Soyer, bu grup adına ön plana çıkan isimler oldular. 12 Eylül yapıldığında Özer, Sıkıyönetim Komutanlığı’nı bırakmıştı. Genelkurmay’da idi.

Soyer Başsavcılık görevine devam ediyordu. İhtilalden çok önceleri MHP’ye karşı özel çalışma yapan, asker, istihbaratçı, polis ve sivillerden oluşan bir grubun varlığı biliniyordu. Nitekim, bu grubun elemanlığını yapan Hicabi Koçyiğit bildiklerini anlatmıştı ve bu anlatımı içeren kaset bizzat Türkeş Bey tarafından notere konuşulmuştu. 12 Eylül gecesi, daha ihtilal başlamadan MHP Gene1 Merkezi’nin, elektrikleri kesilmek suretiyle basılmasının gerisinde bu grup vardı. Daha sonra Soyer’in emrinde, savcılık polisleri olarak görev yapacak olan ve işkence/sorgu yaptıkları yer olan C-5 ismi ile tanınan polis timi de bıı grubun üyelerinden oluşmuştu. Daha sonra Konsey’den ödül alacak bu işkenceciler önlerine gelen hemen bütün MHP’lileri kinle işkencelerden geçirdiler.

12 Eylül gecesi MHP Genel Merkezi’nde gözaltına alınan 8 kişi arasında bu satırların yazarı da vardı. Darbenin ilk günü, Türkeş Bey teslim olmamış olduğu için sanıyorıız. (Genel Merkez’in yan tarafından ve iç kısımdan az miktarda olmak üzere silah ele geçmişti.), bu sekiz kişi Ankara Emniyet Müdürlüğü’nden serbest bırakıldılar. Serbest bırakan emniyetçiler, sorumluluğu atmak için, Albay’ın emri olduğunu söylüyorlardı. İhtilal saatinden önce MHP’nin basılması, daha sonra haklarında gıyabi tutuklama kararı verilecek olan sekiz kişinin, Türkeş Bey teslim olmadığı için serbest bırakılması emrinin Savcı Soyer’den geldiği anlaşılacaktı.

Soyer’in Konsey’le arasından su sızmazdı. Emrindeki bir komiser, MHP çevrelerinden iki gençten (Süleyman Baydili ve Teoman Akyar) yüksek miktarda para istemişti. Pek bir şeyle ilgileri olmayan, yeni iş yapmaya çalışan, ödemeleri mümkün olmayan para istenen bu şahıslar konuyu Merkez Komutanlığı’na götürmüşlerdi. Merkez Komutanı da Ankara Emniyet Müdürlüğüne havale etmişti. Ankara Emniyeti, komiseri, aracı kullandığı şahsın bürosunda, tehdit ettiği şahıslardan aldığı paralarla yakalamıştı. Komiser Emniyete götürüldü. Hava gerildi. Albay Savcı Soyer devreye girdi. Konsey soruşturmayı Soyer’in emrine verdi. Soyer de, mağdur iki genci suçlayarak, üç gün boyunca sorguladı. Komiseri kurtardılar Yalnız C-5′den uzaklaştırıldı. Komiserin yaptığını herkes biliyordu, inanıyordu. Bu sebeple savcılık ekibinde görev yapmasına izin vermediler. Bir süre açıkta bekletildikten sonra, başka bir yerde göreve döndürdüler. Soyer güçlü idi. Adamını korumuştu. Şimdi Soyer de öldü. Bu dünyada hesap vermedi. Öbür dünyada verebilecek mi, bakalım.”(3)

(1) Sezgin, Ferruh, Sistem’in Intikamı, Yeni Düşünce Yay, Ankara 1990, s. 19-21.
(2)
Anadol, Cemal, Alparslan Türkeş Olayar Belgeler Hatıralar ve MHP, Burak Yay., Istanbul 1995, s. 135-140.
(3)
Gündüz Gazetesi, 3 Ekinı 1998

12 Eylül’ün Kıyım Bilançosu

12 Eylül 1980′de gerçekleştirilen kanlı  darbede, Türkiye tarihinin en büyük insan hakları ihlallerine imzasını atan askerı cunta, hem toplumsal muhalefeti susturdu. Kendilerini geçici bir anayasa maddesiyle koruma altına alan darbeciler, yurttaşlar üzerinde terör estirdiler. Türkiye hâlâ binlerce aileyi acıya boğan, her türlü baskıcı ve yıkıcı uygulamayı hayata sokan cuntanın getirdiği ruh halinden kurtulma mücadelesi veriyor. 12 Eylül 1980 günü Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ‘in başkanlığında, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin , Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer , Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya , Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun ‘dan oluşan ”Milli Güvenlik Konseyi” yönetime el koydu!.. ”Rayından çıkan demokrasiyi rayına oturtmak, kardeş katline son vermek, ülkeyi bölücü ve yıkıcı tehlikeden korumak amacıyla” darbe yapıldığını açıklayan 12 Eylül cuntası sosyal, siyasal, eğitim, hukuk ve kültürel alanda tam bir karşı devrim gerçekleştirdi.

Arjantin ve Yunanistan’da cuntacılar ağır cezalar alırlarken onlar hâlâ değiştirilemeyen anayasanın geçici 15. maddesiyle yargılanmaktan kurtuldular. Ancak bilim adamları, hukukçular, sanatçılar, sendikacılar, aydınlar, işçiler, memurlar, öğrenciler yıllar yılı baskı ve zulüm politikalarının çarkları arasında öğütüldüler.

12 Eylül’den sonraki süreçte ‘devlet içindeki çeteleşme ivme kazandı ve bugünkü koşullara geldi. Partiler kapatıldı, Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel ve CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit ‘in de aralarında bulunduğu 16 siyasetçi Zincirbozan’a gönderildi. Yazar ve yayımcı İlhan Erdost mahkemeye götürülürken araç içinde dövülerek öldürüldü. Yüz binlerce işçinin sendikal gücü DİSK, tam 11 yıl kapalı kaldı. Barış Derneği davasında yargılanan ülkenin aydınları yıllarca cezaevlerinden çıkamadılar. 17 yaşındaki Erdal Eren ‘in de aralarında bulunduğu 50 kişi asıldı. DGM’ler yeniden kuruldu. Yüksek Öğretim Kurumu’yla (YÖK) üniversitelerin özerkliğine son verildi. 1961 Anayasası’nı rafa kaldıran darbeciler, temel hak ve özgürlüklerle düşünce özgürlüğünü kısıtlayan, sosyal devletle ilgili yasal güvenceleri ortadan kaldıran baskıcı anayasayı getirdi.

12 Eylül darbecileri uygulamalarını ”Atatürkçülük” maskesi altında yaparken, giderek yoksullaşan ve umutsuzlaşan kitleler arasında ümitsizliğe gömüldü. ”Kardeş kavgasını önleme iddiasındaki darbe” den 4 yıl sonra Güneydoğu’da 15 yıl süren, resmi rakamlara göre 30 bin insanın canına mal olan şiddet dönemi başladı.

Bilanço :

Gözaltına alınanlar : 650 bin

Fişlenenler : 1 milyon 683 bin

Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılananlar : 230 bin

Yargılanan solcular : 98 bin 404

Hüküm giyen solcular : 21 bin 764

İşkencede ölenler : 171

Kuşkulu ölümler : 144

Açlık grevinde ölenler : 14

Kaçarken vurulanlar : 16

“Çatışmada” öldürülenler : 74

Açılan işkence soruşturması : 9 bin 962

İşkence ile yargılanan güvenlik görevlisi : 544

Ödüllendirilen güvenlik görevlisi : 1002

Gazetecilerin aldığı toplam ceza : 3 bin 315 yıl 3 ay

Haklarında idam istenenler : 7 bin

Ölüm cezası verilenler : 517

Askeri Yargıtay’ın onayladığı ölüm cezası : 124

Dosyası Meclis’te bulunan idam hükümlüsü : 259

İnfaz edilen ölüm cezası : 50

Vatandaşlıktan çıkarılanlar : 14 bin

12 Eylül’ün akıl almaz işkenceleri

12 Eylül darbe sürecinde cezaevlerinde akıl almaz işkenceler gören mağdurlar, müdahil olmak için davanın başlamasını bekliyor. Mağdurlar, yaşadıklarını anlattı.

Özel Yetkili Ankara Savcısı Kemal Çetin tarafından dönemin Genelkurmay Başkanı, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya hakkında yazılan, 12 Eylül askerî darbesinin iddianamesinde, bir dönemle hesaplaşılması adına tarihe not düşüldü. 80 sayfalık iddianamede darbe sonrası 191 kişinin hayatını kaybettiği Askerî cezaevlerindeki vahşet kayıt altına alındı. İddianamede yer alan mağdurların anlatımları darbe sonrası devlet görevlileri tarafından uygulanan sistematik işkencenin tüyler ürpertici vahşetini de gözler önüne seriyor. Cezaevlerinde akıl almaz işkenceler gören mağdurlar, müdahil olmak için davanın başlamasını bekliyor. İşkenceleri hâlâ unutamayan mağdurlar, yaşadıklarını anlattı.

Diyarbakır Cezaevi’ndeki vahşetleri “Ölümden Kalma” ve “Dijwar” adlı kitaplarında anlatan Taraf Yazarı Orhan Miroğlu, her iki kitabını tanık olarak gösterip davaya müdahil olmak istiyor. Miroğlu, kaldığı koğuşta verem hastası olan 14 yaşlarındaki Ramazan adlı çocuğun yaşamını yitirmesini unutamadığını belirterek, gördüğü işkenceleri, “O yıllarda tırnaklarımın hiç bir zaman normale döndüğünü görmedim. Parmaklarımızı birleştirirdik copla vururlardı. Et ile tırnak arasına kan girerdi” sözleriyle özetledi. Miroğlu, işkencelerden çok zayıfladığından ziyaretine gelen annesinin kendisini tanıyamadığını hatırlattı.

Hemşireye tecavüzü unutamıyorum

78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can, Eski Malatya Askeri Havaalanı’nda 72 gün boyunca işkence gördüğünü anlattı. Can’ın, hiç unutamadığı anısı ise kendi anlatımıyla gözaltına alınan bir hemşireye günlerce tecavüz edilmesi ve iki ülkücü çocuğun öldürülmeleri. Can, gördüğü işkenceleri şöyle anlattı: “Meydan sopası, falaka, askıda elektrik verme, coplama, soğuk su işkencesi, el falakası, uykusuzluk, aç bırakma vb… Akla gelecek her şey yapıldı.” Davaya 78’liler olarak müdahil olup tanıklık yapmak istediklerini söyleyen Can, davanın sadece iki sanık ile sınırlanmasının doğru olmadığını belirterek “En üstte bu isimler varsa en altta cezaevindeki doktorlardan, işkence yapan askerlere kadar herkes sorumludur. Cunta başka olmak üzere Bülent Ulusu hükümeti de yaşanılanlardan sorumludur. İki insana yükleyip bunu kapatmamak gerek” dedi.

Gerçekler için müdahiliz

Müdahil olmak isteyenlerden biri de Çorum Olayları sanıklarından Bağımsız Ülkücü Hareket Platformu İstanbul Sözcüsü Adnan Baran. Mahkemede özellikle Çorum Olayları’nı anlatmak istediğini söyleyen Baran, Mamak Cezaevi’nde gördüğü işkenceleri şöyle anlattı: “Bir gün sol gruplar açlık grevine girdi. Gece yarısı askerler köpeklerle koğuşlarına girdi. Koğuşta bulunan mahkûmlara yaptıkları işkenceleri biz duyuyorduk. Sonra aynı şekilde köpeklerle bizim koğuşları bastılar. Aynı şekilde bize de işkence yaptılar.”

Diyarbakır Cezaevi’nde işkencede öldürülen Bedii Tan’ın oğlu BDP Milletvekili Altan Tan da müdahil olmayı düşünenlerden. Babası ile cezaevinde görüşemediğini hatırlatan Tan, “Babamla görüşen dedem ‘oğlumu öldürecekler’ diyerek günlerce ağladı. Dedemin hisleri, doğru çıktı, dediği gibi de oldu” dedi.

Solcuya da sağcıya da aynı işkence

Vahşeti yaşayanların anlatımları iddianamede şöyle yer aldı:

Eski BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu:
Kollarım açık olarak üzerime omzumdan bir kalas bağladılar. T şeklini aldım. Bir sandalyenin üzerine çıkartıldım. Kalas tavanda bir yere çengellere asıldı, sandalye altımdan çekildi, havada sallanarak boşlukta kaldım. O şekildeyken küçük parmağımdan ve tenasül uzvumdan elektrik verdiler.

Tiyatrocu Nimet Tanrıkulu: Beni karanlık bir odaya koydular. Kafamı kaldırdığımda kolu kelepçeyle kaloriferin demirine bağlı, bir battaniyenin üzerinde oturan genç bir adam gördüm. Bu genç adam yakalanırken kurşun yarası almış. bağırsakları bir poşetin içinde duruyordu.

Yaşar Okuyan: Bir kişinin sığabileceği içi talaş dolu yatakta üç ay Taha Akyol, Namık Kemal Zeybek ve ben yattık. Zeybek, sığmadığımız için ayakucumuza doğru yatardı ama yine sığmazdık. Üç ay uyuyamadık.

Gökhan Eren: Gayrettepe’de 80 gün kaldım. Elektriği düz askıda kullanırlardı. Çarmıha gerer gibi asıyorlardı. Bir ucunu penisimize bağlarlar, diğer ucunu kalçamıza değdirdikleri zaman penisimizin koptuğunu hissedecek kadar acı duyardık.

Yaşar Yıldırım: Dönemin Cezaevi Müdürü Raci Tetik Ülkücüleri tek tek avluya çıkardı. 10 tane de kurt köpeği dikti başımıza. Cezaevi müdürü düdük çalınca kurt köpekleri Ülkücülerin üzerine saldırıyor, yere yıkılan Ülkücüleri de görevliler copluyordu.

Darbe bir insanlık suçudur… ,

 

Emin Pazarcı 12 zindanlarındaki işkenceyi yazdı. Muhsin ile Yılmaz Durak, 26 gün çırılçıplak asılı tutuldu. Cinsel organlarına elektrik verildi. Yaşar Okuyan’a göre ‘Bazı ülkücü liderlerin ırzına bile geçtiler’

Takvim gazetesinden Emin Pazarcı’nın “12 Eylül zindanları” yazı dizisi devam ediyor. Dizinin bugünkü bölümünde 26 gün çırılçıplak asılı tutulan Yazıcıoğlu ile Yılmaz Durak’ın Mamak’ta yaşadıkları vahşet vardı. Yıllar sonra Yaşar Okuyan yaşananları ‘Bazı ülkücü liderlerin ırzına bile geçtiler’ diye anlatacaktı

BAZI ÜLKÜCÜ LİDERLERİN IRZINA GEÇTİLER

12 Eylül Darbesi yapılmış ve işkenceciler gemi iyice azıya almıştı. İşkencelerde uygulanan metotlar artık çığırından çıkmıştı. Öylesine iğrençlikler sergileniyordu ki, dayanılır gibi değildi. Aradan yıllar geçtikten sonra, darbe öncesi MHP’nin Genel Sekreter Yardımcılığı makamında bulunan Yaşar Okuyan, yaşananları, “Ülkücü Hareket’in bazı liderlerinin ırzına bile geçtiler” sözleriyle özetleyecekti.

Mamak Askeri Cezaevi’nin C-5 adı verilen bölümünde sergilenenler, kelimenin tam anlamı ile insanlık dışıydı. Burada bir yandan işkence, diğer taraftan sorgu yapılıyordu. Sorgu ekibinin başında ise MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nın savcısı Hava Hakim Albay Nurettin Soyer vardı.

Dayaktan etkilenene dayak atılıyordu. Erkeklik organından elektrik verilmesinden rahatsız olanlara defalarca elektrik veriliyordu. Bazıları Filistin Askısı’na asılıyordu. Bazıları da çırılçıplak soyulduğunda çözülüyordu. Utanma duygusu yüzünden morali bozulduğu tespit edilenler, bütün sorgu boyunca çıplak tutuluyordu.

İRADE DIŞI ÇIĞLIK ATIYORDU

Bütün bunlar, C-5′te yaşanan olağan olaylardı. Orada çok daha iğrenç ve kelimenin tam anlamı ile insanlık dışı metotlar uygulanıyordu. O günlerde, gözaltına alınan bazı gençlerin aileleri de C-5′e getiriliyordu. Anneleri, karıları ve kızları da işkenceye alınıyor, çırılçıplak soyuluyordu.

İşkenceciler, bütün bunları yaparken gözaltındaki gence soruyorlardı:

-Haydi, şimdi de konuşma da görelim!

O dönemde, C-5′e getirilen arasında, daha sonra idam edilen Ali Bülent Orkan’ın ailesi de vardı. Yıllar sonra Hürriyet Gazetesi’nde İsa Armağan’ın ailesine de C-5′te işkence yapıldığı yazılmıştı.

Tekmeli, tokatlı, elektrikli ve askılı işkence aşamasından geçen ülkücüler, A Blok’taki “Kafes”e konuluyordu. Burada da manevi işkence uygulanıyordu. “Kafes” sirklerdeki aslan kafeslerinin benzeri bir yerdi. Burada oturmak, kalkmak, ayak değiştirmek, kıyafet düzeltmek, hatta oturuş şeklini bozmak bile izne tabiydi.

Herhangi bir ihtiyacı olanın yüksek sesle bağırması gerekiyordu:

- Komutanımmmmmm! “Komutanım” diye görevli askere sesleniliyordu. Kafes’te bütün erlerin adı “komutan”, bütün gençlerin adı da “lan”dı.

Oraya giren emekli askerler bile görevli erlere “komutanım” diye hitap etmek zorundaydı.

Askeri yönetimin “komutan” olarak görevlendirdiği er cevap veriyordu:

- Söyle lan!

- Ayağımı değiştirebilir miyim komutanım?

- Kalk lan gel buraya. Elini uzat.

Elini uzatana kural olarak 5 adet cop vuruluyordu. Ardından “komutan” bağırmaya başlıyordu:

-Ne biçim izin isteme lan bu? Size öğretmedik mi? “Komutan” derken daha yüksek sesle bağıracaksın.

Tutuklu, tekrar yerine dönüp, avazı çıktığı kadar bağırıyordu:

- Komutanımmmmmm…

Bu sahne her gün onlarca defa tekrarlanıyordu.

MUHSİN YAZICIOĞLU DA C-5′TEYDİ

C-5′teki işkencelerden nasibini alan ve daha sonra kafese konulanlardan biri de Ülkü Ocakları Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’ydu.

İhtilalin ardından uzun süre kaçak olarak yaşayan Yacıcıoğlu, yakalanır yakalanmaz C-5′e götürüldü. Günlerce son derece ağır işkenceye tabi tutuldu.

Daha C-5′in kapısına geldiğinde, dört bir yandan tekme ve yumruklar yağmaya başladı.

Burada başı duvara çarptı ve akan kan boynundan aşağı doğru süzüldü. Küfürler ve hakaretler arasında koridorlardan geçirildi.

İşkenceciler hiç vakit kaybetmeden Yazıcıoğlu’nu bir tahta platformun üzerine yatırdılar. Hemen ayakkabısını çıkarıp, başparmağından elektrik vermeye başladılar:

- Türkmen Onur nerede?

Bize Mehmet Sakarya ve Ramiz Ongun’un yerini söyle…

BİR CELSENİN HÜKMÜ !..

Aşağıda resimde ki an Başbuğ, kürsüye gelmiş ellerini açarak savcı Nurettin Soyer ‘i suçlayan dehşetli bir konuşma yapmıştı… Mahkeme sözcüsü Vural Özenirler başta olmak üzere, bütün rütbeli zevat titremeye başladılar sanki hakim ve mahkum yer değiştirmişti…

Hele savcı Soyer korkudan gözlükleri ters takmış, biz nasılda onun bu aciz ve sefil haline gülüşmüştük… Onlarda sonraki mahkemelerde bizi arka sıralara attılar… Fakat son gülen yine biz olduk… Türk’ün son Başbuğu yine mahkemeye son noktayı koymuştu…

12 Eylül Cuntasının, başta Alpaslan Türkeş olmak üzere ülkücülere kurduğu tuzak, ihtilalin üzerinden çok bir zaman geçmeden ortaya çıktı. Aralarında Alparslan Türkeş ve teşkilat yöneticilerinin bulunduğu 587 kişi hakkında, “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar” davası adı altında davalar açılmıştı…

Mamak Askerî Cezaevinin C 5 işkencehanelerinde yıllarca süren sorgular, mesnetsiz suçlamalar ile bu dönem, ülkücü gençliğin unutamayacağı ve affedemeyeceği acı bir dönem olacaktır.

Savcı Nurettin Soyer tarihe utanç vesikası olarak geçmiş olan iddianamesinde, başta Alparslan Türkeş olmak üzere pek çok ülkücünün “146/1″ , “149/1″ gibi maddelerden “idam”la tecziyesini talep etmekteydi. Savcı, Alparslan Türkeş’in idamını istediği “iddianame”de suç delili olarak şunları öne sürmekteydi.

“(Alparslan Türkeş), İktidarı ele geçirmek için siyasî parti içinde yer alarak genel başkanlığa kadaryükselmiş, bir yandan Anayasa ve yasalar çerçevesinde tanıtma, propaganda, seçmen toplamakişlemlerini yürütürken, bir yandan da, yönetimi ele geçirip yukarıda belirtilen düşünceleri yönünde birdevlet düzeni getirmeyi amaçlamış, bu amaç uğruna kurduğu örgütlenmeyle

Türkiye ahalisini birbirialeyhine toplu kıyıma götürmüştür. Bunun için MHP, MHP Gençlik Kolları, Ülkücü Dernekler, Ülkücü Meslek Teşekkülleri ve bazı mahalle, okul ve yurtlarda vatandaşlar arasında merkeziyetçi, yukarıdanaşağıya kademeleşmiş, otoriter, organize bir teşkilâtlanmaya gitmiştir…

Toplu kıyım (!!!!!!!!) amacıyla; 1980 Temmuz ayı içerisinde Yılma Durak ve Celâl Adan ile konuşurken DİSK’in komünist hareketin kaynağı olduğunu söylemiş), “konuşma bitip kalkarken elini yatay birşekilde ot biçer gibi yaparak” DİSK Başkanı Kemal Türkler’in yokedilmesini emretmiş miş…(!!!!!!!!!!!)”

Dünya Hukuk Tarihini yeniden yazdıracak bir iddia gerçekten… Sanki sessiz film gibi bir şey…. Bu uyduruk mahkemeler Türkün son Başbuğu ve çelik iradeli ülkücüleri yıldıramamış ve kutlu şafakların habercisi olmuştur…

Yusuf Ziya ARPACIK

MAMAK VE İŞKENCELER

Ülkücü, ne kadar büyük zorluklar içinde yaşarsa yaşasın, ne kadar kötü mekanlarda bulunursa  bulunsun iman dairesi içinde olduğu için mutlu olmanın bir yolunu bulur

Belki bu ilk günler ve aylar da çok zor olabilir. Zira, ilkler genelde zor olur. Fakat, belli bir süre sonra bu yoğunlaşma azalır, zorluklar da hafiflemeye başlar. Bir gün gelir çekilen zahmetler, manevi iklimin süsleri olarak şahsiyetimizi güzelleştirir.

Biz Ülkücüler hapishane hayatıyla pek fazla tanışık değildik. 12 Eylül 1980’de yapılan askeri darbe neticesinde, camiamız hasım ilan edilip de tutuklamalar başlayınca alışık olmadığımız bu mekanlarda zorunlu ikamete tabi tutulduk. Buralarda işkencenin her türüne muhattap olduk.

Yıllar geçti, bu baskı ve işkencelerin maddi acıları unutuldu ama maneviyatımızı rencide etmek için yapılan aşağılamayı, hakareti ve  saldırıyı unutmadık, unutamadık. Bu işkencelerin izleri hala taptaze yüreğimizde kinimizi kamçılayan bir sızı olarak duruyor…

Cezaevinde, Şube’ye uğramadan hapishaneye getirilen insanların sayısı yok denecek kadar azdı. Bizler de buralara getirilmeden önce, değişik yerlerde; Ankara’da C-5, İstanbul’da Harbiye, Adana’da Polis Okulu gibi yerlerde işkence tezgahlarından geçirilmiştik.

Diğer vilayetlerde bulunan Ülküdaşlarımız da kendi bölgelerindeki işkencehanelerde korkunç işkencelere tabi tutulup, suçsuz girdikleri bu yerlerden büyük katliamların faili olarak çıkmak durumunda kaldımışlardı.

Gördüğümüz işkence ve zulümler yetmezmiş gibi İhtilalin Generalleri’nin düşmanlıklarına muhattap olduk. Hakkımızda asılsız davalar açıldı. Ve 12 Eylül’le birlikte yürürlükten kaldırdıkları anayasayı ilgaya teşebbüs suçundan (!) bizleri sanık sandalyesine oturttular. Hepimize idam gömleği giydirip, boynumuza yağlı kementler geçirdiler.

12 Eylül 1980 öncesinin kaos ortamında her birimiz Erzurum, İstanbul, Ankara, Adana, Samsun gibi illerde yaşayıp bir birini tanımadığı halde acı bir haber duyduğunda döktüğü gözyaşları duygu denizinin derinliklerinde buluşan insanlardık. 12 Eylül sonrasındaysa, Mamak denen zulümhane başta olmak üzere bir çok vilayetteki cezaevlerinde birbirimizi daha yakından tanıyarak, elimizdeki bir dilim ekmeği bölüşemeye başlamıştık.

Bir çok insanın dizi filmlerde görünce düşüp bayıldığı işkence ve zulümlerin her türlüsü Ülkücülere tatbik edilmişse de onlar iman güzelliklerinden zerrece taviz vermemişlerdir.

Değişik bölgelerden Mamak’a getirilen arkadaşlarımızla kısa sürede kaynaşarak bu zulme karşı direniş geliştirilmesi gerekiyordu. Oysa ihtilalin ilk günlerindeki çok acımasız işkence ve baskılar yüzünden değil kaynaşmak Ülküdaşlarımızla konuşma imkanından bile mahrumduk.

Buna rağmen inançlarımızla ilgili konulardaki baskı ve yasaklar bizleri kısa zamanda birbirimize kenetlemiş, uygulamalar Mamak Cezaevi komutanı Raci Tetik’in isteği şekilde netice vermemişti. Zira bir birimizi hiç tanımasak da Ülkücülüğümüz bizi hemen et-tırmak haline getirmişti.

Çakal sürülerinin tavuk kovaladığı yerlerde yumurta aramak göze verilebilecek en büyük cezadır. Zindan duvarlarıyla sınırlı bu küçük mekanlardaki yetkili ama sorumsuz ve çok basit insanların Ülkücüleri hedef alan her saldırısı akim kaldı. Neticede küfrün imanlı  gönülleri yıkmak için sarfettiği bütün gayretler boşa çıkmış oldu.

MAMAK’TA ALLAH’IN EMRİ GEÇER Mİ ?

Ülkücü, „hakkı, Hakk’ın eliyle” arayan insandır. Ülkücüler de zalim yüzlerin, küfür suratların trafik levhası gibi durduğu yerlerde Hakk’ı temsil eden manevi abidelerdir. Dün, bizleri tabakhane derisi gibi gerenler, bunu sistem adına yaptıklarını söylüyorlardı.

