YEŞİL YAŞIYOR… PEKİ NEREDE? ANKARA’DA! VEYA BELARUS’TA!

YEŞİL YAŞIYOR… PEKİ NEREDE?

13 yıldır Yeşil öldü gibisinden kamuflajlar yapılıyor. Yeşil, Mehmet Eymür’ün MİT’te adamıydı. Eymür Yeşil’in neler yaptığını biliyor. Yeşil bir gün çözüldüğünde, ucunun kendisine dokunacağını biliyordu. Eymür, öldü, bir dönem bitti gibisinden Yeşil işini kapatmaya çalışıyor. Eğer öldüğünü biliyorsa, nerede, ne zaman, hangi olayda, nasıl öldüğünü de bilmesi lazım. Eymür bunları da açıklamak zorunda. Bakınız… Devlet Yeşil’i ne öldürür, ne de yargılar. Yeşil mahkeme önüne çıkarılırsa her şeyi anlatır. Öldürülürse de, sağlam birine emanet ettiği kasetler ortaya çıkar. Bu yüzden Yeşil’i yakalamak da, ortadan kaldırmak da istemiyorlar. Yeşil hâlâ kuvvetli biri. Devlet, Yeşil konusunda samimi değil. İnanmayan, CHP’nin en üst organı Merkez Karar Yürütme Kurulu eski üyesi Tunceli Milletvekili Sinan Yerlikaya’ya sorabilir… Mehmet Ağar, Mehmet Eymür, Hanefi Avcı da nerede olduğunu biliyordur.

4 yıldır Ergenekon sanığı olan Veli Küçük,  kirli işlerini yaptırdığı Yeşil’in öldürüldüğü iddiasını kamuoyuna 1999’da kasten pompalattı. Yeşil’in  imajı, kurumu değiştirildi, ölmedi. Yaşıyor. Çünkü Yeşil’de cinayetlerin kasetleri var. Hacı, Sakallı, Terminatör, Metin Atmaca, Ahmet Demir, Ahmet Yeşil, Mehmet Kırmızı, Hasan Tanrıkulu adlarıyla da tanınan  Yıldırım Kontrgerilla elemanıydı. Kurtlar Vadisi Pusu dizisine eklemlenen Kara adlı Yeşil, zannedildiği gibi yer altında filan yaşamıyor. Oğlu tarafından kitaplaştırılan Yeşil, artık emekli bir devlet memuru…

Peki Yeşil nerede?  En son 1998’de Macaristan’da dönemin başbakanı Mesut Yılmaz’a ‘şerefsiz’ diyerek yumruk attırmasından sonra ortadan kayboldu. Daha doğrusu Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in emriyle başka görevler verildi. Zaman gazetesi, müthiş bir gazetecilik yaptı ve 1997 yılında Yeşil’in telefon konuşmalarının tam dökümünü yayınladı. Bunu neden yaptı? Çünkü 2. MİT raporuna Gülen’in adını da karıştırmak isteyen Ergenekon çetesi Yeşil ile muhterem Gülen Hocaefendinin görüştüğü iftirasını ortaya atarak kamuoyunu aldatmıştı. Zaman’ın haberiyle ilk defa maskesi düşen Yeşil’in MİT Başkanı Teoman Koman’dan Cumhurbaşkanı Demirel’e, hatta Genelkurmay Başkanlığı’na kadar herkesle rahatca direkt konuşabilen devletin pervasız tetikcisi olduğu tescillendi. Yeşil gibi katillerle Gülen’in ilişkide olmayacağı ise açıktı. O, Ergenekon’un adamıydı, yani Gülen’in düşmanlarının infaz memuruydu… Kimilerine göre katil kimilerine göre vatanperver kahramandı. Esasen O, Ergenekon’un Yakup Cemili idi. Sonu cehennem olan bir yoldaydı. Nerede olduğunu aslında pek çok devlet görevlisi biliyordu.

Mesela 2000 yılı sonbaharında Yeşil’in nerede olduğunu sorduğum bir Emniyet İstihbarat yetkilisi gülerek şunu söylemişti: Albay rütbesinde Arnavutluk’ta geziyor ve Kosova’da UÇK’nın milis güçlerine gayri nizami harp konusunda askeri eğitim veriyor.

Bir kaç yıl sonra nerede olduğunu bir askeri yetkiliye sorduğumda yine acı acı güldü ve şunu fısıldadı: Benden duymuş olma ama Afganistan’a NATO çerçevesinde gönderdiğimiz Türk Barış Gücü’nde Albay rütbesinde Afgan emniyet güçlerini eğitiyor.

Uzun süredir Yeşil’in nerede olduğunu sormuyordum. Geçen yaz Türkiye’ye gittiğimde eskiden Polis Timinde 1990’larda Yeşil ile beraber çalışmış bir polis, konu açılınca ben sormadan söyledi: Geçen sene Şanlı Urfa’da bir akrabamın emeklilik işi vardı, sağolsun o işi çözdü. Yeşil sapasağlam yaşıyor. Hatta epey iyi gördüm. Eski günlerini arıyor. Emekli olmuş, artık hiç bir işe karışmıyormuş, kafasını dinlemek istiyor.

Eski günler geride kaldı, artık Yeşil gibilerine yer