Herkesin sus-pus olduğu o karanlık günlerde kimse cesaret edip de sesini çıkaramazken; Ülkücüler kutlu bir dava için yola revan oldular. Kendilerinden öncekiler gibi inançlarının gereği olan bir mücadeleye giriştiler, müslüman Türk milleti adına, Allah rızası için bu zihniyete ve sisteme karşı, Hakk’ın safında mücadele bayrağı açtılar. Bu kutlu yolda bir çok arkadaşımız şehadet şerbetini içtiği gibi bizler de yıllarca zindanlarda acımasız zulümlere maruz kaldık.

Biz Hazreti Yusuf (a.s.) değildik ama Hazreti Yusuf (a.s.) kadar mazlum, onun kadar suçsuzduk. Hiç bir zaman bu zindanlar, gönüllerimizdeki Ülkü meşalesini söndüremedi. Aksine beyinlerimizin bütün hücrelerini tutuşturdu hem de zalimleri kahrından çatlatacak kadar…

Laiklik adı altında dinsizlik dayatması yapanların uzantıları dışarıda olduğu gibi Mamak’ta da kirli ellerini bizim inançlarımızın üzerinde gezdirmeye başladılar. Bunun için önce, oruç tutmamızı, namaz kılmamızı yasakladılar. Kısacası, zindanda bile bir imtihandaydık burada komutanların emirleri mi yoksa Allah’ın emirleri mi geçiyordu, anlaşılacaktı.

Bizleri ahiret azığı hazırlamaktan mahrum bırakmak arzusundaki bu küfrün zindancıbaşıları, maddi varlığımıza eza ettikleri gibi maneviyatımızı da bölüm bölüm yok etmek istiyorlardı. Ama bu emir ve yasakları dinlemeyerek inançlarımızdan hiç bir taviz vermeye niyetli olmadığımızı görünce hayrete düşmüşlerdi. Ve zulüm altındayken, başlayan isyanımızın ilk çiçekleri mübarek bir Ramazan ayında açtı.

Orucumuzu tutabilmemiz için Mamak Askeri Cezaevi idaresi kolaylaştırıcı tedbirler alacağına aksine engellenmek için işkenceli yollara başvurmuştu. Mamak zulümhanesinde ilk sahura kalkacağımız akşam karanlık ruhlu bir sadist olan,

Albay Raci Tetik, “Oruç tutmak yasak, sahura kalkan olursa cezalandırırız!” tehditleri savurdu. Ne var ki, “Oruç benim içindir…” emri gereği, bu eli kanlı zalime orucumuzu tutarak kesin bir tavır koyduk. Bu inançla Mamak’ta “sahura kalkan var mı?” diye pencerelerden bakarak içeriyi kontrol eden askerlere rağmen, alenen sahura kalkmaya başladık.

Tabii, hemen işkence mekanizması da işlemeye başladı. Ramazan’ın ilk akşamı gece sahura kalktığı için bir çok Ülküdaşımız tecrit ve hücrelere atıldılar.

İbadetlerimize yasak koyan bu subaylara bunların farz ibadetler olduğunu hatırlattığımızda bizimle alay etmeleri, maddi işkenceden daha ağır geliyordu. O an sanki bir yardım gelecekmiş gibi sağımıza solumuza bakınıyor ancak çevremizde bekleşen bize düşman oldukları gibi, insanlık hasletleri de kurumuş görevli subaylardan başka kimseyi göremiyorduk. Bizler birer av, onlar da elleri tüfekli, coplu avcılarımızdı.

Koridorlarda cop yağmurları altında havalandırma boşluklarına çıkarılışımız orada meydan dayaklarına çekilişimiz, daha sonra bir kısmımızın kafa göz patlamış halde ağız yüz kanlar içinde paçalarımızdan tutulup sürüklenerek hücrelere atılmamız mübarek Ramazan’da yaşadığımız günlük olaylardı. Ahımız arşı titretse de feryatlarımız Mamak koridorlarında boğuluyor ve küfrün karanlığında kaybolup gidiyordu.

Bu saldırıların ardından şanlı avcı’ larımız zaferlerinin coşkusuyla mest olurlarken bir kısmı koğuşa geri dönen yaralı arkadaşlarımız şişen yerlerine “Lasonil-pomad” sürerek bir sonraki işkenceye kadar acılarını dindirmeye çalışıyorlardı.

Tabii bu durumda koğuşta olmak büyük şanstı. Bunca dayaktan sonra bir de tek başına karanlık ve soğuk hücrelere atılınca ne yapardınız?Orada vücudunuzdaki ağrılar kadar ruh dünyanızdaki acılarla da baş başa kalırsınız. Karanlığın içine gömülür tüm benliğiniz, ufacık bir ışık sızıntısı kocam bir umut taşır size… ama nerede? Tek dost karanlıklar ve duvarlardan dökülen rutubet damlalarıdır.

Gece sahura kalkmamamız için her türlü çirkin yola başvuranlar, akşam ezanının peşinden büyük merakla koğuş kapılarındaki mazgal deliklerinden kafalarını uzatıp ne yediğimizi kontrol ederlerdi. Öğleyin çıkan karavanadan payımız ayrılıp, üç dört kat sarılarak saklanır daha sonra iftar sofrasına soğuk da olsa tabak tabak dizilirdi. Bunları yanında, en büyük lüksümüz olan salata ise haftada ancak bir kaç defa masamızı süslerdi.

Bu basit, ama bereketli soframız da çok görüldü. Birkaç gün sonra, öğle yemeği ayırmamızı yasakladılar. Mamak’ta soframız daralsa da gönlümüz oldukça genişti. “Sabır imanın yarısıdır…” emri gereği hiç aldırmamıştık bile…

İşte bütün bunlara rağmen Mamak’ta her yıl İslam’ın emir buyurduğu gibi orucumuzu tuttuk. Yapılan bütün baskıları tesirsiz kılan en önemli amil hiç şüphesiz ki Ülkücülerin imanı bütün müslüman olmalarıydı.

Orhan Gündoğdu

SUÇLANAN: MHP VE ÜLKÜCÜ YAN KURULUŞLAR

SUÇ: Anayasal düzenin, Cumhuriyetçilik ve demokrasi prensiplerine aykırı olarak, devletin tek bir kişi tarafından yönetilmesi amacına yönelik değiştirilmesine zor yoluyla kalkışmak;

Türkiye ahalisini birbiri aleyhine silahlandırarak toplu kıyıma yönlendirmek, toplu kıyıma neden olmak, bu cürümlere katılmak; TCK’nın 149. ve 146. maddelerinde yazılı cürümleri işlemek için silahlı cemiyet oluşturmak”

SUÇLAYAN: Ankara, Çankırı, Kastamonu İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı

İDDİANAME TARİHİ: 29 Nisan 1981 ……

Milliyetçi Hareket Partisini ve Ülkücü Kuruluşları “Faşist Devlet Düzeni Kurmak İstiyorlar” diye suçlayan, askeri diktatörler, hazırlattıkları bu iddianame ile Başbuğ dahil 220 Ülkücünün kellesini istemişlerdi…

İşte iddianameyi hazırlayanlar, C-5′te Ülkücülere işkence yaptıranlar…

Başsavcı: NURETTİN SOYER (Albay)
Savcı: ENİS TUNGA (Yarbay)
Savcı: ERKAN BAŞEREN (Binbaşı)
Savcı: OKAN YALÇINKAYA (Yüzbaşı)
Savcı: FAHRETTİN DEMİRAĞ (Yüzbaşı)
Savcı: NİHAT DEMİREL (Üstteğmen)

MHP GENEL MERKEZİ YÖNETİM KURULU

Alpaslan Türkeş Taha Akyol Mehmet Y. Özbaş
Agah Oktay Güner Mehmet Doğan İsmet Kapısız
Sadi Somuncuoğlu Ahmet H. Ayan Ali Fuat Eyüpoğlu
Ahmet Er Yasin C. Gökçek Mehmet T. Şaşmaz
Necati Gültekin A. Turhan Koçal Lüftü Ülkümen
Yaşar Okuyan İhsan Kabadayı Faruk Demirtola
Nevzat Kösoğlu Şerafettin Doğan Mehmet V. Develioğlu
Ali Gürbüz Süleyman Sürmen Osman Öztekin
Ömer Çakıroğlu Seyit A. Arvasi Özcan Ergiydiren
Mehmet Irmak Sait Bilgiç Vacit Akkor
Tahsin Ünal Servet Bora Salih M. Dilek
Avni Çarsancaklı Osman Albayrak Münir Köseoğlu
Necdet Şarman

EĞİTİMCİLER

Namık K. Zeybek Mehmet Göktolga Hasan S. Erdem
Yılma Durak Mehmet A. Özgüven Seyfi Apaydın
Muhsin Yazıcıoğlu Abdullah Alay Himmet Kayhan
Sami Bal Ömer H. Pirimoğlu Rıza Müftüoğlu
Nurettin Taşar Mustafa Öztürk Hakkı Duran
Abdullah Kılıç

MHP GENEL MERKEZ VE ANKARA İL GENÇLİK KOLLARI

Mustafa Mit Ahmet D. Ataman Hasan H. Türer
Ahmet T. Kömek Coşkun Akyıldız İsmail Şimşek
Necmettin Karakuş Ünal Altıparmak Mehmet Biçer
Abdullah Pehlivan Aslan Atlı Ömer Kumbal
Aydın Ergüden Ramazan Temiz Haluk Sağkaya

ÜLKÜCÜ KURULUŞLAR

Yaşar Yıldırım Erdem Şenocak Mehmet Gök
Saffet Beştepe Hasan Çağlayan Adem Kader
Şahin Hasgül Mehmet N. Bostancı Nazım Doğan
Zeki Okunakol Erol Dok Yusuf Gök
Ahmet Bilgin Ali Aydoğan Recai Okman
Fevzi Başkan Lütfi Şahsuvaroğlu Ertuğrul Alpaslan
Atila Engür Mahir Dağmatlar Ali Gözübenli
Ahmet Alıcılar Sair Solmaz Nuri Gedik
Ahmet L. Köşker Tamer Afacan Ayhan Ünal
Süleyman Kıl

ADANA BÖLGESİ SANIKLARI

Galip Kütük Bekir Biberli Recep Küçükizsiz
Şahin Bilgiç Erol Top Eren Kaya
Mehmet F. Zorba Bayram Dağlar Yunus Uzun
Hacı Bayrak Selami Yıldırım Ata M. Filik
Kadir Akgöllü Salih Erciyes Hamza Soner
Muzaffer Yıldız Osman Özaslan Cumali Kandemir
İbrahim Uçar Mahmut İkiyek Sait Kanbur
Şükrü Işık Sezai Durmaz Eray Çapraz
Yahya Efe Adem Eroğlu Seyfi H. Atmalıoğlu
İrfan Cep Kerim Ç. Nizam Ömer Orçun
Rıza Kıvanç İrfan Güler Recai Güler
Rıfat Kabukçu Mahir Polatöz Necmettin Gökkaya
Mahir Panayır Hüseyin Özmen İbrahim Uzun
Mahmut Ş. Okuyan Sefer Tatlı Ethem Çelik
Ethem Adıyaman Ali U. Akbaş Veysel Metin
Miktat Uzun Adnan Hatipoğlu Halil İ. Altınışık
Ahmet Çam Ali Çağlayan Zait Akgün
Muhittin Arnas Muhittin Birbiçer Cabbar Özkurt
Selim Adır Sebahattin Özkundakçı Gaffari Avcı
Hadi Adır Kenan Develi Ali Kuloğlu
Mehmet Sümer Nihat Aksay Mehmet Karagöl
Mehmet Kutlu Adnan Burgaç Veli Çökük
Veli Baz Sabri Usbahalı Fatih R. Sakızlı
Fahri Uğur Hasan Kömekçi Abdullah Avcı
Ahmet Koca Ali Bademci Halil Yılmaz
Ahmet Yalçın M. Ali Özdemir Mehmet Name
Mustafa Uygun Faruk Akkülah Ertuğrul Yıldız
Abuzer Çalışkan Hikmet Nohut Mehmet A. Özaydın
Zekai İlter Ramazan Erdem Faruk Andaç
Yılmaz Tankut Ömer F. Gözükara

ANKARA BÖLGESİ SANIKLARI

Süleyman Bayrak Cengaver Demirel Hüsnü Kaya
Numan Akkanat Kenan Türüdü Sabri C. Erdoğan
Osman Öksüz Satılmış Tepecik Mehmet Tosun
Abdülkadir Yanık Abdulkadir Taşkın İlhami Erdoğan
Osman İnan Nazım Delibaş Ömer Tunç
Hakverdi Satılmış Feyyaz Yüce Abdulkadir Meşer
Faruk Başer Çapar Kanat Hasan H. Gürer
Bayram Kekeç Mehmet Alataş

Abidinpaşa Sanıkları

Ahmet Sarı Mehmet Elaslan Burhan Emuştekin
Emir Kuşdemir Hasan Alemlioğlu Serdar Çoruk
Şakir Deniz Kenan Ekin Harun Özgül
Erdal Ak

Kartaltepe Sanıkları

Ramazan Özalp İsmail Baykal Osman Başer
Nazım Yiğit Orhan Yalçınkaya

Ayvalı, Yükseltepe Sanıkları

Muhammed Doğan Cengiz Kaya İhsan Aydın
Cavit Böke Mustafa Bozan Ömer Ulusal
Mesut Doğan Kubilay Yarız

Esertepe Sanıkları

Cemal öztürk Hasan H. Yağmur Hasan Çiçek
Ömer Boz Murat Yiğit Erhan İşler
Yaşar Ortak İsmail Yakıcı Sedat Durudoğan
Selma Erdem Tahsin Yağcı Gültekin Garip
Mehmet Öztepe Hayati Sazak Hüsamettin Özgenç
Yavuz Kurt İsmail Demirkıran Mehmet Sorgunlu
Erol Güntutmaz Ertan Kadı Erdoğan Yağcı
Şükrü Akyol Zafer Gevişen

Gülveren Sanıkları

Nafiz Tunç Hasan Yıldız Süleyman Türk
Yusuf Dede

Misket ve Şahap Gürler Sanıkları

Mustafa C. Polat Mustafa Köse Hüseyin Aslan
Ramazan Akça Osman Şeker Ziyafettin Keskin
Selami Ulusoy Selami Asilbaş Tatlı Saygılı
Emrullah Parlatan Faik Aslan Abidin Akyürek
İbrahim Gençer Davut Seyhan Rasim Bulut
H. Mehmet Ceylan Ali Gülseren Hayrettin efeoğlu
Zeki Aygün Hacı Acar Arif Şenses
Adem Kayabaşı Satılmış Ünlü Talat Aslan
Ali Kazan Şükrü Gündüz Kadir Bayık
Mehmet Kalfaoğlu Ömer Gültekin Satılmış Yalçınkaya

Topraklık, Cengiz Topel, İncesu, Ateşderesi, Seyranbağları, Akdere, Şişkindere Sanıkları

Refik Tercan Adnan Tamer Halil Külekçi
Muhsin Çakır İsmail Yücel İkram Çelik
Kadir Çakır Cemil Tarakçıoğlu Şevki Avşar
Cengiz Yavuz Erdoğan Güvercin Recep Işıkgöl
Remzi Coşkun Hakkı Yakışık Yavuz Öbekçi
Aziz Demirel Bekir İlkbahar Faruk Yerli
Tayfun İner Arslan Akbaş Ö. Metin Kuçtemur
Güven Sayım Eray Acargil Turgut Özdemir
Sinan Yerli Davut Işık Necdet Çakır
Selim Kavaklı Atilla Kabakçı Yahya Günaşan
Zekai Topuz Şaban Korkmazgöz Haluk Demir
Yunus Alkan Muzaffer Orhan Nuri Demiryürek

Hasköy Sanıkları

Recep Genç Harun Yüksel Mustafa Kuş
Caner Erdinç Alaattin Takmaz Mehmet Çoban
Erdem Soğukpınar

İskitler ve Mutlu Sanıkları

Ali Baysal M. Ali Tekatar Osman Tektaş
Hasan Kılıç Kader Topal Yücel Akbaba
Apdullah Çürük Metin Gök Hasan Yaralı
Murat Akar Orhan İnan Hasan Sağır
Yakup Kocamanoğlu Aksel Koramaz Kemal Çetintaş
Ercüment Yıldırım Talat Kara Ömer Eliuygun
Muhsin Polat Lokman Haşlak Haydar Kılıç
İsmail İnan Turan Doğan

KIRIKKALE SANIKLARI

Metin Köksal R. Cevdet Yayla Atilla Alpar
Şevki Köksal İsmail Tekeli Muhittin Kılıçarslan
H. Musa Yağlı Hüseyin Dirlik Hasan Ersanlı
Ahmet Aslan Muhittin Yüksel A. Asker Torun
İrfan Arısan Mustafa Bişkin Mustafa Esen
Rasim Ölmez İlhami Altın Mikdat Evci
Y. İzzettin Yıldız İrfan Toptaş M. Hulusi Ulusan
Fazıl Kaygusuz Rıza Bozkaya Habip Güleç

BAFRA SANIKLARI

H. Kurumahmutoğlu Mustafa Güneş D. Mehmet İnal
Baha Sertkaya İrfan Kömürcüoğlu Fevzi Keskin
Turgut Karadağ Erol Yıldız Mustafa Kambur
Kemal Yalçın Ş. Köksal Ardıç Mustafa Gökmen
Eyüp Asan Adnan Demiryürek Mahmut Türker
Hüseyin Güngör Mustafa Aydınlı Recep Kaplan
Muzaffer Dağdeviren Oktay Ahızkalı İsmail İhtiyar

BALIKESİR – İZMİR BÖLGESİ SANIKLARI

A. Yakup Gökçe Murat Yalçın Aydın Gümüş
Aydın Doğan Osman Kiremit Nadir Günata
Bülent Kara Ömer Yağdıran Kemal Türker
N. Alp Koylan Sadık Kısır A.Kamil Gönenli
Hüsnü Uçar M. Ali Metin Halit Koyuncu
Demirtaş Topaç Mustafa Ölmez H. Şenol Hamarat
H. Serdar Tokgöz Mehmet Ağar Alim Yılmaz
Hüseyin Toparlak Yusuf Akgül Turan Sarı
Mehmet Hallaç Ramazan Akgün Nadir Özgöl
Müfit Kır Ekrem Aktaş Şeref Kulmaç
Rafet Çelik Abdülbaki Akyüz Mehmet Aran
Ramazan Çimen Habibullah Altıntaş Necmi Ulus
Ali Denizkaya Mustafa Basmacı Ahmet Ulu
Ekrem Dinç Yakup Baş Sıtkı Şeremetli
Hasan Dinç İbrahim Baysan H. Şahin Giray
Sebahattin Gece İrfan Birol Tahir Solaklar
Murat Güneş Şevket Çal Rıfat Kaya
Ömer Türer Haluk Kurul E. Zafer Karaboya
Nafi Uyanık Zafer Z. Çubukçu Ergün Gür
Nebahattin İçöz Kadir Geraslan Ahmet Gündoğdu
Süleyman Özduran Metin Özdemir İsmail Candan
Mehmet Turan Ali Yenilmez Seyfi Bayrak
Mahmut Sönmez Ali İhsan Akınalp Adil Aslan
Selahattin Tekbıçak Muammer Azmak İbrahim Başak
Ali Keskin Bahri Gür Selahattin Bilen
Hüseyin Buyrukçu Abdullah Yalçın İsa Birinci
Hamza Birinci Ahmet Aydıner Emin Keçeci
E. Karabudak Rıdvan Telim Hüseyin Karagül
İrfan Tezbaşaran Metin Karagöz Şükrü Bacak

ERZURUM BÖLGESİ SANIKLARI

İkamettin Kaya İsmail Efe Recai Keleş
Turhan Soylu Suat Ezirmik Cemalettin Kaya
Fahrettin Esin Selami Çelik Nizamettin Gökçe
Hacı Kaya Mücahit Aydın Nusret Aydın
Selami Avcı Mustafa Bayrak S. Yılmaz Özerdem
Bünyamin İmamoğlu Metin Horasan M. Nuri Özdemir
Mehmet Taş Mücahit Tutar Veysel Dikbıyık

İSTANBUL BÖLGESİ SANIKLARI

Celal Adan Ali Doğan Halil Şahin
Berker İnanoğlu Hüseyin Baştan Ahmet Ayhan
İsmail Aydın Esi Orhan Çakıroğlu

Bakırköy Sanıkları

Ş. İsmail Ateş Adnan Madak Yusuf Z. Arpacık
Mevlüt Pınarbaşı Mustafa Hoşgül Cafer Oruç
Abdulsamet Karakuş Adnan Kabucu Orhan Gündoğdu
Aydın Eryılmaz Mehmet Kaya Enver Ateş
Remzi Yazgan Abdullah Büyükyılmaz Yakup Pat
Halil Durmaz Mustafa Kaplan Aydoğan Pehlivan
Mustafa Verkaya Mehmet Ateş Ahmet Toprak
Vasıf Ayhan M. Salih Sağlamkan Eşref Ş.Ahmetof
Suat Eskicioğlu Orhan Maden Salih Aktı
Hüseyin Yurdakul Önder Yazımcı İsmet Mumcu

Üsküdar Sanıkları

Avni Aras Lütfi Ural Bektaş Kurdini
İsmail Nairsoy

Eyüp Sanıkları

Mehmet Pehlivan Şakir Coşkun Sıtkı Yılmaz
Ahmet Öztürk Hüsamettin Balkız Hümmet Darboğaz
İbrahim Larçin Erol Sakarya Şükrü Türkmen
Orhan Aslanoğlu Yaşar Nemrut Resul Çakır
Burhan Makir Davut Yüce A. E. Kürşat Atamer
Halis Ateş Mahmut Yurtsev Aydın Sezer
Kazım Bakır İhsan Çimen Ragıp Ayyıldız
Mehmet Bal Asaf Karabacak Ali Yeleç
S. Şaban Faki

DİĞER SANIKLAR

Ahmet Yalav Orhan Türkdoğan Ömer Tanlak
Mehmet Bağış Şakir Önem Mahmut Akıllı
A. Erkan Birben Selim Kaptanoğlu İrfan Büyükbaş
Aptullah Uğur Nihat Ülkekul A.Murat Pınar
Hüseyin Çınar

1 Ekim 2010′da aşağıdaki makalemi yazdım ve epey ses getirdi. İlk defa Tahsin Şahinkaya hakkında böylesine açık yazılıyordı.

İŞTE O YAZIM

Tahsin Şahinkaya hesap vermelidir!

12 Eylül referandumunda kazanılan demokrasi zaferi, 30 yıl önceki darbeyi yapanları koruyan Anayasa’nın geçici 15’inci maddesi zırhını ortadan kaldırdı. Artık daha açık yazabilirim. İlk defa bu köşede 1 Nisan 2009’da “Sahte Ulusalcılık Dalgası Kırıldı” başlıktı yazımda, Tahsin Şahinkaya’nın meşhur tanımını yapmıştım. Hatırlayacaksınız: “Boy 1.58, Şapka 58, Ayakkabı 38. Rahmi Koç’tan bile daha zengin, 20 milyar dolarlık servete hükmediyor. Medyada asla gündeme getirilemiyor. Ordudaki tüm inşaatlarda, inşaat malzemeleri, O’nun doğrudan veya dolaylı sahibi olduğu fabrikalardan geliyor.”

Önce, hiçbir yerde okumayacağınız haberi vereyim: Ortadoğu’nun en zengin generali olunca ilk iş olarak, 1983’de İsviçre’de, Milliyet gazetesinin patronu Aydın Doğan’ın tavsiyesiyle, O’na komşu olmak için, villasının yanında, bir villa satın aldı. Memur maaşıyla “Karunlar” gibi yaşıyordu. Oğlu, Londra’da 1990’larda dev bir malikane gördü, İsviçre’deki villayı satıp, halen yaşadığı saray yavrusu şatosunu satın aldı.

Topal Mehmet’in oğluydu. Berberlik yapan “Topal Mehmet”in cebinde bir kuruş bile yoktu. Şahinkaya Ailesi, 1. Dünya Savaşı sırasında, eski adı “Horovi” olan Trabzon’a bağlı Düzköy’de yaşıyordu. Yöredeki herkes gibi, onlar da açlık sınırındaydı. Şahinkaya’nın babası Mehmet Bey, Rus işgali ile birlikte köyünü terk edip, Merzifon’a kaçmak zorunda kaldı. Giderken de yanında bir çöp bile götüremedi. Merzifon’da bir evlilik yaptı ve Tahsin Şahinkaya dünyaya geldi.

Şahinkaya, 11 Eylül 1980’de ABD’den döndü, ertesi gün darbe oldu. Cumhuriyetçi Neo Muhafazakâr derin Amerikalıların bahsettiği “bizim çocuklar başardı”dan kasıtları oydu. Ergenekon Terör Örgütü iddianamesinde ve MİT’in lider şemasında adı geçen, en baştaki liderin ismi büyük ihtimalle 85 yaşındaki Tahsin Şahinkaya’dır.

Kenan Evren ve Nejat Tümer’le birlikte, Milli Güvenlik Konseyi’nin yaşayan üç üyesi arasındadır. Üçü de, ülkemizin son 90 yılındaki derin generaller gibi, Masonik Büyük Kulüp’ün üyesi oldular, diğer  altı bin elit zenginle ülkenin kaymağını yediler. İktidarları muktedir yaptırmadılar. Ülkeyi kamplara böldüler, milleti birbirine düşürdüler ve dışa bağımlı yaptılar.

Şahinkaya fenomenine dönelim. İlk defa 19 Mart 1976’da, Northrop uçak şirketi, askeri uçak alımları için Türkiye’de bazı yetkililere rüşvet verdiğini açıkladı. Pek çok ülkede hükümetlerin başını yiyen bu skandal Türkiye’de araştırılmadı. 1983’de sona eren F-16 uçaklarının ihalesinde Tahsin Şahinkaya’nın ismi uçakların alımında 23 milyon dolarlık rüşvet iddiasıyla 1986’da gündeme geldi. Ancak ABD, rüşvetin kime verildiğini açıklamadı. Oysa Amerikan Kongresi’nde hakkında soruşturma açılan General Dynamics Şirketi’nin eski Başkan Yardımcısı Veliotis, Türkiye’ye 23 milyon dolar rüşvet verildiğini itiraf etmişti.

Dönemin Halkçı Parti Milletvekili Cüneyt Canver, yolsuzlukta Tahsin Şahinkaya’yı işaret eden kuşkular üzerine, Meclis’e araştırma önergesi verdi. Ancak 300 sayfalık dosyası arabasından çalınınca Canver, “Değerli bir Türk generalinin hakkındaki dedikoduların doğru olmadığı ortaya çıksın diye önerge verdim” dedi. Korkmuştu. Şahinkaya, kurulan araştırma komisyonunda, Anayasa’nın geçici 15’inci maddesindeki hüküm nedeniyle ANAP ve bağımsız milletvekillerinin oylarıyla aklandı. Sonraki yıllarda Şahinkaya, Time Dergisi’nin “dünyanın en zengin 50 generali” listesine girdi.

F-16 uçaklarının alımında yolsuzlukla ile ilgili iddialar, sadece uçak üretimine ilişkin değildi. Bu anlaşma ülke ekonomisinin boyutlarında bir dizi çıkar bağlantısını ve ipoteklerini de gündeme getirdi. Bazı şirketler, bu anlaşmanın yan bağlantılarını sağladılar ve rantını yediler.

Şahinkaya’nın dosyası kabarık. Hava Kuvvetleri Komutanı iken ihale ve alımlarının belli şirketlere verilmesi için nüfus kullanıp çıkar sağlamaktan, haksız iktisap yoluyla çok sayıda taşınır ve taşınmaz mal edinilmiş olmaya, yurt dışında ve sırdaş hesaplarda parası olmaya kadar uzanıyor.

Birtakım holdinglerle kendisinin ve yakınlarının ortaklık ilişkisi içinde olduğu iddiaları var. Bu iddialara göre, Şahinkaya, eşi ve çocukları, Kalebodur, Kaleterasit ve Bagfaş şirketlerinin ortaklarından. Eşi, daha sonra Bagfaş tarafından Denizcilik Bankası’ndan satın alınan İş-Kur’un da kurucu ortağı. İleri sürülen iddialara karşı savunmaya geçen şirketlerden ilki Kalebodur, ikincisi ise Kayalar, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın ihalelerini en çok alan şirketlerdi.

Hava Kuvvetlerinin çeşitli tesislerinin, Şahinkaya ailesinin ortak olduğu seramik fabrikalarının ürünleri ile donatıldığı, orduda herkesin bildiği bir sır! 12 Eylül 1980 darbesinde Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya, sivilde yaşayan askeri personelin acilen askeri lojmanlara alınması için ek inşaatlar başlatılmasına karar verdiler. Uydu kentler kurdular. Milyonlarca dolar çarçur edildi.

12 Eylül O’nu zengin etti. Kalebodur, Kaleterasit ve Bagfaş’dan sipariş verilen inşaat malzemeleri ile yapılan inşaatlar, olmadık periyodlarla sık yenilenen, her yıl müsrifce yeniden tamir edilen askeri binalar, lojmanlar, üslerin rantı hep Şahinkaya’nın cebine aktı. OYAK skandalının üstü açılabilirse, siz gümbürtüyü o zmaan seyredin!

İsmini açıklamak istemeyen, yıllarca Şahinkaya’nın personel işlerinde çalışan Kanada’da yaşayan bir görgü tanığım şunu söyledi: “Hava Kuvvetlerinin C-130 yük taşıma uçakları, bu tiranın Kıbrıs’taki askeri deposundan ülkeye kaçak mallar sokuyordu.”

Devletin uçağı ve benziniyle kaçakçılık yapıyordu.

Şahinkaya’nın adı, ünlü MİT Raporu’na da şöyle girdi: “Tahsin Şahinkaya, Sarı Avni, Behçet Cantürk, Dündar Kılıç, Fahrettin Aslan ile inşaat ve ihale mafyasıyla ilişkilidir.”

Raporu yazan MİTçi Mehmet Eymür’e göre, “İstanbul Emniyet Müdür Muavini Mehmet Ağar ile yakın irtibatı olup Mehmet Ağar, adıgeçenin “terzi – elbise temizliği” dahil her nevi özel işiyle uğraşmaktadır.”

Siviller “darbeci” diye hep Kenan Evren’e söverler, ama aslında deveyi hamuduyla götüren ve ülkeyi perde arkasından gizli cemiyetlerle, hücrelerle yöneten o idi.. Yargılanmalı ve millete hesap vermelidir.

Gazeteci Oğuz Güven’in 78 kuşağını anlattığı “Zordur Zorda Gülmek” adlı kitabında insanın kanını donduran işkence yöntemleri anlatılıyor.

12 Eylül 1980 darbesinin öncesi ve sonrasında “78 kuşağı” diye adlandırılan gençlerin yaşadığı trajikomik gerçek öykülerin yer aldığı kitap yeni öykülerle genişliyor.

3. Baskısını yine 12 Eylül’ün yıldönümünde yapan kitapta, bu kez Diyarbakır Cezaevi’nde uygulanan işkence yöntemleri de tüm ayrıntılarıyla anlatılıyor. İşte, Diyarbakır Cezaevi Gerçeğiyle Yüzleşme Araştırma ve Adalet Komisyonu raporundan akıllara durgunluk veren işkence yöntemleri:

FALAKA: Yaygın ve sürekli uygulandı. Ayak tabanı, ellerin içi gibi vücudun kaslı bölümlerine kalas, cop, zincir, saz sapı, pik demir vb. vurularak gerçekleştirilirdi. Bu yöntem, ayak tabanlarını ve el ayalarını patlatır, kaba yerleri ezer, morartır, tırnakları sökerdi. El ayak gibi herhangi bir yeri kırar, sakat bırakırdı.

KÖPEK SALDIRTMA: Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu.

ZlNCİR: 20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırt sırta verdirilerek ters yönde hızla itilir. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, tutuklu bayılıncaya kadar askıda kalırdı.

GERME: Tutuklunun bir bacağı merdiven kenarlığına bağlanır, diğer bacağı da açık bırakılan koğuşun gözetleme deliğine bağlanıp kapı kapatılır, tutuklunun bacakları koğuş kapısının eni kadar gerilir ve öyle kalırdı. Koşuşturulur,  zincir tam gerilince, her iki tutuklu da sırtüstü yere düşerdi.

AYAKTAN ASMA/TEPE: 50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan “tepe ol” komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, istiklal Marşı’nın on kıtası okutulurdu.

KULE: Havalandırmaya çıkan tutuklular altı kişilik daire oluştururlardı. Bunların üzerine 3-4 kat olacak biçiminde tutuklular çıkarıldıktan sonra, gardiyanın “yıkıl” komutuyla kule oluşturan tutuklular kendini yere bırakır ve böylece tutukluların değişik yerlerinde kırılma, incinme ve çıkık olurdu.

RANZA ALTI: Gardiyanlar ellerinde kalaslarla koğuşa girip, “ranza altı ol” komutunu verince, koğuşta bulunan tutukluların hepsi ranzaların altına girerdi. Herhangi bir yerlerinin açıkta kalmaması gerekiyordu. Ranzaların altına tüm tutuklular sığmadığı için kiminin eli, kiminin kolu dışarıda kaldığından, gardiyanlar ellerindeki kalaslarla tutukluların dışarıda kalan kısımlarına vurmaya başlardı.

KANTAR: Tutuklular havalandırmada çırılçıplak soyundurulup tek sıra halinde dizilirler, sıranın ön tarafında duran tutuklu sırt üstü yatırılırdı. İkinci tutuklu, yatan tutuklunun testis ve erkeklik organlarından tutarak yukarı kaldırır, tutuklunun kaç kilo geldiğini söylemesi istenirdi. Tüm tutuklular birbirini tartana kadar bu işlem devam ederdi.

KERVAN: Havalandırmada, tutuklular tek sıra dizilir,  her tutuklu önündeki tutuklunun sırtına bindirilir, bacakları, altındaki tutuklunun boynundan aşağıya sarkıtılır ve kulaklarından tutması istenirdi. Gardiyanın komutuyla tutuklular yürümeye başlar ve bu işlem tutuklular ayakta duramayacak duruma gelene kadar sürerdi.

SEHPA: Tutuklu gece koğuştan alınıp, koğuş koridorunda gardiyan ve subaylardan mizansen olarak oluşturulan bir mahkemede sorgulanırdı. Mahkeme, tutukluyu idam cezasına çarptırır, ikinci katın merdiven kenarlığına bir ip geçirilip, ipin ucuna tutuklunun boyun kemiğini kırmayacak düzeyde kalın bezden bir ilmik takılır, tutuklunun boynu bu ilmiğe geçirilir ve temsili infaz gerçekleştirilirdi. Tutuklu tam boğulacağı sırada ip açılırdı.

COP SOKMA: Gardiyanlar copu zeytinyağına batırır ve yağlı copu tutuklunun makatına zorla sokardı. Sonra bu copu kendisine ya da bir başka tutukluya yalatırlardı.

ÇEK-ÇEK: Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu da zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşar.

LAĞIM SUYUNA SOKMA: Tecrit bölümünün alt katındaki bazı tuvaletlerin delikleri tıkanır. Hücrelerin pisliği ve lağım suları burada biriktirilir, diz boyu kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklu atılır ve pislik yedirilirdi.

KiTAP OKUMA: Koğuşta bir tutuklunun eline kitap verilir, tutukluya avazı çıktığı kadar yüksek sesle tek tek sözcükler okutulurken, diğer tutuklular bu sözcükleri tekrarlarlardı. Sabahtan akşama kadar yapılan bu işlem sırasında, tutuklular ayakta durmak zorundaydı.

MARŞ SÖYLETME: Cezaevinde bulunan herkes elli’yi aşkın marşı ezberlemek zorundaydı. Bu marşlar tutukluların ses telleri tahriş oluncaya kadar söyletilirdi.

ÖL DEDİĞİMDE: Tutuklu havalandırmanın orta yerine çıkarılır, hazır ol durumuna geçirilirdi. Gardiyanın “öl” komutuyla tutuklu kaskatı, eklemlerini kırmadan yere düşürülürdü. Bu işlem gardiyanın keyfine göre tekrarlanırdı.

SİGARA İÇİRME: Bunun çok çeşitli yöntemleri vardı. En çok uygulananları şunlardı: Koğuşta kalan tutukluların eline beş adet sigara verilir, sigaraların tümü yakılarak devamlı ağzında tutulurdu. Gardiyanın “çek-bırak” komutuyla sigaralar bitinceye kadar içirilir, sigaralar-filtreleri dahil- tutuklulara yedirilirdi. Bu sırada koğuş pencereleri kapatılır, havasızlık ve dumanla boğulma ortamı yaratılırdı.

BANYO: Tutuklular çırılçıplak soyundurulur ve tek sıra halinde banyoya götürülürdü. Banyoda sabun kullanılmazdı. Hortumla tazyikli su tutukluların üzerine fışkırtılırdı. Daha sonra tutuklular koridora çıkarılır, “Yat-sürün” komutuyla tutuklular yerlerde süründürülerek koğuşlarına götürülürdü.

SAYIM DÜZENİ: Tutuklular günde en az beş kez sayılırdı. Her sayımdan önce, tutuklular sayım düzenine geçer, sayım talimi yaptırılır, yüksek sesle tekmil verilir, rahat-hazır ol ile, çöker kalkarlardı.

GECE NÖBETİ: Geceleri her koğuşta mevcuda göre 2-7 kişiye kadar tutukluya sırayla nöbet tutturulurdu. Nöbet sırasında devriye gezen gardiyanlar, koğuşun mazgal deliğini açar, nöbetçi tutuklunun mazgaldan dışarı elini uzatmasını ister, tutuklunun ellerine cop veya kalasla istediği kadar vururdu.

LOKOMOTİF: Tutuklular havalandırmaya çıkarılır, İki kişi çırılçıplak soyundurulur, bunlardan birisi domalıp iki eliyle diz kapaklarını tutar, diğeri de arkadan bunu kucaklardı. Gardiyanın “uygun adım marş” demesiyle her iki tutuklu havalandırmada dolaşırlar, diğer tutuklular zorunlu olarak bunları izlerdi.

PİSLİK YEDİRME: Her havalandırmanın ortasında bir lağım çukuru vardı. Lağım suları ve insan pislikleri burada toplanırdı. Tutuklulara bu çukurdan avuç avuç pislik alıp yemeleri istenirdi.

İŞEME: Havalandırmada bir tutuklunun yere yatması istenir, diğer tutuklulara, yerde yatan tutuklunun yüzüne işemesi istenirdi..

TECAVÜZ: Cezaevinde görev yapan gardiyanlar, genç tutuklulara merdiven altlarında zorla tecavüz ederlerdi. Ayrıca iki tutuklu çırılçıplak soyundurularak birbirlerine tecavüz etmeleri istenirdi.

HASTANE: Hastanede de cezaevindeki kurallar geçerliydi. Hasta, tuvalete götürülmez, yatakta da hazır ol vaziyetinde yatardı.

VEREM: Veremlilerle, sağlam tutuklular birbirinden tecrit edilmez, aynı kapta yemek zorunda bırakılırdı. Aynı battaniyenin altında yatırılırlardı. Veremlilerin balgamları tahlil yapılacak bahanesiyle toplanır, karavanadaki yemeklere karıştırılır ve bu yemekler tüm tutuklulara yedirilirdi.

AYAKTA BEKLETME: Bu yöntem cezaevinde her gün geçerliydi. Sabah saat 05′den akşam 17-19′a kadar tutukluların oturması yasaktı.

KONUŞMA YASAĞI: Koğuş içindeki iki kişinin birbiriyle konuşması, tutuklunun gülmesi ve düşünür gibi görünmesi yasaktı. Böyle bir suçu işleyen tutuklulara yukarıdaki işkence yöntemleri uygulanırdı.

GECE BASKINI: Nöbetçi subay ve gardiyanlar, gece geç saatte tutukluların koğuşuna girerek, uyku sırasında tutuklulara cop veya kalaslarla dayak atarlardı.

AVUKAT-ZİYARET DAYAĞI: Avukat görüşmesine ve diğer görüşmelere gidip gelirken tutuklulara dayak atılırdı. Görüşlerde hiçbir şey konuşulmaması tembih edilirdi. Tutuklular avukatlarıyla savunma konusunda görüş alışverişinde bulunamazlardı.

MAHKEME DAYAĞI: Tutuklular mahkemeye götürülürken cenaze arabasına bindirilirlerdi. Elleri arkadan kelepçeli olurdu. Cenaze arabasına binerken ve çıkarken gardiyanlar tarafından dövülürlerdi.

DİYARBAKIR CEZAEVİ’NDE ÖLÜM OLAYLARI

1. 17 Mayıs 1982 – Ferhat Kutay, Necmi Öner, Mahmut Zengin, Eşref Anyık. (33. koğuş) Cezaevi ortamını protesto etmek için üzerlerine neft dökerek kendilerini yaktılar. Protesto eyleminden sonra, işkence yapıldı. Ölüm nedenleri kayıtlara intihar olarak geçti.

2. 17 Mayıs 1982 – Bedii Tan

Ferhat Kutay, Necmi Öner, Mahmut Zengin ve Eşref Anyık’ın kendilerini yakmalarından sonra, koğuşlara saldıran cezaevi görevlileri tarafından dövülerek öldürüldü.

3. 21 Mart 1982 – Mazlum Doğan (35. koğuş)

işkence ve itiraf politikasını protesto için kendini asarak intihar etti.

4. Ağustos 1982 -14 Temmuz 1982 ‘de cezaevindeki işkenceyi protesto etmek için başlatılan ölüm orucunda Kemal Pir (7.9.1982) , M. Hayri Durmuş (12.9.1982) , Akif Yılmaz (15.9.1982) , Ali Çiçek (17.9.1982) .

Ölüm orucunda iken su içmek istedikleri halde günlerce su verilmedi. Daha sonra verilen su da, ya güneşte ısıtılıyor ya da önce cezaevindeki farelere içiriliyordu. M. Hayri Dur¬muş ölüm orucu sürecinde beton zeminde yatırıldı. Cezaevi

doktoru ve askerî hastane psikiyatrisi gözetiminde psikolojik işkence yapıldı.

5. 23 Ocak 1984 – Necmettin Büyükkaya (24. koğuş)

Ocak 1984′te cezaevi subaylarından Ali Osman Aydın, Abdullah Kahraman, Blok subaylarından adı tespit edilemeyen bir üsteğmen, başçavuş ve cezaevi müdürü Birol Şen denetiminde 24. koğuşta yapılan toplu işkence sırasında ağırlaşarak hastaneye kaldırıldı. İşkence yapılırken bende yanındaydım. İdare şahitliğimizi kabul etmedi 23 Ocak 1984 günü hastanede öldü.

6. Remzi Aytürk (24. koğuş)

Necmettin Büyükkaya’nın Ölüm haberini alınca, cezaevin¬deki işkenceyi protesto etmek için kendini asarak intihar etti.

7. Mart 1984 – Cemal Arat (2.3.1984) , Orhan Keskin (5.3.1984) (35.koğuş)

Cezaevindeki işkence ve baskılan protesto etmek için ölüm orucuna girdiler. Ölüm orucunda iken idarenin baskı ve işkenceyi sürdürmesi sonucu öldüler.

8. Ocak 1984 • Yılmaz Demir (10. koğuş)

Ocak 1984′te cezaevi idaresinde kalmakta olduğu 10. koğuşta yapılan toplu işkence sırasında yaralandı. Daha sonra tüm koğuşlarda sırayla toplu işkencenin sürdürülmesi üzerine olayı protesto etmek için kendini asarak intihar etti.

9. Mayıs 1986 – Suphi Çevirici

29. koğuşta itirafa Zorlanıp daha sonra televizyona,.: kullanılarak teşhir edilmesini protesto etmek için kendini asarak intihar etti.

10. M. Ali Eralsan (Ölüm tarihi belirlenemedi.)

Mardin’de askerlik yaptığı sırada suç işlediği savıyla memleketi olan Zonguldak’tan alınarak Diyarbakır’a getirilen M. Ali Eraslan 7. koğuşta gardiyanların coplu saldırısı sonucu öldü.

11. ismet Karak: (ölüm tarihi belirlenemedi.) işkence sonucu öldü.

12. 16.5,1981 – Abdurrahman Çeçen

36. koğuşun 2. kat 3. hücresinde işkence sonucu öldü.

13. Ocak-Mart 1983 – Ramazan Yayan (13.1.1983) , Medet Öz badem (7.5.1983) (7. koğuş)

Tedaviye ihtiyaçları olan Ramazan Yayan ve Medet Öz-badem hastaneye gönderilmediler. Bu durumda iken cezaevi yönetimi tarafından aç-susuz bırakma, sürekli eğitim gibi cezalara da çarptırıldılar. Dayak sonucu komaya girdik¬ten sonra ölmek üzere iken götürüldükleri hastanede öldüler.

14. 13 Kasım 1981 – Ali Sarıbal (3. koğuş)

Siyasi faaliyet sürdürdüğü gerekçesiyle 1.koğuştan alındık¬tan sonra yapılan işkence sonucu öldü.

15.? 1982 • Cemal Kılıç (35. koğuş)

Gardiyanlarca ayağından yüksek bir yere asılarak hızla

duvara vuruldu, uzun süre baş üstü asılı bırakıldı. İndirildiğinde konuşamaz haldeydi. Üç gün hücrede komadan çık¬mayınca hastaneye kaldırıldı. İki gün sonra koğuştan özel eşyaları istenince öldüğü anlaşıldı. Cemal Kılıç’ın ölümüyle ilgili olarak 35. koğuşun 3. hücresinde kalan Kadir Merkit, Hamit Kendal ve Feridun Yazar’a sahte ölüm tutanakları zorla imzalatıldı.

16. Kasım 1982 – Seyfettin Sak

Koğuşta gardiyanlar tarafından kalaslarla dövüldükten sonra kaldırıldığı hastanede öldü.

17.? 1982 – Mehmet Emin Akpınar (16. koğuş)

Türkçe bilmemesi nedeniyle marş söyleyemediğinden her gün işkence yapılıyordu. Olay günü ‘fırfır baba’ lakaplı bir çavuşun kalaslı ve tekme saldırısından sonra bayılarak hastaneye kaldırıldı. İki gün sonra hastanede öldü.

18.? 1982 – Aziz Özbay (16. koğuş)

Tahminen 50 yaşlarındaydı, marş ezberleyemiyordu. Bu nedenle sürekli işkence yapılıyordu. Durumu ağırlaşınca koğuştan çıkarıldı ve bir daha geri dönmedi.

19.? 1982 • Kenan Çiftçi (9. koğuş)

Sürekli işkence yapılıyordu. Gardiyanlar tarafından kırılan sol bacağı sakatlandı. Koğuşta bulunan diğer kişilere ‘ranzadan düşerek ayağını kırdığına’ dair birer tutanak imzalatıldı. Olay günü ‘Vehbi’ takma isimli görevli Ahmet Şahin tarafından işkence yapıldı. Koğuştakiler havalandırmadan döndüklerinde ölüsünü buldular. Gardiyanlar ‘hap atıp öldüğünü’ söyleyip koğuştakilere tutanak imzalattılar.

20.22 Şubat 1982 – Önder Demirok (18. koğuş)

İhbarcılığı kabul etmediği için sürekli işkence yapılıyordu. Her tarafı yara bere içindeydi. Olay gecesi koğuş gardiyanı Mehmet Özer tarafından koğuştan alındı, bir süre koğuş koridorundan çığlıkları duyuldu. Daha sonra baygın bir halde koğuşa getirilerek yatağına yatırıldı ve koğuştaki diğer hükümlülerin kalkmasına izin verilmedi. Sabah yatağında ölü bulundu.

21.? 1981 – Ali Erek (35. koğuş)

10 Nisan 1981′de ölüm orucunu bıraktıktan sonra istiklal Marşı ve Ant’ı okumayı reddettiği için yemek verilmeyerek, beton zeminli bir hücreye atıldı. Bir süre sonra bulunduğu hücreden hiç ses gelmemeye başladı. Uzun bir süre sonra öldüğü duyuruldu.

22. 27 Nisan 1983 • İbrahim Halil Baturalp (39. koğuş)

Gardiyanların boynuna kalasla vurması sonucu üç gün süreyle 3. koğuşta yarı baygın vaziyette kaldı, yemek yiyemiyordu. Üç gün sonra kaldırıldığı hastanede öldü.

23. Mayıs 1984 – Hüseyin Yüce (16. koğuş)

23. koğuşta kalıyordu. 18 Ocak 1984 günü gardiyanların bu koğuşa yaptıkları saldırıda kafasından bir darbe alarak şuurunu yitirdi. Hastaneye kaldırılmadığından durumu giderek ağırlaştı. 1984 Mayıs’ında tedavisini engelleyen cezaevi yönetimini protesto etmek için kendini astı. Bu olay sonucu omuriliği koptuğundan hastaneye kaldırıldı. Hastane¬de beş gün bitkisel hayatta kaldıktan sonra öldü.

24. 27 Aralık 1981 – ibiş Ural (22. koğuş)

Bir gardiyan tarafından yapılan işkence sonucu öldü.

25. Aziz Büyükertaş (Ölüm tarihi belirlenemedi.)

27. koğuşta yapılan işkenceler sonucu öldü.

26. Haziran 1987 – Mehmet Kalkan

Bir başka tutuklu, Ali Bozkurt ile birlikte cezaevinden soruşturma için götürüldü. Mehmet Kalkan soruşturmada öldü. Ali Bozkurt ise, tanıklığının önlenmesi amacıyla ölümle tehdit edilerek itirafçıların bulunduğu koğuşa konuldu.

DİYARBAKIR’DA SAKAT KALANLAR

1. Nebi Şahin (31. koğuş) – Aralık 1982

işkence sonucu çenesi kırıldı.

2. Derviş Çelik 31. koğuşta – Şubat 1982

Kalçası kırıldı, tedavi edilemediğinden sakat kaldı.

3. Burhan Akdağ f 35. koğuş – Mart 1982

Yere dökülen yemeği yalamayı reddettiği için çenesi kırıldı.

4. Ramazan Dora (36. koğuş)

işkencede darbeler sonucu kaburgaları kırıldı.

5. Ahmet Yılmaz er (36. koğuş) -? 1982

işkenceyle kaburgaları kırıldı.

6. M. Bozan Aslan (Eski 36. koğuş, şimdi gazino) -? 1981

Kalaslarla falakaya çekilme sonucu felç.

7. A. Kadir Denli (36. koğuş) -? 1981 Falaka nedeniyle felç.

8. Fuat Çavgun (36. koğuş) • Eylül 1982

Cezaevi koşullarını protesto için yaptığı ölüm orucundan sonra yatalak.

9. Müslüm Elma • Ocak 1984

ölüm orucundan sonra sakat kaldı.

10. Recep Maraşlı – Ocak 1984

ölüm orucundan sonra sakat kaldı.

11. Cemal Miran – Ocak 1984

Ölüm orucundan sonra sakat kaldı.

12. H amit Kankılıç – Ocak 1984 ölüm orucundan sonra sakat kaldı.

VEREME YAKALANANLAR

M. Emin Dicle

2. Fuat Çavgun

3. Esat Aytun

4. Hamit Kankılıç

5. Muzaffer Kevci

6. Mustafa Azizoğlu

7. İbrahim Ekinci

8. Sadık Uslu

9. Mehmet Ateş

10. Hasan Yedal

11. Ali Kırdal

12. Kemal Teksöz

13. Mahmut Kurtel

14. Hamza Yavuz

15. Hamit Tosun

16. Emin Enç

17. Sabri Enç

18. Cevat Aktaş

19. Selim Aydın

20. Selim Dündar

21. Halil Bedir

22. Bekir Akat

23. Adil Ok

24. İbrahim Belet

25. Şükrü Çiçek

26. Latif Tüysüz

27. Ali Ceylan

28. A. Rıza Köse

29. Bülent Bozdağ

30. Mehmet Yiğiner

31. İbrahim Gümüş tekin

32. M. Selim Çürük kaya

33. Mehmet Çiçek

34. İzzet Baykal

35. Mehmet Yalçın kaya

36. Osman Erdal

37. Kemal Aktaş

38. Nusrettin Çetin

39. Yılmaz Dağlum

40. Abdurrahman Solmaz

41. Felemez Demir

42. Abidin Enez

43. A. Samet Tektaş

44. Mustafa Karasu

45. Mehmet Şener

46. Ali Yaver kaya

47. Zülfükar Tak

48. Abdurrahman Sevgat

49. Ahmet Nitelik

50. Müslüm Elma

51. M. Can Yüce

52. irfan Güler

53. Faruk Altun

54. Selahattin Kapancılar

55. Mehmet Alkan

56. Rıza Sayın

57. Mehmet Akın

58. Yüksel Uzun

59. Süleyman Duran

60. Şeyho Evirgen

61. Davut Tan

62. M. Emin Aslan

63. Şükrü Dolaş

64. Ferhat Aktop

65. Nezir Topçu

66. Yasin Yüzek

67. Yasin Mut

68. Fatma Çelik

69. Aysel Çürük kaya

70. Müslüm Cızak

71. Ahmet Göktaş

72. İ. Halil Çobanoğlu

73. Mahmut Bank

74. Habib Enez

75. Burhan Akdağ

76. Emin Bilge

77. Şehmus Bağaç

78. Abidin Aktaş

79. Bekir Yıldız

80. İhsan Tektaş

81. Muzaffer Kızartıcı

82. Dursun Unsal

83. Sinan Şandan

84. Hikmet Kılıç

85. Süleyman Coşkun

86. Bedrettin Kavak

87. Mehmet Ballı

88. Fetah Çimen

89. Ali Ege

90. A. Kadir Göktaş

91. Mehmet Varol

92. Tahir Çetintaş

93. Neytulah Yıldız

94. Halit Çakar

95. Ali Serçek

96. Arif Turgay

97. Ali Yener

98. Bayram Ağaya

99. Hasan Deniz

100. İsmet Taymaz

101. Recep Yardımcı

102. Salih Tuğalan

103. Kemal Kılıç

104. Mustafa Keser

105. A. Rahim Bilen

106. Orhan Çelik

107. Alaattin Aktaş

108. Şakir Eren
Onurları incinmesin diye defalarca COP kullanılan TECAVÜZ edilen arkadaşların isimlerini buraya yazmıyorum.
Yukarda yazmaya çalıştığım Diyarbakır cehenneminin uygulamaları bunlarla sınırlı değildir 12 eylül darbecileri yargılanmadan ve cezalandırılmadan bu vahşet ortaya çıkmayacaktır bir kez daha haykırıyorum 12 Eylül cuntacıları yargılanmalıdır.

12 Eylül’ü yapan cuntanın anlı şanlı isimlerini bir çırpıda sayabilecek kaç kişi var? Kaçının yaşadığını, kaçının öldüğünü kaç kişi biliyor? Oysa onlar çok iddialıydılar… Ülkeye çok büyük hizmette bulunmuşlardı!.. Sözde ülkeyi uçurumun eşiğinden alıp, selamete kavuşturmuşlar, kardeş kavgasını kesmişlerdi!.. “Asmayıp da besleyecek miyiz?” diyerek darağaçları kurmuşlar, toplumu zararlı unsurlardan kurtarmışlardı!..  Eh bu büyük hizmet elbette unutulmamalıydı!.. Ama galiba Türk milleti vefasız çıktı, bu büyük hizmet erbabını çabuk unuttu!..

5′li cuntadan ölen oldu, devlet protokolü de olmasa cenazelerini herhalde belediye kaldırırdı… Yaşayanlardan bir tek Kenan Evren’in nerede yaşadığı, ne iş yaptığı biliniyor… O da magazincilere konu lazım olduğu zaman, bayan sanatçıların kiloları ve resim verme kabiliyetleriyle ilişkili konularda hatırlanıyor. Ülkenin mizah ihtiyacına sağladığı malzemeden başka ürettiği herhangi bir katma değer yok… Dünün kudretli paşaları esamesi okunmuyor artık… Ne saygınlıkları var, ne de isimlerinin etrafında hayırla dolanan… İhtişamlı günleri çabuk geçti ve milletin gönlünde bir incir çekirdeği kadar yer tutamadılar…

27 Mayısçılar da aynı olmamış mıydı? Zulüm iktidarları bittiğinde silinip gittiler… Onlar milletin hafızasında kapkara bir iz bırakmışken, onları mağdur ettikleri, idam ettikleri sevenlerinin gönlündeki tahtlarını hep korudular…

27 Mayısçıların bugün mezarlarına kendi ailelerinden giden ziyaretçiler var mıdır bilemeyiz, ama onun idam ettiği Adnan Menderes’in naaşının onlarca yıl sonra Vatan Caddesi’ne nasıl yüzbinler tarafından taşındığı, sahiplenildiği ortadadır.

12 Eylülcüler, ülkücüleri ezmek, yok etmek istediler… Lider kadrosu tutukevlerinde, işkencehanelerde toplandı… Uzun süren davalar, kürsülerden karalama kampanyaları, idamlar, cezalar, eziyetler…

Sözde postal altında tarihten silinecekti ülkücü hareket… Ama tarihin hükmü hiç de onların istediği şekilde tecelli etmedi… Darbeciler silinirken, ülkücüler tekrar dirildi… İşkenceler, eziyetler, acılar ülkücü hareketi yok etmeye yetmedi, tam tersine acılar ülkücü hareketi adeta besledi, büyüttü, olgunlaştırdı…

Şimdi bir kısmı ölmüş, bir kısmı köşesinde ölümü bekleyen darbeciler, toplumun hafızasından hızla silinip giderken, onların yok etmeye çalıştığı ülkücülerin, ülkesinde ve coğrafyasında nasıl güçlü bir faktör olduğu bir kere daha anlaşıldı..

Okuyucularım 12 Eylül 1980 darbesi ile ilgili iddianeme hazırlayan savcılara yardımcı olmamı istiyor. Suçlu sadece sağ kalan yaşlı darbeci generalller Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya mı? Milyonlarca insanı mağdur eden, işkence uygulayanlar cezalandırılmıyacak mı? 12 Eylül suçlularının dosyasını açıyorum. Yukarda ülkücülerin listesini ve duygularını okudunuz. Aşağıdaki bu liste sol görüşlü iki 12 Eylül mağdurunun yazılarından alındı.


I- SUÇ DOSYASI

- Halkımızı yoksulluğa ve azınlık elit oligarşinin azgın sömürüsüne, pazar yerlerindeki artıkları toplamaya mahkum eden;

- Binlerce insanı yoksullukta dolayı organını satmaktan başka yol bulamama ölçüsünde çaresiz bırakan;

- İşçiyi sendikasız, grevsiz, toplu sözleşmesiz bırakan; kışlaya çevrilmiş fabrikada patronun ve YHK’nın insafına terkeden ve bu politikaya alet olan;

- Patronlar kârlarını astronomik rakamlara çıkarırken işçini gerçek ücreti 1960’lı yılların seviyesine indiren;

- Onbinlerce işçiyi işinden atarak, faal nüfusun %24’üne ulaşan işsizler ordusunu arasına katan;

- Halkın başını sokacağı gecekondusunu başına yıkarken, en güzel topraklarımızı parselleyen;

- Tarımsal girdi fiyatları yükselirken, taban fiyatlarını düşüren ve köylüyü krediden yoksun bırakıp tüccarın-tefecinin, büyük toprak sahiplerinin insafına terkeden;

- Tarım işçilerini hiçbir sosyal güvence olmaksızın çalışmaya zorlayan, az topraklı köylünün toprağına ipotek koyduran;

- Memuru tüm demokratik haklarından mahrum bırakan ve ancak ev kirasına yetebilen maaşla çalışmaya, bu nedenle ikinci bir iş yapmaya mahkum eden;

- Ülkeyi emperyalistlere ipotek eden; ABD, Almanya ve İsrail’e bağımlı kılan;

- 12 Eylül sonrası yapılan anayasa ve ikili anlaşmalarla ülkemizi bir çatışmanın odağına oturtan;

- Ülkeyi adım başı ABD üssü ve tesisi ile donatan, emperyalizmin Ortadoğu’daki maşası haline getirilen TC ordusunu «Çevik Kuvvet» haline getiren;

- 50 milyar dolarlık dış borçla her doğan çocuğa 1 milyon liralık dış borç yükü yükleyen;

- Türkiye halklarının onurunu ve kimliğini emperyalizmin ayakları altına seren;

- Türkiye halklarına faşist ‘82 Anayasasını layık gören; bu Anayasa ile yaşama hakkı dahil, tüm ekonomik-demokratik-politik hak ve özgürlükleri gaspeden;

- Şeffaf zarflarda koyu renkli oy pusulaları kullandırılan seçimlerde oy kullanmayanlara ceza uygulayan, «mavi» demeyi, cunta görüşleri dışında oy kullanmayı ve propagandayı yasaklayan;

- Cumhurbaşkanını bir faşist diktatörün tüm yetkileriyle donatan;

- Yasama ve yargı organlarını yürütmenin vesayetine sokan;

- Cumhurbaşkanlığı Konseyi, Milli Güvenlik Kurulu, Devlet Denetleme Kurulu aracılığıyla cuntayı süreklileştiren;

- YÖK’ü, YHK’yı, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu, lokavtı anayasal kurum haline getiren;

- Sıkıyönetim, olağanüstü hal, doğal afet hali, «milli güvenlik», «milletin bölünmezliği», «ekonomik kriz» vb. gibi 13 maddede hak ve özgürlükleri yok eden;

- «Suça eğilimli», «serseri», vb. gibi muğlak tanımlarla herkesi özgürlüklerinden mahrum etmenin, gözaltına almanın yolunu açan;

- Yasal yürüyüşlere, gösteri, miting ve gecelere ve diğer etkinliklere izin vermeyen, bu etkinlikleri baştan sona videoya alarak baskı oluşturmayı amaçlayan;

- Yürüyüş, miting ve gösterilere saldırarak insanları coplayan, döven ve hatta kurşun sıkan, katleden, yerlerde sürükleyip gözaltına alan;

- Yüzlerce devrimci-ilerici ve yurtseveri işkencehanelerde, sokaklarda, dağlarda, zindanlarda, darağaçlarında katleden;

- Sağ ve solcu diye yurtseverleri idam fermanına imza atan;

- Ülkeyi bir yarı-açık cezaevine, istisnasız tüm karakolları, emniyet amirliklerini, gözetim yerlerini, MİT binalarını, siyasi şubeleri işkencehaneye çeviren;

- Uluslararası Af Örgütü’nün belirleyebildiği 72 çeşit işkenceyi, içlerinde iktidar ve ana muhalefet partileri milletvekillerinin de bulunduğu yüzbinlerce kişiye uygulayan; ve bu işkencelerde yüzlerce kişiyi katleden, binlercesini sakat bırakan ve tedavisi olanaksız yaralar açan;

- «Elimizde taş gibi oğlanlar var» diyerek işkencehanelerdeki tecavüzleri, cop sokma işkencesini meşrulaştırmaya çalışan; çocuk-yaşlı, kadın-erkek demeden herkese, hatta hamile kadınlara dahi işkence yapan ve düşüklere yol açarak katliamların doğmamış çocukları katline kadar vardıran;

- Arama adı altında milyonlarca insanı evinde, otobüste, dolmuşta, işinde rahatsız eden, esir muamelesi yapan, aşağılayan, horlayan;

- Cezaevlerinde tutuklulara ve ailelerine eza-cefa, 8 yıl boyuca işkence, baskı, yasak ve keyfi yaptırımlar uygulayan;

- Tutukluları kobay olarak kullanan;

- Doktor olarak önlemesi gerekirken işkencelere katılan, işkence görenlere sağlam raporu veren, işkenceden ölüm nedenlerini gizleyip «normal ölüm» diye açıklayan;

- İşkence soruşturmalarının üzerini örten, işkencecilere ceza vermeyen, onları koruyan, terfi ettiren, ödül veren;

- Milyonlarca Kürt köylüsünü köy meydanlarında falaka çeken, meydan dayağı atan, çırılçıplak soyundurarak küçük düşüren;

- Kürt halkına yönelik baskı, işkence ve katliamlarını soykırıma dönüştüren, Kürtçeyi yasaklayan, asimilasyon uygulayan, Kürtçe isimleri yasaklayan;

- Binlerce Kürt köylüsünü yerinden-yurdundan eden, sürgüne yollayan;

- Binlerce ilerici-yurtseveri vatandaşlıktan çıkaran;

- Mahalleleri, köyleri, kasabaları ve tek tek insanları «devletin yanında» ya da «karşısında» olup olmadıklarına göre dört ayrı renkte fişleyen;

- Binlerce insana muhbirlik, ajanlık teklif eden, insanlar hakkında kuşku yayan;

- İhbarcılığı kurumlaştıran ve ödüllendiren;

- Pişmanlık Yasasıyla halkın değer yargılarını yozlaştıran ve binlerce ilerici-yurtsever-devrimci hakkında, bu iftiralara dayanarak ceza veren;

- Aydınların, bilim adamlarının ve sanatçıların özgür çalışma, eserlerini, ürünlerini yayma, sergileme olanağını yok eden;

-İlerici-demokrat-yurtsever öğrenci ve öğretmenlere yaşama hakkı tanımayan, okulları birer gerici-faşist militan yetiştirme yurtlarına, komando kamplarına çeviren;

- Üniversiteleri YÖK cenderesine alan, özerkliğin kırıntılarını dahi yok eden ve eğitim kalitesini tümüyle düşüren;

- Birlerce öğretim üyesini üniversiteden ayrılmaya zorlayan veya atan, onbinlerce öğrenciyi kapı dışarı eden, öğrenci-öğretim üyesi-asistan ve diğer çalışanların örgütlenme ve üniversite yönetiminde söz sahibi olma haklarını yok eden;

- Yüzbinlerce kitabı yakan, binlerce kitap, dergi, kasete yasak koyan, toplatan;

- Basın-yayın üzerinde en koyu sansür uygulayarak Abdülhamit’in bile adını unutturan;

- Yasal yayınları illegal yayın gibi gösteren;

- Ulus devlet düşüncesini resmi görüş haline getiren millet ulusu unutan ve bu düşüncenin kaynaklarına destek ve faaliyet alanı sunan;

- Basında ötekiler aleyhinde kampanya açarak öz vatan evlatlarını karalamaya, işkencecileri ve cuntacıları aklamaya çalışan;

- Nutuklarına ve muhbirliğe çağrı bildirilerine hadislerle başlayarak halkı inaçlarını çıkarlarına alet eden;

- İlerici-yurtsever-devrimcileri en ağır ceza istemleriyle göstermelik, bağımsız olmayan mahkemelerde yargılayan, savaş hali hükümlerini uygulayan, savunma hakkını yok eden;

- Meslek onurunu ve bağımsızlığını koruyan hukukçuları sürgün eden;

- Tedavi için yurtdışına gitmesi zorunlu olanlara dahi pasaport vermeyerek sakat kalmalarına, katledilmelerine yol açan;

- Malını-mülkünü satarak edindiği küçük birikimini, emekli aylığını bankere kaptıran en az 300 bin aile için «üstüne bir bardak soğuk su içsinler», «halk kumar oynadı» diyen;

- Halkın bankerler, sahte kooperatifler, müteahhitler elinde sömürülmesine göz yuman;

- 12 EYLÜL’Ü 12 EYLÜL YAPAN TÜM UYGULAMALARA İMZA ATAN, ONAY VEREN, DESTEKLEYEN VE İCRA EDEN TÜM HALK DÜŞMANLARINI, İŞKENCECİ KATİLLERİ, ZORBALARI, KAN EMİCİ SÖMÜRÜCÜLERİ, HAİNLERİ, MUHBİRLERİ…

12 EYLÜL’ÜN GERÇEK SUÇLULARI, SUÇLARININ HESABINI TÜRKİYE HALKLARINA MUTLAKA, AMA MUTLAKA VERECEKLERDİR!


II- SUÇLULAR

A- 12 Eylül Faşizminin Simgesi: MGK

Yukarıda saydığımız tüm suçların doğrudan ya da dolaylı failidirler. Bu suçların işlenmesinde suçlulara **kefil** olmuşlar, suçluları **koruyup kollamışlardır**. Hiçbir hafifletici nedenleri yoktur. Suçlarını bilinçli olarak ve ta 1978 yılından itibaren adım adım planlayarak işlemişlerdir.

- Org. Kenan EVREN

- Org. Nurettin ERSİN

- Org. Tahsin ŞAHİNKAYA

- Ora. Nejat TÜMER

- Org. Sedat CELASUN

12 Eylül’ün Genelkurmay Başkanları Cuntanın bizzat içinde yer almışlardır. MGK’nın danışmanı ve emirlerini doğrudan uygulayıcısıdırlar. Tüm suçların ortağı ve bu suçlardan en az MGK kadar sorumludurlar.

- Org. Necdet ÜRUĞ

- Org. Necip TORUMTAY


B- 12 Eylül’ün Komutanları

12 Eylül faşist cuntasının planlayıcısı, baş destek vericisi ve uygulayıcıları olarak baskı, işkence ve katliamların altında imzası olan komutanlar, üst düzey askerler, 12 Eylül faşist suç örgütünün ilk halkalarında yerlerini almışlardır.

a) Kuvvet Komutanları

Kara Kuvvetleri Komutanları:

- Org. Haydar SALTIK: MGK Genel Sekreteri, İstanbul Sıkıyönetim Komutanı ve aynı zamanda cuntanın **akıl hocası**, **Bayrak Planı**nın hazırlayıcısı.

- Org. Necdet ÖZTORUN

- Org. Kemal YAMAK

Hava Kuvvetleri Komutanları:

- Org. Halil SÖZER

-Org. Cemil ÇULHA

-Org. Safter NECİOĞLU

Deniz Kuvvetleri Komutanları:

- Oramiral Zahit ATAKAN

-Oramiral Emin GÖKSAN

-Oramiral Orhan KARABULUT

Jandarma Genel Komutanları:

- Org. Fikret OKTAY

-Org. Mehmet BUYRUK

-Org. Adnan DOĞU

-Org. Burhanettin BİGALI: 6.Kolordu Komutanı iken cezaevlerindeki baskıdan ve Serdar SOYERGİN’in idamından sorumlu.
b) Ordu Komutanları

- Org. Recep ERGUN: İstanbul ve Ankara Sıkıyönetim Komutanlıkları yaptı. Bu görevlerindeki uygulamaları birçok yönüyle basına da yansıdı. Bugün de ANAP milletvekili olarak halkın karşısındaki yerini, uygulamalarını sürdürüyor.

- Org. Doğan GÜREŞ: 1. Ordu Komutanı

- Org. Bedrettin DEMİREL: 2. Ordu Komutanı

- Org. Selahattin DEMİRCİOĞLU: 3. Ordu Komutanı

-Org. Sabri YİRMİBEŞOĞLU: 3.”-”

-Org. Hüsnü ÇELENKLER: 3. **-**

-Org. İ.Hakkı AKANSEL: 4. Ordu Komutanı ve cuntanın atadığı İstanbul Belediye Başkanı

- Org. Süreyya YÜKSEL: 4. Ordu Komutanı

-Org. Sedat GÜNERAL: NATO Güneydoğu Avr.Müt.Kuv.Kom.

-Org. Ragıp ULUĞBAY: “-”

-Org. Kaya YAZGAN: **-** ve Türkiye Kürdistanı ve Diyarbakır cezaevindeki işkencelerden sorumlu. İsmi sayılan son üç general NATO’daki görevleriyle Türkiye’nin emperyalizme bağımlılaştırılması yönündeki yeni kölelik anlaşmalarının, ilişkilerinin de doğrudan içinde yer alıp uygulayıcılığını yapmışlardır.

- Korg. Nevzat BÖLÜGİRAY: 6. Kolordu Komutanı

-Korg. Hakkı KAYA: “-”

-Korg. Bülent TÜRKER: “””

-Korg. Hayri ÜNDÜL: 7.Kolordu Komutanı ve MİT Müsteşarı

-Korg. Aşir ÖZERER: 7.Kolordu Komutanı

-Korg. İ. Hakkı KARADAYI: 8.Kolordu Komutanı

-Korg. Nazım POZAN: 15.Kolordu Komutanı

- Tuğg. Osman ÇİTİM: Tunceli Sıkıyönetim Komutan Yardımcısı ve jandarma Tugay Komutanı olarak Kürt halkına yönelik işkence ve katliamlarda bizzat yer almıştır. Devrimcilerin yakalandığı yerde öldürülmesi emrini vermiştir.

- Tuğg. Ahmet TURHAN: Kürt halkına yönelik işkence ve katliamların bizzat içinde yer almıştır.

- Korg. Suat İLHAN: 1983′e kadar Diyarbakır Kolordu Komutanı olarak Kürt halkına yönelik soykırım ve asimilasyon politikasının uygulayıcısı olduğu gibi, daha sonra da **Atatürk Dil, Tarih Yüksek Kurulu** Başkanı olarak, faşist ideolojiyi **Atatürkçülük** adına kitlelere empoze etmede birinci derecede rol almıştır.

- Tümamiral Işık BİREN: Cuntanın koordinatörü

- Koramiral Nejat SERİM: Donanma ve Sıkıyönetim Komutanı

- Tümg. Yusuf HAZNEDAROĞLU: Maraş Sıkıyönetim Komutan Yardımcısı. Maraş’ta bizzat işkenceleri yönetmiş ve katılmış, işkencede devrimcilere **biz sizi beton çukurlara gömmeyi bilirdik ama ah şu dengeler yok mu!** diyen bir faşist.

- Erhan GÜRCAN: Çanakkale Sıkıyönetim Komutanı.

- Korg. Hulusi SAYIN: Özel Kolordu Komutanı olarak gerek yurtiçi, gerekse Irak’taki **sıcak takip**te Kürt halkına soykırım uygulayan kişidir.

- Tuğg. Mehmet YAVUZER: İstanbul İl Jandarma Alay Komutanlığı yapan, sultanahmet ve Sağmalcılar-2 cezaevlerideki baskı ve işkencelerin emrini veren kişidir. Ölüm Orucu’nda dört yoldaşımızın katlinden de sorumludur.

- Org. Celal BULUTLAR: Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı

-Org. İbrahim TÜRKGENCİ: Milli Savunma Bakanlığı Eski Müsteşarı, ayrıca 66. Tümen Komutanlığı döneminde Metris’teki işkencelerden sorumlu.

- Org. Sabri DELİÇ: Milli Savunma Bakanlığı eski Müsteşarı ve 8. Kolordu eski Komutanı

- Org. H. Nusret TOROSLU: MGK Genel Sekreteri
C- Katliamların Düzenleyicisi MİT Görevlileri

MİT işkencelerinin ünlenmesi yeni değildir. 12 Mart’ta ve 1970-80 arasında da MİT merkezleri, sorgu yerleri ve illegal MİT binalarının adı sık sık işkenceyle bağlantıları yönüyle kamuoyuna yansıdı. Özellikle 12 Mart ve cuntacı Kemalistlere işkence yapılan Ziverbey Köşkü MİT işkenceleriyle bütünleşti.

12 Eylül döneminde de MİT sorguları, MİT’in işkencecileri, muhbirler ön plana çıktı. MİT, CIA, MOSSAD, SAVAK vb. ilişkileriyle aktarılan deneylerle geliştirilen işkence, ülkenin her bir yanına MİT’in işkence uzmanlarınca taşınmış, öğretilmiş ve MİT’in seyyar işkencecileri karakol karakol gezerek işkencelere katılmışlardır.

Kötü ününü 12 Eylül’le daha da pekiştiren MİT’in tüm mensupları işkencelerden dolayı zanlıdır. Tüm MİT işkencecileri, muhbirleri ve diğer görevlileri baskı, işkence ve faşist terör suçlusudur.

- Fuat DOĞU : MİT eski Müsteşarı

- Hayri ÜNDÜL : ” ”

- Teoman KOMAN : MİT Müsteşarı

- Mehmet EYMÜR : MİT Kaçakçılık Daire Başkanı

- Hiram ABAS : MİT Müsteşar Yardımcısı

- Atilla AYTEK : MİT üst düzey yetkilisi, Kaçakçılık Daire Başkanı

- İsmet Y.ERENSOY : MİT Personel Daire Başkanı

- Nuri GÜNDEŞ : MİT İstanbul Başkanı

- Erkan GÜRVİT : MİT üst düzey yetkilisi ve Kenan EVREN’in Güvenlik Danışmanı

- Ruzi NAZAR : CIA ajanı, silah kaçakçısı ve MHP’nin örgütleyicisi, ABD vatandaşı

- Korkut EKEN : Mehmet EYMÜR’ün yardımcısı

- Cengiz ABAOĞLU : MİT’in kaçakçılık işleri sorumlusu

- Hanefi AVCI : MİT Van-Hakkari sorumlusu

Bazı MİT Görevlileri ve Muhbirleri:

- Doğan SOLMA

- M. Ali KAŞIKÇILAR

- Süleyman YENİLMEZ

- Veli ÖZATAMAN

- Seçkin AYNA

- Aziz ÇEVRİMEN

- Kemal TATAR

- Serdar ÖZENÇ

- Bilal KUMKENT

- Niyazi OKTUNA

- Halifi ASKARAN

- Mustafa POYRAZ

- Ahmet ŞENDUL

- Bülent ÖZTÜRKMEN
D- 12 Eylül’ün Faşist Valileri

Olağanüstü yetkilerle donatılan 12 Eylül valileri özellikle, sıkıyönetimin kalkmasıyla cuntanın sivil görünüm altında yürütülmesinde, gösterileri, mitingleri yasaklamaktan, kitlelerin siyasal faaliyete katılımını önlemeye kadar birçok konudaki faşist baskı yasalarının uygulayıcısı olarak önem kazandılar ve anti-demokratik uygulamalardan sorumludurlar.

- Nevzat AYAZ : İstanbul ve İzmir Valisi

- Vecdi GÖNÜL : Ankara ve İzmir Valisi

- Saffet A. BEDÜK : Ankara Valisi

- Hayri KOZAKÇIOĞLU : Adana ve Olağanüstü Hal Bölge Valisi

- Kenan GÜVEN : Tunceli Valisi

- Cengiz BULUT : Tunceli Valisi

- Reşat AKKAYA : Ordu Valisi, TÜRKEŞ’e rapor yazan ve Fatsa **Nokta Operasyonu**nun düzenleyicisi

- Recep YAZICIOĞLU : Tokat Valisi

- Tevfik BAŞAKAR : Zonguldak Valisi; MHP davası sanıklarından

Yukarıda isimleri yazılı olanlar icraatleriyle en çok adından söz ettirmiş olanlardır; yoksa tüm valiler, vali yardımcıları, sıkıyönetim ve olağanüstü hal uygulamalarından, demokratik hakların gaspından, baskı ve işkencelerden, katliamlardan sorumludurlar.

E- Emniyet Genel Müdürleri, Emniyet Müdürleri, Şube Müdürleri, İşkenceci Polisler ve Ordu Mensupları

Cuntanın, işkenceye karşı olduğu yalanına başvurabilmek, devletin işkenceye destek olmadığı, aksine işkencecileri yargıladığı, işkenceyi **birkaç kendini bilmez görevlinin yaptığı suimuamele** olarak göstermek için bir kısım işkencecileri yargılayıp cezalandırması gerekiyordu. Sonuçta yüzlerce dava açılıp büyük bir çoğunluğu beraat veya kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla kapatıldı. Cuntanın işkenceci olmadığını göstermesi için cezalandırılan işkenceciler ise, adam öldürmenin ölüm cezasıyla cezalandırıldığı ülkede bir iki yıllık ceza ile kurtuldular. Onların oligarşinin mahkemelerinde ceza almaları göstermeliktir. Gerçek hükmü halkın adaleti verecektir.

Anayasa ve Polis Yasasıyla olağanüstü yetki ve milyarlık teçhizatlarla donatılarak katliam gücü artırılan polisin ve ordunun sürdürdüğü insan avının ve işkencelerinin baş yürütücüleri olarak 12 Eylül’ün önde gelen uygulayıcılarıdırlar.

- Fahri GÖRGÜLÜ : Emniyet Genel Müdürü

- Sabahattin ÇAKMAKOĞLU : Emniyet Genel Müdürü

- Ülkü MERT : Terörle Mücadele ve Harekat Daire Başkanı

- Necati ALTUNTAŞ : İstanbul Çevik Kuvvet Şube Müdürü

- Hüseyin ÇAPKIN : Emniyet Genel Müdürlüğü siyasi konulardan sorumlu müdür yardımcısı

- Şükrü BALCI : İstanbul Emniyet Müdürü, yoldaşlarımızın ve birçok devrimcinin katlinden doğrudan sorumlu

- Ünal ERKAN : Ankara Emniyet Müdürü, İstanbul Emniyet Müdürü ve Edirne Valisi

- Mümtaz BAYKAL : İstanbul Emniyet Müdür yardımcısı

- İsmail TAŞKAFA :  İstanbul Emniyet Müdür yardımcısı

- Ziver ÖKTEN : İstanbul Emniyet Müdür yardımcısı

- Lütfü TOMUŞ : İzmir Emniyet Müdürü, Bursa Emniyet Müdürü ve bir dönem İstanbul Siyasi Şube Müdürü olarak işkencelerden sorumlu

- Ahmet KARAKURT : İzmir Emniyet Müdürü

- Ahmet ATEŞLİ : İstanbul emniyet amirlerinden. Görev yaptığı dönemde birçok devrimciye işkence yapılmasından ve yoldaşımız Mustafa IŞIK ve birçok devrimcinin katlinden sorumlu

- Hamdi ARDALI : İzmir Emniyet Müdür yardımcısı, İstanbul Emniyet Müdürü

- Uğur GÜR : İzmir Emniyet Müdür yardımcısı ve bir dönem İstanbul’da birçok devrimcinin katili

- Ali AKAN : Ankara Emniyet Müdürü ve DAL grubu sorumlularından

- Azmi DERİN : Ankara I. Şube Müdürü ve DAL grubu sorumlularından

- Mehmet AĞAR : İstanbul I. Şube Müdürü ve Ankara Emniyet Müdürü

- Hasan ERYILMAZ : Ankara I. Şube Müdürü

- Atilla AKSOY : Ankara Emniyet Müdür yardımcısı

- Cevdet SARAL : Ankara Emniyet Müdürlüğü I. Şube Müdür muavini ve DAL grubu sorumlularından

- Barbaros H. AYDIN : Ankara Emniyet Müdür yardımcısı

- Zeynel A. AKSOY : Ordu Emniyet Müdürü

- Kemal ÇELEBİ : Erzincan Emniyet Müdürü

- Celal ŞİRİNTERLİKÇİ : Tunceli Emniyet Müdürü

- Ömer İLERİ : Çorum Emniyet Müdürü

- Şükrü YETİMOĞLU : Hatay Emniyet Müdürü

- Ali SAKALLI : Kütahya Emniyet Müdürü

- Erol İzzet KESECİ : Gaziantep Emniyet Müdür yardımcısı

- M. Ali ÖZEN : İzmit Emniyet Müdürü

- Şerafettin GÖKÇEÖREN : Edirne Emniyet Müdürü

- Bolat BOLALOĞLU : Antalya Emniyet Müdürü

- İlhan LOSTAR : Kırklareli Emniyet Müdürü

- Şakir ERTAN : Trabzon Emniyet Müdürü

- Fahrettin SÖKMENER : Kocaeli Emniyet Müdürü

- Erol İNCE : Bilecik Emniyet Müdürü

- Abdullah SELVİ : Tekirdağ Emniyet Müdürü

- Mithat ŞAHİN : Afyon Emniyet Müdürü

- Kemal TACİROĞLU : Eskişehir Emniyet Müdürü

- Orhan KAYNAMAZ : Eskişehir Emniyet Müdür yardımcısı

- Halil BOZDOĞAN : Eskişehir Emniyet Müdür yardımcısı

- Turan KOZAN : Manisa Emniyet Müdürü

- Mehmet CANSEVEN : Elazığ Emniyet Müdürü

- Asaf ÇALIŞKAN : Yozgat Emniyet Müdürü

- Gültekin DEMİR : Muğla ve Adana Emniyet Müdürü

- Aydın GENÇ : Mardin Emniyet Müdürü

- Zeki ÖTER : Emniyet Genel Müdür Muavini

- Yaşar GÖKIŞIK : Kayseri Emniyet Müdür yardımcısı

- Mustafa TAŞKAFA : Edirne Emniyet Müdür yardımcısı ve İstanbul Çevik Kuvvet Müdürü

- Ertuğrul OĞAN : Emniyet Genel Müdürlüğünde Daire Başkanı

- Mustafa TEKELİ : Emniyet Genel Müdürlüğünde muavin

- Ali DERE : Emniyet Genel Müdürlüğünde Daire Başkanı

- Halit KARABULUT : Emniyet Genel Müdürlüğünde daire Başkanı

- Erdem YURTSEVEN : Emniyet Genel Müdürlüğü yetkililerinden

- Beyhan ERTÜRK : İstihbarat Daire Başkanı

- Osman GÜVENİR : ” ” ”

- Ümit ERDAL : Asayişten sorumlu Emniyet Genel Müdür Yardımcısı

- Tuncer MERİÇ : Kaçakçılık ve İstihbarat Daire Başkanı

- Metin AKSOY : İzmir Emniyet Müdür Yardımcısı ve İstanbul’da müfettiş

- Mustafa YİĞİT : Teftiş Kurulu Başkanı, bir dönem İstanbul Emniyet Müdürü

- Oktay ENGİN : APK uzmanı

- Ümit ESMER : ” ”

- Edip BULUT : ” ”

- Alpaslan BİLGİNER : ” ”

- Raşit YILMAZ : ” ”

- Mehmet AKSU : Emniyet Genel Müdürlüğünde Daire Başkanı

- Yüksel TUNCER : Florya Polis Okulu Müdürü

- Halil BAHÇEKAPILI : Müfettiş

- Rıfat ÖZBİRGÜL : ”

- Nuri ESİRGEN : Emniyet Genel Müdürlüğünde Daire Başkanı

- Güven ŞAHİN : İstanbul Emniyet Müdür yardımcısı

- Lütfü LÜK : ” ” ” ”

- Orhan ACAR : Ankara Emniyet Müdür yardımcısı

- Mehmet KAYTAN : Kars I. Şube Müdürü

- Mustafa ÖZER : Kars siyasi şube sorgu amiri

- Altay POLAT : Ankara siyasi şube müdürlerinden

- Mustafa KULALAR : Ankara siyasi şube müdürlerinden

- Mustafa ATAK : Ankara siyasi şube müdürlerinden

- Aydın GÜNEY : Ankara siyasi şube müdürlerinden

- Fahrettin METİN : Kaçakçılık ve İstihbarat Dairesi Silah ve Mühimmat Şube Müdürü

- Halil SULTAR : Kaçakçılık ve İstihbarat Dairesi Şube Müdürü

- Haluk GÖZEN : İstanbul Eminönü Emniyet Amiri

- Dursun HOCAOĞLU : Üsküdar Emniyet Amiri

- Oral ÇIĞ : Adana 1. Şube Müdürü

- Nihat ÜLKEKUL : Emniyet müfettişi

- Cemal ERSOY : Komiser muavini

İstanbul Siyasi Şubenin İşkencecileri:

- Tayyar SEVER : I. Şube eski Müdürü

- Metin GÜNAY : I. Şube Müdürü

- Mete ALTAN : I. Şube Müdürü ve K Grubu Şefi; işkence ve katliamlarıyla **hak ettiği** ödülü **arkadaşlarım yargılanırken ben ödül alamam** diyerek reddeden işkenceci faşist, Terörle Mücadele Dairesi Başkanı

- Vedat CEM : I. Şube Müdür yardımcısı

- Aydın BARIŞ : K Grubunda komiser muavini ve DS 1 masası sorgu timi şefi, yoldaşlarımızın işkence ve kurşuna dizilerek katledilmelerinden sorumlu işkencecilerden

- Fikret ALTUN : DEVRİMCİ SOL sorgu timinde komiser muavini ve Ortaköy Emniyet Amiri; tüm DEVRİMCİ SOL sorgu timindekiler gibi yukarıdaki suçlardan sorumlu

- Fikret IŞINKARALAR : DEVRİMCİ SOL sorgu timinde komiser muavini ve aynı suçlardan sorumlu

- Celal DEMİRTAŞ : I. Şube’de komiser muavini aynı suçlardan sorumlu

- Ferruh TOP : Aynı görev ve aynı suçlar

- Mehmet ÖZTURHAN : ” ” ” ” ”

- İsmail DOLUNAY : ” ” ” ” ”

- Ahmet TOPRAK : ” ” ” ” ”

- Ali Rıza ATAK : I. Şube’de MLSPB sorgu timi şefi komiser, benzer görev ve suçlar

- Mete BOZBORA : I. Şube kısım amiri

- Asım BEKAROĞLU : I. Şube’de başkomiser

- İbrahim BAYKARA : I. Şube’de komiser

- Talat GÜL : I. Şube’de komiser

- Kemal ATEŞ : I. Şube’de polis, DEVRİMCİ SOL sorgu timinden

- Yaşar UZUN : I. Şube’de polis, DEVRİMCİ SOL sorgu timinden

- Yılmaz HEMEN : I. Şube’de polis, DEVRİMCİ SOL sorgu timinden

- Şakir ÖCAL : I. Şube’de polis

- Sabahattin PERÇİN : ” ” ”

- Sedat BULUÇ : ” ” ”

- Mustafa BAL : ” ” ”

- Erol PORTAKAL : ” ” ”

- Caner AKYOL : ” ” ”

- Muhammet AYKUT : ” ” ”

- Hayrettin ÇAKI : ” ” ”

- Celal ASLAN : ” ” ”

- Niyazi ÇOMAK : ” ” ”

- Yusuf TOKUR : ” ” ”

- Ömer ERDAL : ” ” ”

- Ahmet ERKAN : I. Şube’de polis

- Seyfettin….. : ” ” ” (kod adı:Çekirge)

- Nurettin…… : ” ” ” (kod adı: Peşkir)

- Bidat YILDIZ : ” ” ”

- Selahattin TUTER : ” ” ”

- İlhan ÖZGÜL : ” ” ”

İstanbul II. Şube’de Görevli İşkenceciler:

- Ramazan ÖZKAPLAN

- Erdoğan TOPÇU

- Mehmet ÖZTARHAN

Fatih Emniyet Amirliği’nde Görev Yapmış İşkenceciler:

- Hasan UÇAR : Ekipler Amiri

- Ali ÇOŞKUN

- Vural KURT

- Tuncay KATIRCIOĞLU

- Dursun UYKUSEVER

- Emin DURAN

İstanbul Ümraniye Karakolunda Görev Yapmış İşkenceciler:

- Hasan ÖZ : Komiser

- Servet ÖZAKAN : Polis memuru

Ankara Siyasi Şube **DAL Grubu** İşkencecileri:

DAL Grubu ekibi, Behçet DİNLERER, Zeynel Abidin CEYLAN, Adil YILMAZ, Metin SARPBULUT, Hasan Asker ÖZMEN, Satılmış Şahin DOKUYUCU’nun işkenceyle öldürülmesinden sorumludur.

- Ülkü MET : Emniyet Amiri DAL Grubu Operas yon ve Sorgu Ekipleri Grup Amir yardımcısı

- Kemal YAZICIOĞLU : Başkomiser, DAL Grubu Operasyon ve Sorgu şeflerinden

- Hüseyin KARABULUT : Başkomiser

- Bahar ÖZTÜRK : Başkomiser, sorgu timleri amiri

- Rıdvan GÜLER : Komiser muavini ve sorgu timi amiri

- Ali ÇAKIR : Komiser muavini

- Aydın KAPICI : ” ”

- Ahmet YILMAZ : ” ”

- Can BAŞER : ” ”

- Ferruh CANKUŞ : ” ”

- Hasan YAŞAR : ” ”

- Mustafa HASKIRIŞ : ” ”

- Mustafa ÖNER : ” ”

- Mehmet ASLAN : ” ”

- Ömer BÜLBÜL : ” ”

- Tuncay YAĞMUR : ” ”

- Ökkeş ŞANLI : Komiser

- Osman AK : ”

- Muzaffer ÖZBAŞ : Komiser

- İbrahim DEDEOĞLU : ”

Polis Memurları:

- Abdülkadir KİRİŞÇİ

- Arif DEMİR

- Ali Rıza YILMAZ

- Ali TÜRÜDÜ

- Bekir PULLU : DEVRİMCİ SOL timinde de görev yaptı

- Celal ÇOBAN

- Abdurrahman ÖZCAN

- Ahmet BAY

- Adem BARUT

- Bekir KIR

- Bilal YENİÇERİ

- Celal SANDAL

- Cevdet YAZICI

- Ercan FIRAT

- Fuat KARAKARTAL

- Hamdi AKDI

- Kazım KARABULUT

- Muzaffer PAÇACI

- Mustafa DİNÇ

- M. Sait ÖZER

- Mustafa ÇOBAN

- Mustafa ÖNAYAR

- Muzaffer ALTINTAŞ

- Mustafa ÖZCİHAN

- Necdet ALGÜL

- Nihat TÜMAKIN

- Sıraç KAYATURAN

- Sadrettin ERGÜN

- Yusuf GÖKALP

- Bilal SAY

- Çetin ÇATAL

- Ekrem BAGANA

- Halil KARTAL

- İhsan SAYIM

- Kemal GÜLGEÇLİ

- M. Ali DEMİR

- Mustafa ALTINTAŞ

- Mustafa UNCULAR

- Murat DOĞAN

- Mustafa SEDA

- Menderes BİLGİLİ

- Nizam ŞEREF

- Osman CEYLAN

- Şehmistan ÇELİK

- Turan ÖZTÜRK

- Ziya ÖZDEMİR

- Erol AYTEKİN

- Davut BUCAK

- Faruk DARENDELİ

- Fahrettin İLGÜN

- Kenan AVCI

- Mehmet GÜNEY

- Münir YAZDIÇ

- Mücahit ÖZDEMİR

- Mustafa UĞUR

- Mesut SAKAAYAR

- Mustafa BAYIR

- Muzaffer ÇATAK

- Nazif MALKOÇ

- Nuri ONAT

- Recep UZUNTAŞ

- Selçuk ALPASLAN

- Uğur ÖZDEMİR

- Kemal GÖKER

- Harun BOZOKLUOĞLU

Ankara 2. Şube I. Kısım ve Diğer Şubelerden İşkenceciler:

- Bahtiyar ÇANGIR : Başkomiser

- Ali ŞİMŞEK : Komiser

- Abdulgani YILDIRIM : ”

- Fikri ÖZSAYIN : ”

- Muhlis YILMAZ : Başkomiser

- Selahattin KARAÇOR : Komiser muavini

- Kemal AYDIN : ” ”

- Barbaros ILGIT : ” ”

- Mehmet YILMAZ : ” ”

Polisler:

- Ali ULUÇ

- Ahmet CİHAN

- Ayhan ERDAL

- Cafer ŞAHİN

- Enver GÖKTÜRK

- Erdal ÇAYLAK

- Galip GELAL

- Hıdır ACAR

- Kemal ALTINGANYAN

- Nurettin OĞHAN

- Şaban DAĞHAN

- Zeki YANILMAZ

- Doğan KAYA

- Fevzi AKDOĞAN

- Hasan ŞAHİN

- Hilmi BABACAN

- Mustafa ÇELİKOL

- Naci POLAT

- Süleyman ADAŞ

- Atilla ERDEM

- Cuma ASLANER

- Fikret TOPAL

- Hasan ÖZBİNAY

- İsmet TUNCAYLI

- Selami ÜNAL

- Nail ATALAY

- Yusuf TÜRKYILMAZ

Mahkumların işkenceyle katledilmesinden en başta Emniyet Müdürü Şükrü BALCI ve yardımcıları emir verenler olarak sorumludurlar. Öte yandan sorumlu olarak yargılananlar ise şunlardır:

- Sabahattin TÜRK : I. Şube komiseri

- Satılmış KÖROĞLU : Polis memuru

- Aydın YILDIRIM : ” ”

- Ahmet GÖK : ” ”

- Halis YEMEN : ” ”

Sorumlu İzmir Emniyetinden İşkenceciler:

- Kamil ACUN : I. Şube Müdürü

- Muhlis ZİNCİBİ : Başkomiser

- Recep ARI : ”

- Süleyman TÜTÜNBAKAN : ”

- Ahmet Samim YETER : Komiser

- Hasan OKUR : Polis memuru

- Ertuğrul GERMİR : ” ”

Mustafa IŞIK’ın Katledilmesi: 2. Şube Şefi Ahmet ATEŞLİ’nin emir veren olarak baş sorumlu olduğu bu olayda İstanbul 2. Şube I. Kısım 771 no’lu ekip görevlileri sorumludurlar. Bunlar:

- İlyas KILIÇ : Komiser muavini

- Alaaddin AÇAN : Polis memuru

Kars Emniyet Amirliği’nde Şah İsmail SÜT’ün İşkenceyle Katlinden Sorumlu Olan İşkenceciler:

- Mehmet BİNGÖL

- Mustafa BOZ

- Hamdi BALCI

- Mustafa BELGE

- Osman KAHRAMANOĞLU

Kars’da Mahmut KAYA’nın Katlinden Sorumlu İşkenceciler:

- Mehmet HAYTA

- Selçuk AYYILDIZ

- Mehmet GÜDEN

Tunceli’de Hasan KILIÇ’ın İşkenceyle Katlinden Sorumlu İşkenceciler:

- Metin BALYEMEZ : Yüzbaşı

- Muammer YAZICI : ”

- Nedim KAYNAR : Polis memuru

- Ümit TAŞKIN : ” ”

- Ahmet MALKOÇ : ” ”

- Mahir ÇELENK : ” ”

Ankara Emniyeti’nde Tülay GÜNDAY’a İşkence Yapmaktan Yargılanan İşkenceciler:

- Ahmet CİVAN

- Ülfet ŞEKER

- Haydar ÖZDEMİR

- Ahmet Nail ATALAY

- Naci POLAT

Mustafa Asım HAYRULLAHOĞLU’nun İşkenceyle Katledilmesinin Sorumluları:

- Ümit BAĞBEK : Komiser

- Mehmet YETİŞ : Komiser muavini

Hakkı ERDOĞAN’ın İşkenceyle Katlinden Sorumlu İşkenceciler:

- Rahmi KAYA : Polis memuru (İstanbul I. Şubede görevli)

- Ekrem YİĞİT : Polis memuru (İstanbul I. Şubede görevli)

- Erdoğan OĞUZ : Polis memuru (İstanbul I. Şubede görevli)

- Cabir SUBAŞI : Polis memuru (İstanbul I. Şubede görevli)

- İbrahim YILDIRIM : Polis memuru (İstanbul I. Şubede görevli)

Hasan BAYRAK’a İşkence Yaparak Sakat Kalmasına Neden Olan İşkenceciler:

- Mehmet TAŞDEMİR : Komiser muavini (İstanbul I. Şubede görevli)

- Nevzat BAŞOĞLU : Polis memuru (İstanbul I. Şubede görevli)

Bingöl’de Öğretmen Sıddık BİLGİN’i İşkenceyle Öldürdükten Sonra Kurşuna Dizmekten Sorumlu İşkenceci Subaylar:

- Ali ŞAHİN : Yüzbaşı

- Ümit EROL : Üsteğmen

- İbrahim Yıldız GÖRÜR : Astsubay

- Mehmet ACAR : ”

İşkenceci Polis Sedat CANER’in İtiraflarında Açıkladığı Maraş Emniyeti’nin İşkencecileri:

- Nevzat BEKAROĞLU : Sıkıyönetim Kurmaybaşkanı

- Abdulkadir GÖKTANCAR :MİT bölge sorumlusu

- Necdet KANDALAT : Siyasi Şube Müdürü

- Tahir CADDELİ : II. Şube Müdürü

- Hüseyin GÜLERSÖNMEZ : Başkomiser

- Osman ÇEÇEN : Komiser

- Özden KURU : Komiser muavini

- İrfan…. : Yüzbaşı

- Arif….. : ”

- Adil….. : Binbaşı

Şebinkarahisar Emniyeti’nden İşkenceciler:

- Yüksel ERGENEKON

- Şeref ÇOBAN

- Bayram ÜSTÜN

- Şerif PATLAYANKAYA

- Sedat GÜMÜŞ

- Cevat Hamdi ÖZ

- Abdurrahman DOĞAN

- Sedat ALPASLAN

Kahramanmaraş’da Vakkas DEVAMLI’yı Katleden İşkenceciler:

- Osman GÜREŞ : Komiser

- Yılmaz KONUÇ

- Mehmet KÖSE

- Mehmet GENÇ

- Ensari ORDU

Ferman TAŞ, Hakim GÜLŞAHİN, Selahattin SUBAŞI’na İşkence Yapmaktan Yargılanan Muş Emniyeti’nde Görevli İşkenceciler:

- Yusuf Ziya BEKTAŞ : Başkomiser

- Şehmut GÜNDOĞDU : Komiser yardımcısı

- Yalçın TÜYSÜZ : Polis memuru

- Cengiz YALÇIN : ” ”

- Ali ANLAYAN : ” ”

- İbrahim YİĞİT : ” ”

Ankara Mamak Dil Okulu’ndaki İşkenceciler:

- Salih ÖZKAN : Kurmay binbaşı

- Bülent BORA : Ön yüzbaşı

- Kamil ÇOLAK : Siyasi şube müdür yardımcısı

- Ali KALKAN : Başkomiser

- Ek olarak daha önce DAL Grubunda ismi geçen Kemal YAZICIOĞLU ve eski milli boksörlerden Celal SANDAL da burada işkence **görevi** yapmıştır.

Viranşehir’de İşkenceci Emniyet Görevlileri:

- Öner AĞBABA

- İsmail AKÇAM

- Mehmet Sıddık VERDİ

Hasan Asker ÖZMEN’in Katlinden Sorumlu İşkenceciler:

- Enver GÖKTÜRK

- Niyazi PORÇ

- Serdar KEREM

Adana’da Cafer DAĞDOĞAN’ın Katlinden Sorumlu İşkenceciler:

- Sadık TORUN : Başkomiser

- Süleyman ATEŞ : Polis memuru

- Ünal BÜYÜKER : ” ”

- Ömer KURT : ” ”

- Ahmet Ünal ORTUNÇ : Komiser

- Osman ÖZASLAN : Polis memuru

- Mustafa CENGİZ : ” ”

- Mehmet AYDIN : ” ”

Gaziantep’de Enver ŞAHAN’ın Katlinden Sorumlu İşkenceci:

- İbrahim NURDOĞAN : Başkomiser

Trabzon Emniyeti’nde Nuri AYDIN’a İşkence Yapılması Olayına Adı Karışan İşkenceciler:

- Zeki AKÜN

- Ahmet DEMİR

- Neşet TAŞ

- Muhammet ASLAN

- Necmi ALP

- Hasan KUTLU

- Cevat TARLAK

- Hüseyin Rahmi ŞENÖZ

- Kemal TURAN

- Adıgüzel ÇİFTÇİ

- Nusret ERDOĞAN

- İlhan ÜNAL

- Arif KABAK

- İbrahim TOKER

- Refik MANGAN

Adnan TIVSIZ Adlı Kişinin İşkenceyle Öldürülüp, Cesedinin Mayınlı Sahaya Atılmasından Sorumlu İşkenceci:

- Kadir ASLAN : Yüzbaşı (ayrıca İstanbul Sultanahmet Cezaevi’nde görevli iken devrimcilere işkence yaptıran faşist)

Viranşehir’de Derviş ŞAVGAT’ı işkenceyle öldüren işkenceci:

- Halil KÜTÜK : Polis

Artvin’de 1985 Yılında Ensar KARAHAN’ın Katledilmesinden Sorumlu İşkenceci:

- Ahmet SELEK : Albay (emekli)

Rize Çamlıhemşin’de Ahmet UZUN’un Öldürülmesinden Sorumlu İşkenceciler:

- Mehmet Sait YENER : Rize J. Merkez Komutanlığından

- Alper ERTURAN : Astsb. Üçvş. Kayseri İl J. Kom.da görevli

-Ahmet ÖZDEN : Antalya İl J. Kom.da görevli astsubay

- Ekrem DALKILIÇ : Er

- Metin YILMAZ : Şu an polis memuru

- Ali LİBA

Bursa Siyasi Şubesi’nin İşkencecilerinden Bazıları:

- Erol KAYA : Komiser

- Burhanettin ERCAN : Komiser yardımcısı

- Hasan ÖZDEMİR

- İbrahim ÇATALOLUK

- İsmet ÇAKIR

- Ahmet Akif KARACAN

- Polat MAZLUM
F- Haklarında İşkence Yapmaktan Dava Açılan Ama Cezalandırılmayan İşkencecilerden Bazıları

Haklarında dava açılıp da cezalandırılmayan yüzlerce işkenceci, cuntanın mahkemelerinde **delil yetersizliği**nden beraat etmiş de olsalar suçludurlar. Tanınmamak için işkence yaptıkları kişilerin gözlerini bağlayan, birbirini kod isimleriyle çağıran, sesini değiştiren, işkence izlerinin açığa çıkmasını önlemek için doktorlara baskı yapmaktan, sahte evrak düzenlemeye kadar her yolu deneyen, işkence ile imzalattıkları ifadenin altına isimlerini dahi yazmayan işkenceciler, faşist cuntanın mahkemelerinde **delil yetersizliği**nden dolayı ceza almamış olabilirler ama onların açtıkları yaralar henüz kapanmadı, katlettikleri insanların kanları henüz kurumadı… Halkın yargısından kurtulamayacaklardır…

Ahmet YILDIZ

Altan YENİCE

Ali MISIRLI

Ahmet YILMAZ

Akkan ERDAL

Abdullah ERDOĞAN

Cesarettin YENİBAŞ

Doğan ŞİMŞEK

Miraç TURAN

Muhsin KARABEY

Orhan BANGAL

Ömer AKBAY

Ramazan BİNGÜLLÜ

Taner ARDA

Sezai ÇOBAN

Süleyman KUNDURACI

Turan EKİCİ

Fazıl YILMAZ

Hayrettin ZİHNİ

Murat OKSAR

A. Cem ERVER

Ahmet AKYÜREK

Ali YAVUZKAN

Alim OZENSEL

Ahmet ÜNAL

Barbaros ILGAT

Cevdet ULUCAN

Emin YAZICI

Emin ÖCAL

Hüseyin KARABUDAK

Hayri ŞİMŞEK

İzzet HAYIRLI

Kemal KÖKER

Mustafa DİLCİ

Mustafa ONCEL

Mehmet AHİSKALI

Muammer ERDİNÇ

Nesrin YAŞAR

Orhan SEZLİ

Reşat ERTANGÜN

Tuğman AYKIN

Salim UZUN

Selim ŞAHİN

Zekeriya AKBAŞ

Emirhan ÇITAK

Ekrem YILMAZ

E. Rahmi SÖNMEZ

Hıfzı ÇUBUKÇU

Halik KARABACAK

İhsan KARABULUT

Kasım YARGI

Mustafa AYDIN

Mustafa SEDA

Münir KARABAY

Muharrem YAZÇİÇEK

Nihat ADAM

Osman ÖZASLAN

Rahmi GÜMRÜKÇÜ

Tahsin KIZILKAYA

Sıtkı ŞAHİN

Selim BAYTEKİN

Serdar IRMAK

Ercan ERSOY

Hasan TELTİK

Metin YILMAZ

Mehmet Sait YENER

Ahmet ÖZDEMİR

Ahmet EĞİCİ

Ahmet SUVARİ

Ali AVAZ

Alifer AYDIN

Baki AKTÜRK

Cafer ŞAHİN

Ekrem ÖZBE

Erol AYTEKİN

Hasan CEYLAN

Hasan ERYILMAZ

İzzet KARADAĞ

Kemal ÜNLÜER

Kadir ÇİRİŞÇİ

Mustafa ALTÜRK

Mustafa DUMAN

Fethi USLU

İsmail KAYHAN

Mustafa BABACAN

Naim AKYOL

İşkenceleri Yaptıran veya Doğrudan Yapan İşkenceci Ordu Mensupları:

- Ahmet TURHAN : Hakkari Tug. Kom., SODEP Çukurca belediye başkan adayı Mehmet KANAR’a işkenceyi bizzat yapan kişi

- Enver POYRAZ : Alb. Hakkari İl J. Alay Kom.

- İsmail KORU : Van Sabit Alay Komutanı

- Kazım UĞUR : Van Merkez Kom.

- Ahmet ÖZDEMİR : Van Silah Mühimmat Müd.

- Cemal VURAL : Van 8. Böl. Kom.

- Ata BURCU : İstanbul Samandıra Topçu Taburunda Bnb.

- Menderes ACAR : Van Özalp Merkez Kom.

- Murat YALÇIN : Ütğm. Işıkveren J.Tk. Kom.

- Murat ODABAŞI : Ütğm. Lice J. Kom.

- Murat ÇAKMAK : Ön. Yzb. Beytüşşebap İlçe J. Kom.

- Faruk ERDENİZ : Bnb. Beytüşşebap’ta görevli

- Muhammed DEMİREL : Ütğm. Kartal J. Kom.

- Erkan GENCER : Recep ERGUN’un emir subayı

- Mehmet ALAGAZ : Astsb. J. eri Nuri TARIMCIOĞLU’nu döverek öldüren kişi

- Orhan UÇAR : Astsb. Üçvş. Denizli Merkez Kom.

- Ahmet ARIN : Yzb. Artvin İl J. Alay Kom.’da görevli

- Ferit IHDIR : Ütğm. Artvin İl J. Alay Kom.’da görevli

- Sadi KARACA : Denizli J. Alay Kom.

- Naci ÖZEL : Astsb. Bçvş. Denizli J. Alay Kom.’da görevli

- Ömer AKIN : Astsb. Bçvş. Van-Özalp İlçe J. Bl. Kom.

- Atasoy FİTOZ : Yzb. Suluova, Merzifon, Çeltek, Havza Bölgesi Synt. Asayiş Kom.

- M. Kadir ASLAN : Devrimci kılığında köylere ve evlere baskın yaparak işkence yapan Tunceli Pülümür Kırmızı Koprü J. Kom.

- Naim KURT : Bnb. Tunceli-Hozat Tabur Kom., ’86′da Ankara Merkez Garnizonu’na atandı.

- Kemal KILIÇ : Bnb. Hakkari Çukurca’da muhbirlik yapan Yusuf DEMİR’i mahkemede koruyan Çukurca J. Tabur Kom.

- Selahattin BAĞDAT : Astsb. Kıd. Çvş. Viranşehir Merkez Komutanlığı’nda işkenceci

- Yılmaz ERKEKOĞLU : Emekli Kurmay Alb. kont-gerilla uzmanı

- Mesut KOÇAK : Astsb. Kartal Merkez Kom.’da görevli

- Yılmaz OĞUZ : Kurmay Yrb. Diyarbakır İli Tk. Hv. Kuv. Kom.’da görevli

- Bayram ÇAPAN : Bçvş. Siirt İli Baykan İlçesi Kasımlı Köyünden Tahsin KAZANCIÇOK’u köye gece geç saatlerde geldi diye döverek kolunu kıran işkenceci

**Emirle yapmak…**

İnsanlığın en büyük suç olarak kabul ettiği işkenceyi **emirle yapmış olmak**, suçu hafifleten bir neden olamaz. İşkence yapmayı meslek haline getiren kişi, bunu ister emirle, isterse gönüllü ya da işsizlik korkusu vs. ile yapmış olsun suçludur. Ve affedilmeyecek bir suçun failidir o.

İşkenceci polis ve ordu mensuplarından yukarıda isimleri belirlenebilenler dışında, 12 Eylül döneminde işkence merkezlerinde görevli herkes zan altındadır. Ve zaman içinde diğer işkencecilerin de isimleri açığa çıkarılacak ve halkın adaletinden asla kurtulamayacaklardır.
G- 12 Eylül’ün Savunucusu **Hukukçular**

12 Eylül döneminde yüzbinlerce ilerici-yurtsever-demokrat ve devrimciyi faşist cuntanın emir ve talimatları doğrultusunda yargılayan ve en ağır cezalara çarptıran, savaş hali hükümlerini uygulayarak savunma hakkını yokeden; işkencelere, işkencecilere göz yuman ve yüzlerce devrimci hakkında kalem kıran hakimler, savcılar, başsavcılar, adli müşavirler, hukukçulukla ilgisi olmadığı halde mahkemeleri yönlendiren mahkeme başkanları, askeri yargıtay üyeleri, ve savcıları ve diğer görevliler **12 Eylül Hukuku**nun tüm uygulamalarından sorumludurlar.

Herkesin sorumluluk düzeyin aynı olmamasına ve kimi görevliler bu sistem içinde dürüst kişiliklerini ve hukukçu niteliğini korumaya çalışmasına karşın, bunlar istisnadır ve elbette böylesi örnekler halkın yargısında dikkate alınacaktır.

- Tuğg. Hakkı ERKAN : Askeri Yargıtay Başkanı

- Tuğg. İlhan ŞENEL : Askeri Yargıtay 2. Başkanı

- Tuğg. Naci TORUNAY : Askeri Yargıtay Başkan yardımcısı

- Tuğg. İsmet ONUR : Askeri Yargıtay Başsavcısı

- Tümg. Muzaffer BAŞKAYNAK : Milli Güvenlik Kurulu Hukuk Komisyonu Başkanı olarak faşist cuntanın yasa hazırlayıcılarından, cuntanın Askeri Yargıtay Başkanı

İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcı ve Başsavcıları:

- Albay Süleyman TAKKECİ

- Albay Hanefi ÖNCÜL

- Bnb. Abdülkadir DAVARCIOĞLU

- ” Faik TARIMCIOĞLU

- ” Erdoğan SAVAŞERİ

- Durmuş AKŞEN : 1. Ordu ve İst. SYNT. Adli Müşaviri

- Dz.Hak.Alb. Altan AKÜLKE : Donanma Kom. Adli Müş.

- ” ” ” Nafiz KARTAL : Donanma Kom. Başsavcısı

- Hak.Yzb.Ülkü COŞKUN : Ankara DGM Savcısı (Bizzat devrimcilerin işkencesine katılan biridir.)

- Nusret DEMİRAL : Ankara DGM Savcısı (Faşist katillerin cinayetlerini devrimcilere mal etmeye uğraşarak faşistleri aklamaya çalışan bir faşisttir.)

- Hak. Kd. Alb. Yavuz ÖZGEN : Ank. Synt. Kom. Adli Müş.

- Bnb. Yılmaz HIZLI : Ankara Sıkıyönetim Kom. Adli Müş.

- Yzb. Vedat ERKAN : Ankara Sıkıyönetim Kom. Adli Müş.

Altı Yoldaşımıza İdam Veren İstanbul 2 No’lu Askeri Mahkemesi Üye ve Savcıları:

- Nuri MURAT : Yargıç

- P. Kd.Alb.Ahmet YILDIRIM : Başkan

- Hak. Ütğm. Necdet CELHAN

- Bnb.Recep SÖZEN : Synt. Komutanlığı Askeri Savcısı

- Behiç ALDEMİR : Synt. Yard. Savcısı

- Kemalettin ÖNENÇ : Synt. Yrd. Savcısı

Bursa DEVRİMCİ SOL Davası’nda Yoldaşlarımıza İdam Veren I. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı I No’lu Askeri Mahkemesi Üye ve Savcıları:

- Hak. Yzb. Tacettin BALCI

- Muzaffer KAPTANOĞLU : Duruşma Hakimi

- Hak. Ütğm. Salih ŞAHİN

- Cevdet VAROL : Sıkıyönetim Savcı Yardımcısı

- Metin ÇELENLİGİL : İstanbul SYNT. Yrd. Savcısı (Haydar Öztürk’ün raporla belgelediği işkence gördüğüne dair suç duyurusunu **aşırı sol örgüt militanı** olduğu, yalana başvuracağı gerekçesiyle reddederek işkencecileri korumuştur.)

TDKP Davasında İşkencecileri Aklayan Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 2 No’lu Askeri Mahkemesi Üyeleri:

- Agah GÜREL

- Tuncay TAN

- Arda ULUGÜRZ

Tülay GÜNDAY’a İşkence Yapmaktan Yargılanan İşkencecileri Beraat Ettiren Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 3 no’lu Askeri Mahkemesi Üyeleri:

- Nazım CESUL

- Tayfun UGAN

- Durmuş GÖKDERE

İdam cezası veren Elazığ Sıkıyönetim Komutanlığı Mahkemesi Üyeleri:

- P. Alb. Yıldırım ERTEN : Başkan

- Yrb. Metin TÜZÜN : Duruşma Hakimi

- Hak.Yzb.A.Kerim CANTÜRK : Üye (Bnb. rütbesiyle İst. SYNT. Adli Müşavirliğine atandı.)

- Hüseyin ERCAN : Sıkıyönetim Askeri Savcısı

İstanbul DGM:

- Aytekin Gani ATAMAN

- Cemalettin ÇELİK

- Hak. Alb. Mahir ESENÜLKÜ

İzmir DGM:

- Hak. Alb. Önder BARLAS

- Hak.Bnb.Güner YİĞİTBAŞI : Savcı Yardımcısı

Diyarbakır DGM:

- Hak. Bnb. Cavit ÇALIŞ : Savcı Yardımcısı

- Hak. Yzb. Tarık KALE : Savcı Yardımcısı

Konya DGM:

- Hak. Alb. Selçuk ERİM

Malatya DGM:

- Hak. Yzb. Hikmet AKÇA
H- İşkenceci, Faşist Cezaevi Müdürleri ve Cezaevi Personeli

12 Eylül dönemini karakterize eden işkence olgusunun en yoğun yaşandığı yerler olan cezaevlerindeki işkence, baskı, yasak ve keyfi uygulamalardan sorumlu olan müdürler ve diğer görevliler cezaevlerindeki fiziki ve psikolojik yıpratmadan, işkencede katletmeye, açılık grevindeki, ölüm orucundaki tutukluları imhaya kadar tüm her şeyden sorumlu ve suçludurlar. Elleri, Metris’te, Sağmalcılar’da, Diyarbakır’da, Mamak’da vd. cezaevlerinde katledilen onlarca devrimci direnişçinin kanına bulaşmıştır. Yüzlerce sakat ve binlerce hastanın yaratıcısı ve sorumlusu bunlardır.

Onurlarını ve siyasi kimliklerini korumak için ölüm oruçlarında şehit düşen, kendini yakarak direnmeyi seçen devrimcilerin hesabı bu işkencecilerden ve onlara bu emri verenlerden mutlaka sorulacaktır.

- Abdülkadir GENELLİOĞLU : Ceza ve Tutukevleri Genel Müdürü

- Zeki GÜNGöR : Ceza ve Tutukevleri Genel Müdürü

- Arif YÜKSEL : Adalet Bakanlığı Müsteşarı

Metris Cezaevi:

- Bnb. Adnan öZBAY : Müdür

- Alb. Nihat YILDIRIM : ”

- Yrb. Yüksel TUNCER : ”

- Bnb.Fehmi KOÇHİSARLI : Müdür Yardımcısı

- Bnb.Muzaffer AKKAYA : İstihbarata Karşı Koyma Komutanı, (CIA Türkiye masası şefi Paul HANZE’nin de yer aldığı **Teröristlerin rehabilitasyonu** sempozyumuna katılacak kadar işkenceciliğiyle güven vermiş faşist bir işkenceci)

- Yzb. Şevket SAVER : Davutpaşa ve Metris Cezaevlerinde işkenceci.

- Yzb. Emin TAMER : Davutpaşa ve Metris Cezaevlerinde işkenceci.

- Yzb. ömer KAVLAK

- Yzb. Hüseyin TOKLUCU

- Ütğm. Yalçın DEMİREL

- Ütğm. Beşler GÜZEL

- Ütğm. Zafer GÜDER : Halkın Yolu Davası’ndan Adil CAN’ın tedavisini önleyerek ölümüne yol açmada Bnb. Muzaffer AKKAYA ile birlikte birinci dereceden sorumlu ve bu katliamla övünen bir sadist.

- Ütğm. Celal İNCE

- Ütğm. Hüseyin ÖRMECİ

- Ütğm. Mehmet Ali…….

- Tğm. Savaş YAZICI

- Astsb. Bçvş. Ahmet UĞURLU

- ” Orhan………

- ” Şadan………

Mamak Cezaevi:

- Raci TETİK : Müdür 11 Eylül 1988 tarihli Milliyet Gazetesi’nde **Ben bir işkenceciyim** diyerek Mamak’ta yapılan işkenceleri itiraf eden işkenceci albay

- Önder GÜRSOY : Müdür

- Özgür TÜTÜN : ”

- Mehmet BOZDEMİR : İç Güvenlik Komutanı

- Top. Yzb. Tuna AKKURT : İlhan ERDOST’un işkenceyle katlinden sorumlu

- Astsb. Şükrü BAĞ : İlhan ERDOST’un işkenceyle katlinden sorumlu

- Çvş. Ahmet ŞEKER : İlhan ERDOST’un işkenceyle katlinden sorumlu

- Er Metin GÜNDOĞAN : İlhan ERDOST’un işkenceyle katlinden sorumlu

- Er İbrahim KESKİN : İlhan ERDOST’un işkenceyle katlinden sorumlu

- Er Kısmet ÇAĞLAR : İlhan ERDOST’un işkenceyle katlinden sorumlu

- Er Eyüp ERGUN

- Er Fuat ÇEKER

- Er Engin SOĞANCI

- Kaya ALPKARTAL

- Haydar BALIKÇI : Sivil Gardiyan

- Mevlüt öZTÜRK : Sivil Gardiyan

- Ahmet ULUÇAY

Diyarbakır Cezaevi:

- Bnb. Bilal ŞEN : Müdür

- Yzb.Esat Oktay YILDIRAN : İç Emniyet Komutanı

- Alaattin BAYER : Müdür

- Yzb.Abdullah KAHRAMAN : İç Güvenlik Amiri

- Ütğm.Ali Osman AYDIN : İç Güvenlik Amiri

- Astsb. Bçvş. Mevlüt AKKOYUN

- Adnan GÜNDÜZ : Bedii TAN’ı işkenceyle öldürmekten sorumlu

- Yılmaz YALÇINER : Tutuklulara işkence yapan şeriatçı tutuklu

- Mekki YASSIKAYA : Tutuklulara işkence yapan şeriatçı tutuklu

Sultanahmet Cezaevi:

- Ütğm. Osman NAZ

- Astsb. Şahap POLAT

Kabakoz Cezaevi:

- Ütğm.Mehmet AYGÜNER : Müdür

- Astsb. Cevdet SEYİS

Bu iki kişi Murat ÖZEL’e işkence yaparak kolunu kırmaktan da sorumludur.

Sağmalcılar-2 Cezaevi:

- Bnb. Abdullah ERİM : Müdür

- Yzb. Mustafa NACAK : ”

- Bnb. Recep YILMAZ : ”

- Yzb. Nuri BAYIR : ”

- Ütğm. İsa ÖZTÜRK

- Ütğm. Serdar YÜCEL

- Ütğm.Tugay KARATAŞ : Tutuklulara ve askerlere işkence yapmak

- Ütğm. Mehmet İLHAN

- Alb. Turgut İNEGÖL : İl Jandarma Alay Komutanı Tutuklulara gaz bombaları ile saldırmak, işkence yapmak, haklarını gasp etmek, eşyalarını yağmalamak

- Özen KORKMAZ : Müdür (Tutuklulara gaz bombaları ile saldırmak, işkence yapmak, haklarını gasp etmek, eşyalarını yağmalamak)

Elazığ Cezaevi:

- Bnb. Sami ÖZOĞLU : 2 No’lu Cezaevi Müdürü ve aynı zamanda 1,3,4 No’lu cezaevlerinden de sorumlu

- Ütğm. Fahri KOÇ : 4 No’lu Cezaevi Müdürü

- Astsb.Bçvş.Selçuk ÖZTÜRK : 3 No’lu Cezaevi Müdürü

- Ütğm.Kenan…. : İstihbarata Karşı Koyma subayı

Bu görevliler yoldaşımız Mazlum GÜDER’in 3.3.1983 tarihinde işkence yapılarak katlinden de sorumludurlur.

Gaziantep Cezaevi:

- Mehmet Ali VEZ : Müdür

- Şükrü SÖNMEZ : Sorumlu Başgardiyan

- Mehmet EMİN : Başgardiyan

- Ali KORKMAZ : Gardiyan

- Emin TATLI : ”

- Zeynel YILDIRIM : ”

- Necmi…. : ”

- Mustafa… : ”

Çanakkale Cezaevi:

- Mehmet GöZÜUYKULU : Müdür

- Doğan BERKER : 2. Müdür

- Veli ÇITAK : Başgardiyan

- İsmail ÜNAL : Gardiyan

- Mehmet ATEŞ : ”

- M. Ali COŞKUN : ”

- Enver ALPAGUT : Gardiyan

- Cafer KOCAMIŞ : ”

- Dursun SERT : ”

- İhsan YILMAZ : Cumhuriyet Savcısı

- Kemal CAMBAZ : Cezaevi Savcısı

Amasya Cezaevi:

- Necati ÖZTEKİN : Müdür

- Mehmet İNCE : 2. Müdür

- Rıza YILMAZ : Gardiyan

Sinop Cezaevi:

- Hamit KAYA : Müdür

- Ahmet BORUCUOĞLU : 2. Müdür

- İ. Hakkı AYDAR : Cumhuriyet Savcısı

- Sabri NAKİPOĞLU : M. YAĞCI’yı işkenceyle öldürmekten sorumlu, şimdi ise Kayseri Cezaevi Müdürü

Bursa Cezaevi:

- Ali KOÇ : Müdür. Tutukluların selamlaşmasına bile ceza veren baskıcı, işkenceci bir kişi

- Abdullah AYVAZ : Başgardiyan

- Mehmet KARAGÖZ : Başgardiyan

- Aydemir TURAN : Cumhuriyet Savcısı

Yozgat Cezaevi:

- Ayhan KİREMİTÇİ : Müdür

- Mustafa KURUMEŞE : Başgardiyan

- Mehmet ÖZDEMİR : ”

- Şakir ŞAHİN : ”

Gölcük Seymen Cezaevi:

- Bnb. Mukadder öZDEN : Müdür

- Ön Yzb. İlkin SUNGUR : Müdür, 12 Eylül’ün ilk günlerinde sorgulara katılan bir işkenceci

- Yzb. Adil VURAL

- Tğm. Emin EMİR

- Astsb. Mehmet TOPAL : Ahmet KARATAŞ’ın kısmi felç geçirdiği işkenceden sorumlu

- Astsb. Mehmet KANMAZ : Ahmet KARATAŞ’ın kısmi felç geçirdiği işkenceden sorumlu

- Onb. Şaban UZUN : Hüsnü EKİCİ’nin işkencede çenesini kıran kişi

Gölcük Deniz Askeri Cezaevi:

- önder öZTÜRK : Müdür

- Yzb. Mustafa YILMAZ : Müdür

- J. Astsb. Kıd. Bçvş. İbrahim DABANLIOĞLU

Kayseri Cezaevi:

- Hasan PINARLI

- Osman DAĞAŞAN

- Osman UĞURLU

- Cuma YİĞİT

- Osman PINARLI

- Osman AYDIN

- Alim AYDIN

- Selahattin TOY

- Ahmet YILDIZ

- Osman Aslan

- Turan BİNİCİ

Bu isimlerin hepsi de işkence yapmaktan yargılandılar.

Urfa Kapalı Cezaevi:

- Mehmet AKSOY : Başgardiyan

- Avni ERGEZEN : Savcı

Sağmalcılar-1 Cezaevi:

22.4.1986 tarihinde Haydar YAĞMUR adlı devrimci tutuklunun dövülerek öldürülmesinin sorumlusu Sağmalcılar-1 Cezaevi gardiyanları:

- Rahmi USTA

- Nurbey ŞENTÜRK

- Mustafa EROĞLU

- Muzaffer RUMOĞLU

12 Eylül döneminde işkence yapılmayan cezaevi hemen hemen yoktu. Bu cezaevlerinde işkenceye gönüllü katılan, işkenceyle sakat bırakma, ölüme neden olma gibi uygulamalarda aktif görev alarak öne çıkan kimi isimler ve ünvanları yukarıda… Ancak 12 Eylül binlerce işkenceci yetiştirdi. Bunların birçoğu isimleriyle değil, kod isimleriyle tanındılar, bu nedenle buraya almadık. Ama onlar da er-geç gerçek kimlikleriyle ortaya çıkarılacak ve halkın adaletinden kurtulamayacaklardır.
İ- 12 Eylül’e Destek Veren ve İşkenceleri Savunan Ya da Bizzat Katılan Doktorlar

12 Eylül sürecinde meslek onurlarını koruma anlamında en kötü sınavı verenlerden biri de doktorlar oldu.

İşkence sistemine yüzbinlerce işkenceci yetiştiren 12 Eylül, işkence suçuna kimi doktorları da dahil etti. İşkence ve doktorluk! Birbirleriyle uyuşmayan bu iki kelime 12 Eylül’de biraraya geldi. Gerek şube ve karakollarda, gerekse cezaevlerindeki işkencelere kimi doktorlar doğrudan -işkenceci olarak- katıldı, kimi doktor **nemelazımcı** bir tavırla işkenceyi gördüğü-bildiği halde sustu, kimisi de önüne getirilen işkence görmüş kişilerdeki işkence izlerini -gönüllü ya da polis baskısıyla- görmezden geldi, sahte **sağlam raporları** verdi.

İster doğrudan, isterse dolaylı yoldan işkenceye katılmış olsun, bu suça ortak olan doktorlar da suçludurlar. İşkence yapan kadar, işkenceyi bilen, gören ama susan, sessiz kalan da suçludur.

İstanbul’da İşkenceyle Öldürülen Mustafa Asım HAYRULLAHOĞLU’na Yanlış Rapor Veren Doktorlar:

- Prof. Dr. Şemsi GÖK : (Süleyman CİHAN’ın işkenceyle katledilmesinde de yanlış rapor vermiş tir)

- Prof Dr. Cahit öZEN

- ” ” Talia Baki AYKAN

- ” ” Rauf SAYGIN

- ” ” Oktay ÇOKYÜKSEL

- ” ” Alaaddin AKÇASU

- ” ” Nevzat BABAN

- ” ” Şeref İNCEMAN

- ” ” Sadi SUN

- ” ” Hüseyin DİNÇ

- Dr. Sami AKSU

- ” İsmail DİNÇ

- ” Kriton DİNÇMEN

- Doç. Dr.Ertuğrul SAYIN

- ” ” Cevdet SELVİLİ

- Dr. Cahide MÜDÜROĞLU

- ” Fuat BİRKARDEŞ

- ” Hüseyin KALYONCU

- ” öznur AYKAÇ

- ” Metin SARAÇ

- ” Vakur SAĞMEN

- ” Vehbi KUTLU

- ” Ferruh GöREMEK

- ” Refik TEZCAN

- ” Ercüment EPER

- ” Sevim öLMEZ

İşkence Görenlere Sağlam Raporu Verenler:

- Dr. Güngör KAYNAK

- ” Alper YÜKSEL : Urfa’da işkence gören M. Uğur DEMİRKOL’u muayene etmeden **sağlam** raporu vermiştir.

Behçet DİNLERER Olayında Yapılması Gerekeni Yapmayan Doktorlar:

- Dr. Azmi öZEK

- ” Sedat DOĞAN

- ” Ömer DÖNDERİCİ : Sinop Cezaevi’nde Garbis ALTINOĞLU’na sağlığı bozuk olmasına karşın hücre hapsi verilebileceği raporunu veren kişi.

M. Ali KILIÇ’ın İşkenceyle Öldürülmesi Konusunda İşkenceciler Lehine Sahte Rapor Yazan Doktorlar:

- Prof. Dr.Adnan öZTÜREL

- Prof. Dr.İbrahim TUNALI

- Dr. Cahit ZENTÜRK

Hasan Hakkı ERDOĞAN’ın İşkenceyle Öldürülmesinde Yalan Rapor Hazırlayan Doktorlar:

- Prof. Dr.Sevim BÜYÜKDEVRİM

- Dr. Nevres KAYLAN

- ” Sacide ERDEM

İstanbul’da 159 Kişiye **Darp ve cebir izine rastlanmamıştır** Yazılı Standart Rapor Vererek İşkenceyi Gizleyen Doktorlar:

- Dr. Çetin KÜÇÜKSANEL

- ” Nilüfer AKSEL

- ” Serap KARASALİOĞLU

- Dr.Ütğm.Ensar ŞENTÜRK

- ” ” İhsan KASAPGİL

İstanbul’da Ölüm Orucu Yaparken Hastaneye Kaldırılan Tutuklulara Hakaret ve Tehdit Eden İşkenceci Doktorlar:

- Tuğg. Erdoğan ERERDAL : Haydarpaşa Askeri Hastanesi Başhekimi

- Dr. Hikmet US

Kırşehir’de Bizzat İşkence Yapan Doktorlar:

- Dr. Coşkun MAHMUTOĞLU

- ” Musa Ergin BATIŞKAN

- ” Gülay AYDINKAN

Horasan’da Köylülere Yapılan İşkencelerin Emarelerini Sağlık Raporuyla Gizleyen Doktorlar:

- Dr. Cengiz BİLGİN

- ” Remzi ARAS : Kars Cezaevi’nde Aydın CANER, Hüseyin GÜL ve Hüseyin YAVER’in sakat kalmasına göz yumdu.

İşkenceye Katılan ve Yardımcı Olan Diğer Doktorlar:

- Dr. Erdem GÜRÜNLÜ : Maraş Synt. Komutan Yardımcısı Yusuf HAZNEDAROĞLU’nun koruyuculuğundaki MHP militanı, işkenceci.

- Dr. Osman NACAROĞLU : K. Maraş’ta işkencelere katıldı.

- Dr. Seyfi ŞAHAN : Hamit KAPLAN’a **işkence yapılmamıştır** raporu verdi.

- Dr. Cahit EVLİYA : Hamit KAPLAN’a **işkence yapılmamıştır** raporuna imza koydu.

- Dr. Mehmet ÜNAL : Aynı olay

- Dr. Mahmut ÜNSAL : K. Maraş’ta polise işkencede yardım etmiştir.

- Dr. Akif SARIÇİÇEK : K. Marat’ta polise işkencede yardım etmiştir.

- Özer KENDİ : Ankara Tıp Fak. Adli Tıp Kısmı Bşk. Yardımcısı

- Yakup ARISAN : Numune Hastanesi Başhekimi

- Kemal NALDEMİRCİ : Bayrampaşa Hastanesi Başhekimi; tutukları pişmanlığa zorlayan doktor

- Mehmet BİLGİN : Bayrampaşa Hastanesi Hekimi; tutuklulara baskıyı savunan bir doktor

- Orhan KURAN : İşkencecileri koruyan rapor düzenlemiştir.

- Erhan METE : İstanbul Emniyetinde Berkut PINAR ve İrfan CÜRE’ye işkence yapan doktor ve polis ajanı

- Özdemir KONUŞAN : İşkencecileri koruyan türden rapor yazmıştır.

- Orhan ÖZCANLI : Diyarbakır’da işkenceci doktor

- Ertuğrul YEĞİNALTAY : M. ŞİRİN TEKİN’in öldürülmesiyle ilgili yanlış rapor veren Van Devlet Hastanesi Başhekimi
J- 12 Eylül’ün Destekçisi Sermayedarlar

12 Eylül, oligarşinin ve özellikle işbirlikçi tekelci burjuvazinin temsilcisidir ve bunu uygulamalarıyla gösterdi. Bu dönemde işbirlikçi tekeller iyice palazlandılar. Çıkarılan yasalar ve Anayasada TİSK, TÜSİAD, MESS, TOBB vb.nin görüşleri doğrultusunda onları Danışma Meclisi’nde temsil edenlerce hazırlandı. Sonuçta halkımıza açlık, sefalet ve işkence demek olan 12 Eylül, işbirlikçi tekelci burjuvaziye kâr, daha çok kâr demek oldu.

Bu dönemi fırsat bilerek halkı iliklerine dek sömüren tüm sermaye grupları bu sömürünün, alınterlerinin, halkın vergilerinden oluşan trilyonlara, teşvik, prim, hayali ihracat vs. adı altında el koymalarının, bir bir hesabını vereceklerdir. Tüm tekelci sermaye grupları halk düşmanı politikayı onayladıkları için suçlu olmakla birlikte bunların içinden bazıları özellikle 12 Eylül’e akıl hocalığı yapmış, cuntayla tam bir çıkar birliği içinde olmuştur.

- KOÇ HOLDİNG : 3 Ekim 1980 tarihli mektup ile faşist cunta şefi EVREN’le tam bir mutabakat içinde olduklarını açıklayan Vehbi KOÇ’un sahibi olduğu Koç Holding, 12 Eylül ile kârlarını doruğa çıkarmış; perde gerisinde cuntayı yönlendiren sermaye temsilcilerinden en önde gelenlerdendir. Polis teşkilatına yaptığı yardımlarla da katliamların baş destekçisidir.

- SABANCI HOLDİNG

- ECZACIBAŞI HOLDİNG

- ALARKO HOLDİNG : Sahibi Üzeyir GARİH ordu ile yakın ilişkili.

- ÇUKUROVA HOLDİNG

- PROFİLO HOLDİNG : Sahibi Jak KAMHİ İktisadi Kalkınma Vakfı Başkanı olarak cuntayı yönlendirenlerden.

- TEKFEN GRUBU

- DİNÇKÖKLER : Ömer DİNÇKÖK TÜSİAD Başkanlığı yapıyor.

- ST-FA : Sezai TÜRKEŞ-Fevzi AKKAYA ANAP destekçisi ve 12 Eylül döneminde palazlananlardan.

- TOPRAK HOLDİNG : 12 Eylül döneminin palazlanan gruplarından olup ANAP’ın en büyük destekçilerinden.

- ENKA : ANAP’ın kurucusu diyebiliriz. ANAP’lı birçok bakanın yetiştiği bir tekeldir.

- ESKA : ANAP’ın destekçisi, büyük müteahhitlik şirketi.

- KUTLUTAŞ : Sahibi Nurettin KOÇAK, T. öZAL’ı kendi yatında ağırlayacak kadar Başbakana yakın.

- NARİNLER : TİSK Başkanı NARİN, 12 Eylül’den duyduğu sevinci **şimdi gülme sırası bizde** diye belirten bir işçi düşmanı.

- DOĞUŞ GRUBU

- NUROL HOLDİNG : Trilyonluk zırhlı araç ihalesini yolsuzlukla aldı.

- BAHARİYE MENSUCAT : Eymen TOPBAŞ, ANAP İstanbul İl yöneticisidir.

- KOÇTUĞ : Ali KOÇMAN sermayenin sayılı yöneticilerinden.

- OKUMUŞ HOLDİNG : Mehmet OKUMUŞ faşist MHP’nin kuruluşunda her türlü yardımı yapmıştır.

- AKIN TEKSTİL : ANAP destekçisi.

- SÜZER GRUBU : Hayali ihracatla milyarlarca liralık vurgun yapmakla tanınan ANAP destekçilerinden.

- ÇARMIKLI’lar : 12 Eylül’de palazlananlardan.

- YAŞAR HOLDİNG : MDP’nin Ege’deki destekleyicisi, örgütleyicisi.

- ERCAN HOLDİNG

- KALEBODUR : Sahibi İbrahim BODUR, İSO Meclis Başkanlığı yapmış olup sağ kolu olan Ali COŞKUN da şu an TOBB Başkanlığı yapmaktadır. İbrahim BODUR’un cuntacu Tahsin ŞAHİNKA- YA ile ilişkilerinin üstü cunta tarafından kapatılmış, skandal önlenmeye çalışılmıştır.

- İZDAŞ : Sahibi Atilla YURTÇU, 12 Eylül sonrası palazlanan ve bunun karşılığında borcunu ANAP’ı İzmir ve yöresinde destekleyerek ödeyen kişidir.

Yukarıdaki örnekler Türkiye’nin sahibi ve yöneticisi büyük sermaye gruplarının küçük bir kısmı. Bunlar dışında daha başkaları da var. Örneğin Anadolu’da 12 Eylül’le birlikte palazlanan MENTEŞOĞLU ve OKAN ailesi gibi yeni **türediler** ve ULUSOY’lar, SÖNMEZ HOLDİNG, ZEYTİNOĞLU AİLESİ gibi 12 Eylül’le güçlerine güç katan sermayedarlar da -küçük çıkar çatışmaları dışında- 12 Eylül’ün Anadolu’daki destekçisidirler.

TİSK, TÜSİAD, TOBB vb. de yönetimi elinde bulunduranlar ve yöneticileri başta olmak üzere tüm tekeller ve tekellerin sahipleri, yöneticileri halkı sömürmekten ve ülkemizi emperyalizme peşkeş çekmekten dolayı suçludurlar, faşist cuntayı işbaşına getirmekten suçludurlar. Baskı, işkence ve katliam demek olan 12 Eylül’den dolayı suçludurlar. Çalışan ve üretene emeğinin karşılığını verecek olan halkın adaleti, emek sömürüsüne dayalı sistemi yıkarken bunları göz önünde bulunduracaktır.

K- 12 Eylül’ün Kırsal Kesimdeki Destekçisi Büyük Toprak Sahipleri

Ekonomik güç olarak tekelci burjuvazi ile boy ölçüşemese de oligarşinin kırdaki uzantıları ve faşist cuntanın Kürt halkı üzerindeki politikalarının uygulayıcıları, **koruculuk** sisteminin gönüllü milisleri ve Kürt yurtseverlerine yönelik katliamların sorumluları olan Kürt aşiretleri ile diğer bölgelerdeki halkın malına-mülküne-canına kasteden toprak ağaları, büyük toprak sahipleri de 12 Eylül’ün suçluları arasındadır.

- Tahir ADIYAMAN : JİRKİ aşireti reisi olup, hakkındaki tutuklama kararının kaldırılması karşılığında Türkiye Kürdistanı’nda devletin vurucu gücü olmayı kabul etmiştir. Tahir ADIYAMAN ile bu ilişkiyi sağlayan aşağıdaki isimler de bu suça ortak olmuşlardır:

- Alb. Enver POYRAZ (Hakkari İl Jandarma Alay Kom.)

- Hakim Bnb. Faruk ERDENİZ

- Hakim Yzb. Murat ÇAKMAK

- Ahmet Tayfun BALYEMEZ

- Naim GEYLANİ (ANAP Milletvekili)

- Süleyman GÜNDÜZ : ZEVKAN aşireti reisi

- Osman DEMİR : BATUVAN aşireti reisi

- Yusuf Demir : Çukurca’da muhbirlik yapıyor; 3,5 yıl cezası olmasına karşın serbest geziyor ve jandarma tarafından korunuyor.

- Yılmaz EVLİYAZADE : İzmir Torbalı Göllüce köyü ağası. Adnan MENDERES’in halasının oğlu. 40 köylü ailesini topraklarından atmaya uğraşıyor.

- İhsan ERKİN : Yılmaz EVLİYAZADE gibi o da aynı bölgede köylüyü topraklarından atan ve ölülerini bile bu topraklara gömdürtmeyen bir ağa.

Kahramanmaraş Katliamının ve 12 Eylül Yönetiminin Destekçisi Ağa-Eşraf Takımı:

- Mehmet UNCU

- Ferhat SAİT

- Ahmet EVLİYA

- Dr. Çetin DİKER

L- 12 Eylül Sabahı Bakanlıkları Teslim Almaya Giden ve Yetkileri Devralan Subaylar

- Hava Plt. Kur. Bnb. E. ÇATALOĞLU : Dışişleri Bakanlığı

- Müh. Albay N. ÖZAKÇE : Bayındırlık ”

- Albay N. TOKATLI : Ticaret ”

- Albay N. DEMİROK : Sağlık Sosyal Yardım ”

- Albay Necmi TURGUT : Gümrük-Tekel ”

- Albay Sedat ŞENBAŞARAN : Ulaştırma ”

- Albay R. GÜÇLÜ : Tarım ve Orman ”

- Albay M. DAYAR : Sanayi ve Teknoloji ”

- Albay D. ANLAĞAN : Enerji ve Tabii Kay. ”

- Binbaşı S. MUTLU : Turizm ve Tanıtma ”

- Albay A. TURAN : İmar-İskan ”

- Binbaşı E. SALMAN : Çalışma ”

- Lv. Albay E. ÖNORAL : TC Merkez Bankası

- Albay L. ESEN : Kültür Bakanlığı

M- ’82 Anayasasını Hazırlayan ve İdamları Onaylayan Danışma Meclisi Üyeleri

Savunmanın önceki bölümlerinde niteliğini, uygulamadaki örneklerini incelediğimiz ’82 Anayasası, Askeri cunta tarafından, henüz cunta hazırlıkları yapılırken Coşkun KIRCA ve Adnan Başer KAFAOĞLU’na taslak biçiminde hazırlatılmıştı. Bu Anayasa cunta sonrası 5 generalin seçtiği ve 160 üyeden oluşan Danışma Meclisi’ne onaylatıldı ve referanduma sunuldu.

Tüm üyeleri aynı nitelikte olmamasına ve her üyenin bu Anayasanın hazırlanmasında sorumluluğu aynı derecede olmamasına karşın Danışma Meclisi’nin tüm üyeleri, başta cuntanın oyununa alet olmak üzere, Anayasanın altına imza atmaktan dolayı suçludurlar. Onların suçları sadece bununla da sınırlı değildir. Onlarca devrimcinin idam kararının altına imza atmış olanlar, cuntanın katliamlarına doğrudan katılmak suçunu işlemişlerdir.

Prof. Dr. Kemal DAL

Abdurrahman Ali GİRMEN

Hilmi SABUNCU

Turgut YEĞENAĞA

M. Nedim BİLGİÇ

Paşa SARIOĞLU

M. Talat SARAÇOĞLU

Prof. Dr. Mahmut AKKILIÇ

Fikri DEVRİMSEL

Prof. Dr. Hamza EROĞLU

Prof. Dr. H. İbrahim KARAL

Prof. Dr. Doğan KARAN

Rafet İBRAHİMOĞLU

Necmettin NARLIOĞLU

M. Fevzi UYGUNER

Dr. Serdar KURTOĞLU

A. Fehmi KUZUOĞLU

Muammer YAZAR

Op. Dr. Halil AKAYDIN

İ. Doğan GÜRBÜZ

İbrahim BARANGİL

Fenni İSLİMYELİ

Orhan BAYSAL

Mehmet AYDAR

Necdet GEBELOĞLU

Dr. Tandoğan TOKGÖZ

Hamdi öZER

İ. Hakkı DEMİREL

Recai DİNÇER

M. Ali Öztürk TEKELİ

Mehmet PAMAK

Şükrü BAŞBUĞ

Ahmet SAMSUNLU

A. Avni ŞAHİN

Dr. E. Yıldırım AVCI

İsmail ŞENGÜN

Vehbi DABAKOĞLU

Ahmet SARP

Ali DİKMEN

Ali Sami SÜNGÜ

Abdülbaki CEBECİ

Prof. Dr. M. Utkan KOCATÜRK

Abdülkadir ERENER

Tevfik Fikret ALPASLAN

Dr. Mehmet AKDEMİR

Bekir Sami DAÇE

Bahtiyar UZUNOĞLU

Halil ZARBUN

Evliya PARLAK

Zeki öZKAYA

Lütfullah TOSYALI

A. Güngör ÇAKMAKÇI

İbrahim GÖKTEPE

Turhan GÜVEN

Avni MÜFTÜOĞLU

Fahri öZTÜRK

Cemil ÇAKMAKLI

Doç. Dr. Turgut TAN

İsa VARDAL

Prof. Dr. Orhan ALDIKAÇTI

Prof. Dr. Mustafa A. AYSAN

Prof. Dr. Feridun ERGİN

Prof. Dr. Siyami ERSEK

Muhsin Zekai BAYER

Enis MURATOĞLU

M. Yılmaz ÖZMAN

Muzaffer SAĞIŞMAN

Hayrullah SEÇKİN

Aydemir AŞKIN

Kemal KARAHAN

Turgut KUNTER (Emekli Koramiral)

Dündar SOYER

Prof. Dr. Türe TUNÇBAY

Fuat AZGÜR (Emekli subay)

Abbas GöKÇE

Nurettin AYANOĞLU

Yavuz ALTOP

Prof. Dr. Mehmet Feyzi FEYZİOĞLU

Emekli Albay Sadi ERDEM

Muzaffer ENDER

Hamdi AÇAN

S. Feridun GÜRAY

Prof. Dr. Sadi IRMAK

A. Asım İĞNECİLER

Salih Necdet ÖZDOĞAN

Osman YAVUZ

Halil ERDOĞAN

Rıfat BEYAZIT

Halil EVLİYA

Ayhan FIRAT

Abdurrahman YILMAZ

Süleyman Sırrı KIRCALI

Ahmet Vefik KİTAPÇIGİL

Dr. Beşir HAMİTOĞULLARI

Mehmet KANAT

Nazmi öNDER

Prof. Necip BİLGE (Kara Harp Okulu Öğretim Üyesi)

Em. Subay Azmi ERYILMAZ

Ali Mazhar HAZNEDAR

Dr. Cavidan TERCAN

Şadan TUZCU

Cahit TUTUM

Prof. Dr. Şener AKYOL

Cevdet KARSLI

Turgut ORAL

Em. Subay Fuat YILMAZ

Özer GÜRBÜZ (Yargıtay Başsavcı Yardımcısı)

Dr. M. Rahmi KARAHASANOĞLU

R. Adli ONMUŞ

Salih İNAL

Halil ERTEN (Em. Yargıtay Üyesi)

Şerafettin YARKIN

Op. Dr. Zeki ÇAKMAKÇI

Prof. Dr. Akif ERGİNAY

Kamer GENÇ (Danıştay Savcısı)

Nihat KUBİLAY

Mehmet Velit KöRAN

Remzi BANAZ

MGK Kontenjanı Olarak Danışma Meclisi’ne Seçilenler:

K.K.Eski Komutanı Eşref AKINCI

Em. Hakim Alb. Alaatin AKSOY

Em. Subay Ertuğrul ALATLI

Em. Subay Ali Nejat ALPAT

Mustafa ALPDÜNDAR (Sendikacı)

Prof. Hikmet ALTUĞ

İsmail ARAR (Adalet eski Bakanı)

Hv. K. Eski Kom. Org. Ethem AYAN

İmren AYKUT

Mahir CANOVA

Ender ÇİNER

Ahmet Sanver DOĞU

Em. General A. Nedim ERAY

Em. Org. Adnan ERSÖZ (MİT eski Müsteşarı)

Em. Alb. Halil GELENDOST

Em. Korg. İhsan GÖKSEL

Prof. Feyyaz GöLCÜKLÜ

Hayati GÜRTAN

Vahap GÜVENÇ (Sendikacı)

Abdullah Bulat GÖZÜBÜYÜK (DİSK kayyumu, Adalet Eski Bakanı)

Mehmet HAZER (Eski Senatör)

Selçuk KANTARCIOĞLU

A. Mümin KAVALALI (Yargıtay Üyesi)

Recep MERİÇ

Feridun Şakir ÖĞÜNÇ (Türk-İş Genel Danışmanı)

Ertuğrul Zeki ÖKTEN

Tülay öNEY

Teoman öZALP

Nuri öZGöKER

Nermin ÖZTUŞ

Kazım ÖZTÜRK (MGK Yasama Sekreteri)

Atalay PEKöZ

Em. Org. İbrahim ŞENOCAK

Ragıp TARTAN

Aydın TUĞ

Em. Subay Bekir TÜNAY

Em. Subay Hidayet UĞUR

Zeki YILDIRIM

Namık Kemal YOLGA

Mustafa YÜCEL

N- 12 Eylül’ün Birinci Hükümeti ve Üyeleri

Birer kukla olmaktan ileriye gidemeyen cunta dönemi hükümetlerinin bakanları, yetkileri ne olursa olsun cunta uygulamalarına ortak olmuşlar, uygulamaların altına imza atarak, zalim uygulamalara yasallık kazandırma suçunu işlemişlerdir. Bakanlıkların kadrolaşmaya açılmasında, kendi militanlarının istihdamında birinci derecede rol almışlardır.

Sosyal Güvenlik Bakanı olarak rol alan Türk-İş Genel Sekreteri Sadık ŞİDE başta olmak üzere tüm bakanlar ve onların müsteşarlarının suç dosyaları, halk adaletinin yargı dosyaları içinde incelenecek ve cezalandırılacaklardır.

Bülent ULUSU : Başbakan

İlter TÜRKMEN : Dışişleri Bakanı

Hasan SAĞLAM : M. Eğitim Bakanı

Selahattin ÇETİNER : İçişleri ”

Turhan ESENER : Çalışma ”

İlhan ÖZTRAK : Devlet ”

Turgut ÖZAL : Devlet Bakanı Başbakan yardımcısı

Zeyyat BAYKARA : ” ” ” ”

Mehmet ÖZGÜNEŞ : ” ” ” ”

Sermet R. PASİN : ” ” ” ”

Mehmet N. ÖZDEŞ : ” ” ” ”

Cevdet MENTEŞ : Adalet Bakanı

Ü. Haluk BAYÜLKEN : Milli Savunma ”

Kaya ERDEM : Maliye ”

Adnan B. KAFAOĞLU : ” ”

Cihat BABAN : Kültür ”

Sadık ŞİDE : Sosyal Güv. ”

Tahsin ÖNAL : Bayındırlık ”

Kemal CANTÜRK : Ticaret ”

Necmettin AYANOĞLU : S.S.Y. ”

Kaya KILIÇTURGAY : ” ”

Recai BATURALP : Güm. ve Tek. ”

Ali BOZER : ” ” ” ”

Necmi OGÜR : Ulaştırma ”

Mustafa AYSAN : ” ”

Sabahattin ÖZBEK : Tarım-Orman ”

Şahap KOCATOPÇU : Sanayi ”

Mehmet TURGUT : ” ”

Serbülent BİNGÖL : Enerji ”

Fahir İLKEL : ” ”

İlhan EVLİYAOĞLU : Turizm ”

Şerif TÜTEN : İmar-İskan ”

Ahmet SAMSUNLU : ” ” ”

Münir R. GÜNEY : Köy İşleri ”

Vecdi öZGÜL : Gençlik-Spor ”


P- **Teröristlerin Rehabilitasyonu Sempozyumu**na Katılanlar ve Rehabilitasyon Uzmanları

Siyasal tutsakların teslim alınması için; onurlarını kırmak ve kişiliklerini dejenere etmek, apolitikleştirmek, yoğun işkence ve baskı ile yıldırıp, sindirmek gerektiği tezi ile hareket eden bilim adamı kisveli işkence uzmanlarınca, CIA’nın tecrübelerini aktarmak üzere 1985′de bir sempozyum düzenlendi. Türkiye’nin her yanından işkence uzmanları, konu ile ilgili olanlar buna katıldılar. İsimleri bile gizli tutulan sempozyumun **konukları**ndan bazılarının kimlikleri sonradan ortaya çıktı.

Bu sempozyuma katılanlar, insanların işkenceye dayanma sınırının tespitinde insanı kobay olarak kullanan yeni Mengele’ler, ve Nazi artıklarıdır. Bu sempozyuma katılmakla işkenceciliklerini tescil ettirmişlerdir.

Abdullah ALDOĞAN

Ahmet ÇAĞLI

Ali Naci TUNCER

Ali Haydar CENGİZ

Prof. Dr. Altan GÜNALP

Altan SAYSEL

Ertem TÜRKER

Muammer YULA

Yıldırım TÜRKMEN

Bülent AKARCALI

Prof. Dr. Aydın YALÇIN : **Yeni Forum** Dergisinde  ideolojik savaş yürüten ve **itirafçı** hainlerin hamiliğine soyunan CIA ajanı. Kasım 1987′de ABD’de düzenlenen **Terörizme Karşı Hukuki Önlemler Semineri**ne de katıldı.

Prof. Dr. Fethi ÇELİKBAŞ

Doç. Dr. Güner OMAY

Prof. Dr. İhsan DOĞRAMACI : YÖK Başkanı

Dr. Mehmet URAL

Doç. Dr. Mustafa ERKAL

Dr. Mustafa Tören YÜCEL

Recep ERGUN : Sıkıyönetim eski Komutanı ve ANAP milletvekili.

Saffet Arıkan BEDÜK : Emniyet Genel Müdürü, Ankara Valisi.

Prof. Dr. Şemsi GÖK : İşkencecileri koruyan rapor hazırlayan doktor.

Prof.Dr.Sulhi Dönmezer : Faşist ceza yasalarının hazırlayıcılarından.

Prof. Dr. Turan İTİL

Prof. Dr. Ayhan SONGAR : Turan İTİL ile birlikte cuntanın başından itibaren devrimci tutsaklar üzerinde anket yapılmasında ve birtakım -menşei belirsiz- ilaçların araştırılmasında çalışan bu iki faşist işkenceci sadist, Türkiye’nin MENGELE’leri olarak ün yaptılar. CIA ajanı Paul HANZE’nin de güvenini kazanmış iki CIA ajanıdırlar.

Atilla YAYLA

Hüseyin TURGUT

Orhan ERGÜDER

Cahit ÖZDİKİŞ

Hüseyin AĞCA

Oktay ÖGEL
R- Halk Düşmanı **İtirafçı** Hainlerden Bazıları

Siyasal tutsakları teslim almak için yüzlerce yolu deneyen cuntanın infaz yasasında yaptığı değişikliklerden ve Pişmanlık Yasasından yararlanarak dışarı çıkmak için devrimciler aleyhine kampanyalara ortak olan **itirafçı** hainlerden bir kısmı, karşı-devrim cephesine yaptıkları bu hizmetin ödülü olarak tahliye oldular. Geride bıraktıkları polis ve savcılık senaryolarıyla binlerce devrimcinin ağır cezalar almasına yol açacak olan bu halk düşmanları, oligarşi ile pazarlıklarının bedelini çok ağır ödeyeceklerdir.

**İtirafçı** hainlerin kimlikleri ve yüzleri devlet tarafından değiştirilse bile bu onların halkın vereceği gerçek hükümden kaçmaları için yeterli olmayacaktır.

Hiçbir halk düşmanı cezasız kalmamıştır, kalmayacaktır.

Şemsi ÖZKAN

Şaban TAŞÇI

Vecdi TAPŞIN

Kamuran öZCAN

Metin BUDAK

Gencay AYDEMİR

Erol DEĞİRMENCİ

Ali GÜNDÜZ

Hıdır AKBALIK

Abdülkadir AYGEN

Ali AKTAŞ

Halef ÇARPER

Yıldırım MERKİT

Tevfik SAFRAN

Erdinç YEŞİLBAĞ

Saleh ODABAŞI

Hacı Ramazan IŞIK

Erdoğan ÖZBEK

Fermani öZTÜRK

Turabi KAÇAR

Rüstem öZTÜRK

Halil KAYA

İsmail AYAR

Hüseyin KUNTER

Mehmet ALTINTAŞ

Adem DEMİRCİ

Adil öZBEK

Aksut POLAT

Yusuf ATASOY

Orhan öZAY

Aslan TöNER

Necdet ATILGAN

Şahin DÖNMEZ

Yılmaz KURNAZ

Bahtiyar AYTEKİN: Metris idaresinin muhbiri.


S- 12 Eylül’ün Halk Düşmanı Politikalarında Aktif Rol Alan Diğer Bazı Öne Çıkan İsimler

12 Eylül cuntası **sağa da, sola da karşıyız** demagojisi ile işbaşına geldi.  Binlerce kadro içinden, uygulamalarıyla öne çıkan kimilerinin adını **Suç Dosyası**nın önceki bölümlerinde kategorilere ayırarak saydık. Bunların dışında daha binlerce işkenceci henüz ortaya çıkarılamamıştır.

Emin PAKSÜT : EVREN’in danışmanlarından

Coşkun KIRCA : 12 Eylül’ün ilk bildirisini ve anayasa taslağını hazırlayanlardan

Turgut SUNALP : MDP Genel Başkanı. 12 Mart Ziverbey Köşkü’ndeki suçlarına yenilerini ekledi.

Prof. Suat BİLGE : Cumhurbaşkanlığı danışmanı

Gerek liselerde, gerekse üniversitelerde tek tip eğitimin gönüllü uygulayıcıları olarak öğrenci gençliğe baskı uygulayan kadrolaşmaya hizmet eden; YÖK Yasasını öğrenciler üzerinde terör estirmede bir araç olarak kullanan; demokratikliğin ve özerkliğin kırıntılarından bile söz edilemez düzeyde okulları kışlaya çeviren; onbinlerce öğrencinin -sudan bahanelerle- okulundan atılmasında aktif rol alan şunlardı.

İhsan DOĞRAMACI : YÖK Başkanı

Cem’i DEMİROĞLU : İ.Ü. Rektörü

Necdet SERİN : A.Ü. ”

Kemal KAFALI : İTÜ Rektörü

Güney DEVREZ : A.Ü.SBF Dekan Yardımcısı

Bülent KİRMEN : A.Ü.SBF Sekreteri

Erdoğan DURU : H.Ü.Yurt Kaf. Kantin Müdürü ve H.Ü.Sek. yardımcısı

Nihat BAYŞUĞ : Van 100. Yıl Ü. Rektörü

Salih MERCAN : Van Eğ. Yük. Okulu Müdürü

Uygur TAZEBEY : Gazi Ü. Öğretim görevlisi ve MİT üyesi

İsmail PİRİM : Erzurum Ü. Öğretim görevlisi

Prof. Dr. Osman OKKA : Gazi Ü. Turizm Ticaret Bölümü Başkanı

Yüksel GENÇAL : Erzurum Ü.Öğretim Görevlisi

Saffet TOPRAKBAŞ : Keçiören Çevre Sağ. Mes. Lis. Müdürü

Mehmet AĞAROĞLU : Keçiören Çevre Sağ.Mes.Lis.Sos. Öğrt.

Nihat BALKIR : Bursa Uludağ Üniversitesi Rektörü

Suç dosyalarını açarken her suçun yüzlerce, binlerce failinden en öne fırlamış, en tipik örneklerini seçtik. Elbette suçlular bu kadarla sınırlı değildir. Bunların hepsini sıralamak bugün için olanaklı ve gerekli değildir. Kuşkusuz bu, halkın yargısının, bu isimlerle sınırlı olacağı anlamına gelmez. 12 Eylül’ün uygulamalarına dolaylı ya da dolaysız olarak ortak olanlar mutlak yargılanacak ve sorumlulukları ölçüsünde cezalandırılacaklardır.

 

Darbeci Paşa Böyle Zengin Edildi

Tahsin Şahinkaya’nın “hissedar”ı olduğu Kalebodur seramik firmasının ürünleri neden ve nasıl o dönem devlet işletmesi olan Petrol Ofisi’nin benzin istasyonlarında kullanıldı?
Tahsin Şahinkaya’nın “hissedar”ı olduğu Kalebodur seramik firmasının ürünleri neden ve nasıl o dönem devlet işletmesi olan Petrol Ofisi’nin benzin istasyonlarında kullanıldı?

Tahsin Şahinkaya’nın “hissedar”ı olduğu Kalebodur seramik firmasının ürünlerinin, o dönem devlet işletmesi olan Petrol Ofisi’nin (PO) binlerce benzin istasyonunun tuvaletlerinde kullanılması, darbenin PO Müdürü emekli yarbay Avni Çoker’in emriyle zorunlu kılınmıştı. Kalebodur devlete seramik sattıkça, Şahinkaya cebini doldurdu.

12 Eylül 1980 darbesinin asla konuşmayan havacı generali Şahinkaya, darbe döneminde, kendisi hakkında ortaya atılan ağır rüşvet ve çıkar sağlama iddialarına karşın darbe destekçisi gazetecilerin “Paşam artık bir cevap verin de kamuoyunu rahatlatın” çağrılarını umursamamış ve tek kelime konuşmamıştı.

30 yıl sonra aniden arz-ı endam edip, tüm söylenenlerin “iftira ve gerçek dışı” olduğunu, “şimdi lojmandan çıksa kirada oturmak durumunda” olduğunu, mazlum bir maskın arkasından, mağdur insanın ses tonuyla, ifade buyurdu; 12 eylülün haklılığına olan inancını dile getirdi.

Darbeci generale göre:

*” Time dergisinin, dünyanın en zengin 50 generali listesinde yer aldığı” iftira idi.

* “Ortağı olduğu seramik fabrikasının aslında küçük bir hissedarı idi”, abartılmıştı.

* “Şirketinin, hava kuvvetlerinin ihalelerini hep alması” bahse konu olmazdı.

Emir komuta düzeni seramik fabrikasının hizmetinde

30 yıl az bir süre değil ama hatırlamak için çoook uzun bir süre de sayılmaz. Şu seramik fabrikası meselesi hakkında bir iki kelam etmek icap ediyor.

Petrol Ofisi devletin milli akaryakıt dağıtım şirketi olarak çok güçlü bir kamu kurumudur.O yıllarda Türkiye’de PO’nun dışında çok uluslu şirketler Shell, BP, Mobil ve TP ( Türkpetrol ) faaliyet gösteriyordu.

Devletin belirlediği yasal mevzuat gereği ordu, belediyeler, tüm kamu kurumları, hastaneler, okullar, kamu işletmeleri akaryakıt ve madeni yağ ihtiyaçlarını PO’dan almak zorundaydılar.

Bu nedenle PO piyasanın devi olarak anılıyordu. Ayrıca ülkede bir petrol sıkışıklığı yaşandığında, yabancı şirketler kendi bayi istasyonlarına akaryakıt veremezken, PO bayileri bu sıkıntıyı yaşamıyorlardı.Bu gibi etkenler nedeniyle PO, petrol ve akaryakıt piyasasında ticaret yapmak isteyen bayi adaylarının ve giderek yabancı şirket bayilerinin de tercihi oluyor, PO istasyon şebekesi giderek yaygınlaşıyordu. Sonunda istasyon sayısı tüm çokuluslu şirketlerin istasyon toplamını üçe dörde katlamıştı..

12 Eylül darbesinden hemen sonra, Kenan Evren’in Harbiye’den sınıf arkadaşı olan emekli Yarbay Avni Çoker Petrol Ofisi genel müdürlüğüne getirildi. Kurumu, derhal askeri disiplinle yönetmeye başlayan emekli komutan, çok ilginç kararların uygulama emrini de aynı hızla verip sıkı takipçisi oluyordu.

Petrol Ofisi tuvaletleri için siparişler

Yaşı ellinin üzerinde olanlar, karayolu yolculuklarında akaryakıt istasyonlarının tuvaletleriyle ilgili “acı” hatıralara gözlemlere sahiptirler. Avni Çoker, istasyonların görünüm standardını askeri karakollar gibi tek tip hale getirme kararını verdi ve derhal uygulamaya koydu. Buna göre bir ay içerisinde boya badana yapmayan, istasyonun genel görünümünü düzeltmeyen bayiye mal teslimatı yapılmayacağını talimatlandırdı.

Bu karar, Bölge Müdürlükleri bünyesindeki satış/saha ekiplerince bayilere duyuruldu ve denetimler başladı. Tabii bu genel temizlik ve aynı renk boya badana, aynı amblem ile standart oluşturulurken, korkunç tuvaletlere de el atıldı. Sayın umum müdürün bütün PO istasyonlarının tuvaletlerinin tavana kadar fayans, zeminin belli bir marka seramik yer karosuyla kaplanması isteği ve bu konuda hiçbir mazeret tanımama kararlılığı, lisan-ı münasiple operasyonel ekiplere talimat olarak teleksle geçildi.

Ancak önceden hesaplanamayan bir sorun vardı. Bazı istasyon sahipleri istasyon tuvaletlerini önceden seramikle kaplamış, tavana kadar olmasa da yarıya kadar fayans yapmıştı. Bu talimatın bu durumdaki istasyonlara nasıl uygulanacağı netleşmeliydi. Bu istasyonların müeyyide dışı tutulmasının hakkaniyete uygun olacağı kanaati bölge müdürlerine, onlar tarafından da umum müdür Avni albaya iletildi. Akla ihtiyacı olmadığını söyleyen Avni Çoker talimatın istisnasız uygulanacağını tekrar talimatlandırdı.

Türkiye’nin o yıllarında istenen seramik markalarını tedarik etmek, köy istasyonları, küçük kasabalar, doğu – güneydoğu ve uzak küçük şehirlerde mümkün değildi, çünkü satılmıyordu.

Verilen süre sonunda, yapılan denetimlerde pek bir şeyin değişmediği tespit edildi.Bu kadar çok sayıda istasyona, akaryakıt verilmeme müeyyidesinin uygulanmasının kaos yaratacağı dikkate bile alınmadan mal teslimatları durduruldu ve kıyamet koptu.

Her tuvalete Kalebodur… Şahinkaya’ya Kalebodur hissesi

“Allahın gurban, bize en yakın o istediğiniz marka seramikçi 900 km uzakta ben ne yapam, yav müdürüm nerden bulim nerden getirim” feryatları fayda sağlamadı, binlerce istasyon sahibi bir biçimde bu markayı bulmak almak için seferber oldu.Yaz geliyordu, mazotun benzinin en fazla satılacağı mevsimde malsız kalmak olacak iş değildi.Yüzlerce, binlerce km yol tepildi, akraba, eş, dost, hemşerilere paralar havale edilip, otobüs bagajlarında getirtildi malzemeler.Bir de ne olur ne olmaz çatlar patlar kırılırsa hemen el altında yedeği onarım için bulunsun diye lazım olandan çok daha fazlası alındı.

Bu arada, henüz PO ile alakası olmayan yabancı şirket bayileri de “ne olur ne olmaz PO yaptırıyorsa bizim şirket de isteyebilir veya PO’ya transfer olursam tuvaletim de istedikleri gibi yapılmış olur” düşüncesiyle, illa “o marka” seramiği aldılar, WC’lerini yaptırdılar.

Kenan Evren paşa “Asmayalım da besleyelim mi, bir garson benden fazla maaş alıyor” diye vecizeler döktürürken, sınıf arkadaşı Avni Çoker albay, tamamlanan seramik operasyonundan sonra, pek düşkünü olduğu ve hediye edilmesinden de pek müteşekkir gözüktüğü purolarını keyifle tüttürüyordu.

Çünkü, o binlerce istasyona cebren, tehditle, en ağır müeyyide ile döşetilen seramik yer karoları “KALEBODUR” markaydı. Fabrikanın “hissedarı” gözüken ortağı da Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahisn Şahinkaya’ydı.

1985’li yıllarda, Adana SHP Milletvekili rahmetli Cüneyt Canver, ülke içinde fısıltı gazetesinin malzeme olarak kullandığı o iddiaları, Meclis Başkanlığı’na verdiği bir önerge ile sıralamıştı. Matbuatımız da, 11 Eylül akşamına kadar sadece Hava Kuvvetleri Komutanı olan ve fısıltı gazetesine göre kahvehane sohbetlerinde “5 Güzeller” olarak adları sıralanan kudretli paşaların içinden ünlü ABD dergisi “Time”, “Dünyanın en zengin generalleri” listesinde söz edilen Sayın Şahinkaya’nın F-16 uçaklarının alımında, ihalenin belli şirketlere verilmesi için nüfuz kullanıp çıkar sağlamaktan, haksız iktisap yolu ile taşınır ve taşınmaz mallar edindiğini de yazabilmişti.

Erçelebi ile Macit’in, o iddiaların yanı sıra Şahinkaya’nın ailesi kanalı ile ortak olduğu seramik fabrikalarının ürünleri ve Hava Kuvvetleri’ne ait binaların nasıl donatıldığının da araştırma konusu yapılmasını isteyen önergelerinin ayrıntısını gazetenizde okuyacaksınız. Bugünkü yazımda, “O ilk önerge daha sonra ne oldu?” sorusunu haklı olarak sorabileceklere, cesur parlamenter rahmetli Canver’in anlattıkları ile yanıt vereceğim:

“İddialara göre” diyordu Canver “Şahinkaya Amerika’dan alınacak askeri uçaklarla ilgili şahsi çıkar sağlıyordu. Şahinkaya’nın bir Amerikan firmasıyla ilişkisi vardı. Aynı Amerikan firması İŞ-Kur ve Bağfaş firmalarını da destekliyordu. Bu firmalarda Şahinkaya’nın eşinin ve oğullarının ortaklığı vardı. Şahinkaya, ayrıca iki önemli şirketin daha hissedarları arasına girmişti. Hava Kuvvetleri Komutanlığı da yapan Şahinkaya dönemindeki bütün ihalelelerdeki şartnamelerde, kendisinin ortağı olduğu Çanakkele Seramik fabrikasının ürünleri kullanılıyordu.. O gün cesur davranılsaydı, ondan sonraki soygunların büyük bir bölümünün önüne geçilebilirdi. Cümle âleme şunu gösterecektik: Yolsuzluk yapan, darbeci bile olsa, bir gün soruşturmaya uğrar. Bunu yapabilseydik, ülkenin bu derece soyulmasını bir nebze olsun engelleyebilirdik. O gün Şahinkaya dosyasını kapatanlar, bugün ülkeyi soymayı sürdürüyorlar.”

Emekli Orgeneral, sadece 12 Eylül hareketini yıpratmak isteyenlerin bu tür iddaları ortaya attıklarını söylemiş ve önergenin sonu neye varır bilemem gibi, hafif tehdit kokan bir de açıklama yapmıştı.

Özal, Şahinkaya’yı koruyor

Önerge, dönemin başbakanı rahmetli Turgut Özal’ın müdahalesi ile Anavatan Partili ve bağımsız milletvekilleri tarafından gündeme aldırılmamıştı. ANAP Grup Başkanvekili ve Zonguldak Milletvekili Pertev Aşçıoğlu, Canver’in önergesinin görüşülmesinin anayasanın 15. maddesince imkânsız olduğunu savunmuştu.
Aradan tam 30 yıl geçti ve açıkça söylüyoruz: Artık kimsenin derdi, “yaşı kemâli çok aşmış” üç işkenceci general değil. Sermayenin eli kanlı tetikçileriydiler, tamam, ama bu katil uşaklara hem katil hem de uşak olduklarını zaten anlatamazsınız ki. Önemli olan halka anlatabilmekti. Şimdiye dek başarılmış değil. Bir tek onun anlaması durumunda bunların eli ayağı çözülür.

30 yıl önce, kaynayan Türkiye toplumunun, askeri bir darbeye hiçbir tepki göstermeyeceğini nasıl anladılar? Bu bilgiye nereden ulaştılar? Çaresizlik içinde son bir huruç harekatıyla mı bu başarıyı yakaladılar? Bu tür soruların yanıtını henüz tüm ayrıntılarıyla verebilmiş değiliz. Ama, Tahsin Şahinkaya‘nın 11 Eylül günü ABD‘den Türkiye’ye döndüğü söylenir, herhalde Washinton’da “Bizimkiler, yani ‘sizin çocuklar‘ iktidara el koyacak, aman karşı çıkmayın” falan demiş değildir. Başka bir hesap yapmış olması daha muhtemel.

Örneğin, Şahinkaya, sakın Washington‘a, “Biz iktidarı alıyoruz, ama Bonn’un ne yapacağı belli olmaz diye düşünüyoruz. İktidarda sosyal demokratlar var, bunlar Türk ekonomisinin sahibi, sakın ters bir şey yapmasınlar, batarız, aman engel olun” falan demiş olmasın.

Kuvvetle ihtimaldir.

ABD’nin sevinçle karşıladığı darbenin hazırlayıcıları, Türkiye’nin ikizi konumundaki bir başka antikomünist cephe ülkesi Almanya‘dan emin değillerdi. Başbakan Helmut Schmidt ve arkadaşlarının bir “çıkıntılık” yapmasından korkuyor, bu tür sürprizlere engel olunmasını istiyorlardı. Schmidt, çıkıntılık yapmak ne kelime, darbe haberini alırn almaz, “Türkiye artık dipsiz kuyu değil” açıklamasını yapmıştı ekonominin önde gelen bir yayın organında. Bonn, çok sevinmişti. Sosyal demokrat iktidarın elindeki Bonn’dan söz ediyoruz. 30 yıl önce.

12 Eylül bir sosyal demokrat senaryoydu.

Tahsin Şahinkaya, Bonn’un çıkıntılığını Washington üzerinden engelleme görevini, varsa eğer öyle bir şey, başarıyla tamamlamış görünüyor. Dünyanın en zengin 50 askeri listesine boşuna girmemişti herhalde.

Bu önemli değil. Gencecik insanlarımızı, devrimcilerimizi, Kürt halkımızı, sendikacılarımızı kana boğan bir faşist darbenin, Federal Almanya’daki sosyal demokrat bir başbakanın yoğun desteğiyle ayakta durabildiğini rakamlara bakarak çıkarmak kolay. Gerçekten de Federal Almanya, 12 Eylül’den sonra, biraz ayak diremiş olsaydı, darbecilerin ayakta kalması mümkün olmazdı. 12 Eylül sabahı Bonn-Köln Havaalanı’na inen dönemin Bonn Büyükelçisi, sonraları Turgut Özal‘ın Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu, galiba ayrıntılı anılarını falan yazmadı, ama sağlığı izin verdiği yıllarda, gazetecilere “Alman parlamentosunda her kanattan milletvekili, ordu ne zaman el koyacak diye adeta yakamıza yapışıyordu ve müdahale zamanının geçmesine karşı uyarıyorlardı” mealinde açıklamalar yaptığı da biliniyor. Böyleleri bütün bildiklerini anlatmazlar. Ankara yaptı, Washinton onayladı, sosyal demokrat Bonn somut destek verdi. Bunu Türkiye iktisat tarihi bile söylüyor. Hatta söylemiyor, bağırıyor.

Dönemin “solcu” bir dergisinde yazılanlar, örneğin Der Spiegel’in 12 Eylül’den hemen sonraki ilk sayısı (Nr. 38/1980) ilginç bir tarihsel belgedir aslında. Bir önceki sayısında, 8 Eylül 1980, Ali Yurtaslan’ın anılarını ve Türkeş’in kendine sadık subaylar üzerinden nasıl iktidara geleceği tehlikesini duyuran dergi, darbeden sonra, Evren’in aslında makul ve ılımlı bir general olduğunu bildiriyordu. Bir de Almanya’dan nasıl destek geldiğini… Ancak görece uzun ilk haberlerin içinde Mustafa Kemal‘in yol gösterici devlet reformunun halk tarafından izlenmediğine, din dışı arayışların, adını vermeden “laikliğin”, büyük bir hata olduğuna da işaret ediliyordu. Der Spiegel’in nazizmden devralınan efsane kurucusu Rudolf Augstein’ın Atatürk düşmanlığı o zamanlar da etkili olmuştu anlaşılan. Din dışı devlet reformlarına tahammül edilemiyordu. Bugün okunduğunda, yeni Türkiye’ye, üstelik demokrasi kılıfıyla, açıkça dinsel ve geleneksel değerlerle barışma öneriliyordu. Ama durum vahimdi: Der Spiegel’e göre cumhuriyet kurulurken, 1923′te, 5 bin 700 kişi ölmüş ve 18 bin kişi yaralanmıştı, 1980′de ise bir iç savaş yürürlükteydi ve ortada 5 bin ölü ile 14 bin yaralı vardı.

Hepsi hazırdılar. Hepsi istediler.

Türkiye için sonun başlangıcıydı 12 Eylül ve en hırslı yıkıcılar demokratlar arasından çıktı. Sivil veya üniformalı faşistler, demokratların kanlı tetikçileriydiler.

Der Spiegel, 12 Eylül 1980 darbesini kapaktan duyurarak işlediği 30 yıl önceki o sayısında, iki arada bir derede, gerçek mesajı vermişti aslında: “Nato ve unutulmuş üyesi Türkiye” alt başlıklı, “Burası Bolivya veya Güney Kore değil” başlıklı bir analitik değerlendirmede, Şah rejimi çöktükten ve Afganistan‘a da Sovyetler müdahale ettikten sonra, Batı‘nın “kafasına dank ettiği” ve Türkiye’nin askeri önemini anladığını vurguluyordu. 5 milyar dolarlık yardımın 600 milyon marklık bölümü Bonn’dan geliyordu. Bunlar arasında 193 Leopard tankı, 4980 Milan tanksavarları da vardı. Hepsi krediyle verilmişti. 12 Eylül 1980′in hemen öncesinden söz ediyoruz. Sonrasında da Türkiye ekonomisine en büyük mali destek Federal Almanya’dan gelecekti. Bir Alman kolonisine daha o zamanlar dönüştüğü anlaşılan Türkiye’de, böyle bir yardım olmasaydı, darbeciler yaprak bile kıpırdatamazdı. İyi…

İyi ve hepsi bir gün yazılacak. Hepsi bir gün konuşacak. Birbirlerinin üzerine saldıran kurtlar gibi (“Kurtlukta düşeni yemek kanundur!”) , birbiriyle dövüşen ve çaldıklarını ellerinden ceplerinden düşüren hırsızlar gibi, tüm suçları açığa çıkacak. Galiba o zamana doğru geliyoruz.

Yoksa ne burjuvazi-nurjuvazi sürtüşmesini, ne asker-sivil çekişmesini, ne de art arda sır dökmeye başlayan polis şeflerini anlamak mümkün olurdu.

Darbenin 30′uncu yılında parçalanmanın eşiğinde bir Türkiye’deyiz.

Yönetenler de parçalanır.

Yönetenlerin parçalandığı yerde yönetilenlerin iktidar için işbirliğine gitmesi ise, bu kirli dünyada kurtlukla savaşanların bir başka ve altın yasasıdır. Onlar birbirinin boğazına sarılırken, bizler birleşiriz.

78’liler Federasyonu: Sayın yoksul general!

12 Eylül askeri darbesi generallerinden Sabri Yirmibeşoğlu ve Tahsin Şahinkaya’nın bir televizyon programında yaptıkları ‘yoksul, masum ve mağdur’ edebiyatına tepki gösteren Devrimci 78’liler Federasyonu, “Yok, öyle yağma! Halka ve demokrasiye karşı işlediğiniz suçlardan dolayı, zimmetinize geçirdiğiniz her kuruş için halklarımıza hesap vereceksiniz” dedi.

Yapılan yasal değişikliğin ardından, darbeci generaller hakkında suç duyuruları yapılmaya devam ederken, 12 Eylül darbesinin mimarı generaller de boş durmuyor. Yargılanmalarının önü açılan darbeciler son dönemlerde basın yayın organlarında yaptıkları konuşmalarda masum olduklarını iddia ediyorlar.

Otuz yıldır suskun olan darbecilerden 12 Eylül döneminde Kara Kuvvetleri Lojistik Başkanlığında görev alan Sabri Yirmibeşoğlu ve darbenin en kudretli ve en zengin generallerinden b iri olan Tahsin Şahinkaya bir televizyon kanalında masum edebiyatı yaptılar.

Devrimci 78’liler Federasyonu da yaptığı açıklamayla darbeci generallerin bu konuşmalarına tepki gösterdi. “Bu günlerde generallere bir haller oldu” başlığıyla yapılan açıklamada, “Otuz yıldır sustular, ne olduysa birden konuşmaya başladılar. Sanki yargılanıyorlarmış gibi savunmaya başladılar” denildi. Federasyon, Sabri Yirmibeşoğlu’nun özel harp yöntemlerine ilişkin açıklamalarda bulunarak, Türkiye’deki katliamları hatırlatmasını, “Demek ki Çorum’da, Maraş’ta böyle yapmışlar” değerlendirmesinde bulundu.

SAYIN YOKSUL GERENAL!

“12 Eylül faşizminin en kudretli ve en zengin generallerinden biri olan Tahsin Şahinkaya’yı bir televizyon kanalında ‘acıklı bir Türk filmi izler gibi, iki gözü iki çeşme, salya sümük ağlayarak izledik’”, ifadelerinin kullanıldığı açıklamada, “Adamcağız ne kadar yoksulmuş, ne kadar masummuş, onca zulümde, onca işkencede, onca katliamda, idamda hiç mi hiç sorumluluğu yokmuş (!)” denildi. Şahinkaya’nın TV’deki konuşmalarına karşılık Federasyon da şu soruları yöneltti:

“Sayın yoksul General: Uçak alımı sırasında 23 milyon dolarlık rüşvette adının geçmesi, seramik fabrikası, maden ocakları, Silivri kum ocaklarının iç edilmesinde adının geçmesi yalan mı? İsminin yer altı dünyasının ünlü isimleri ile inşaat ve ihale işlerine bulaşması da mı yalan? Medya patronları ile çıkar ilişkisine girmesi de mi yalan? En şerefli yoksul general kimleri şerefsizlikle suçluyor? Rüşvet ve yolsuzluk iddialarını örtbas eden Kenan Evren’i mi, yoksa 1983 seçimlerinden sonra TBMM’de kurulan araştırma komisyonunda kendisini aklayan ANAP’lı ve bağımsız milletvekillerini mi? Anlayamadık. Bu ülkede idam edilen başta 17 yaşında Erdal Eren olmak üzere devrimcilerin idam kararlarının altında beş generalin imzası yok mu? Bu ülkenin geleceğinin yok edilmesinde, aydınlarının, bilim insanlarının, öğrencilerinin, öğretmenlerinin, işkencelerden geçirilmesinde, yıllarca cezaevlerinde çürütülmesinde, öldürülmesinde, binlerce ton kitabın imhasında, yasaklanmasında, ülkenin bir yarı açık cezaevine çevrilmesinde hiç mi suçun yok? Başta Diyarbakır zindanı olmak üzere Mamak tabutluğundan, Metris zindanına kadar ülkenin birçok cezaevinde işkencelerden, yok etme operasyonlarından sorumlu değil misin? Başta Anayasayı, Meclisi, siyasi partileri, sendikaları ve toplumun örgütlendiği bütün demokratik yapılanmaları kapatmak dağıtmak suç değimli? Bu suçu kim işledi? Bu toplumun ümmetçi, biat eden, gerici, ırkçı bir topluma dönüşmesine, YÖK ile darbe anayasası ile MGK ile toplumun geleceğinin ipotek altına alınmasına siz sebep olmadınız mı?”

YOK ÖYLE YAĞMA!

Şahinkaya’nın Amerikalıların ‘bizim çocuklar başardı’ sözüne verdiği ‘kendi başlarına gelin güvey oluyorlar, Amerikalıların sözü ile hareket edecek halimiz yok’ yanıtının da hatırlatıldığı açıklamada, “Peki 11 Eylül 1980 günü Amerika’dan dönen en yoksul general değil miydi? Ertesi gün darbe olmadı mı” sorusu soruldu.

Açıklamanın sonunda, darbeci generallerin emperyalizmin kucağına oturarak, Türkiye’nin geleceğini, halkların kaderini sattığı ve ceplerini doldurup mağdur edebiyatı oynadıklarına dikkat çekilerek, “Yok, öyle yağma! Halka ve demokrasiye karşı işlediğiniz suçlardan dolayı, zimmetinize geçirdiğiniz her kuruş için halklarımıza hesap vereceksiniz” denildi.

18 yaşında subay olduğunu, Amerika’da 2 sene uçuş eğitimi alan Şahinkaya, havacılığı Amerika’da öğrendiğini söyledi.

Havacılık sanayiinin o dönem hayal olduğunu vurgulayan Şahinkaya, “Millet, verdikleri paralarla bizi harekete geçirdi ve en nihayet genelkurmay başkanlığı F-16 uçağının alınmasına karar verdi. F-16 sanayisinin kurulmasına karar verildi Ankara’da…”

Şahinkaya neden F-16′nın tercih edildiğini de şöyle açıkladı: “Ben çift motorlu F18 tercih ediyordum, çünkü çift motorluydu. Fakat mahçup etmedi F 16 uçağı. Ama Genelkurmay başkanlığının görüşü hem ucuz olsun, hem fiyat farkı vardı. Bu arada Yunanistan’ı da işaret etmek isterim. Bu herhalde zamanın tehdidi karşısında bazı kararları harekete geçirdi. Bulandırmak için ne lazım gelirse onu yapmaya başladılar önünün kesilmesi için.”

Şahinkaya yıllardır konuşulan rüşvet iddiaları ile ilgili olarak da “Bir karmaşa içerisinde bu iş devam edip duruyor. Bir söyledikleriyle bir söyledikleri tutmuyor. Benim Hava Kuvvetleri Komutanlığım sırasında alınan hiçbir karar şahsi değildir. Öyle bir entrikalar dönüyor ki… Şerefsizliktir, haysiyetsizliktir… Kaldı ki ben uçak sanayinin kurulmasına büyük emeği geçmiş bir insanım. İnsan evladına ihanet eder mi, nankörlük eder mi?”

NEDEN HİÇ KONUŞMADI?

Şahinkaya, 30 yıl süren sessizliğin de nedeninin açıkladı: “Karar verdik sadece Kenan Paşa konuşacaktı. Fakat artık geçici 15. madde de kalktıktan sonra konuşmaya karar verdim. Konuşsaydık zamanın idarecileri gibi herkes kendi fikrine göre değerlendirecekti.”

Şahinkaya, 12 Eylül için Amerikalılar’a atfedilen “Bizim çocuklar başardı” söylemine de tepki gösterdi: “Bu çok garip, bunu kendimize yediremiyoruz. Biz onların çocukları değiliz. Kendi başlarına gelin güvey oluyolar. Amerikalıların sözüyle hareket edecek halimiz yok.”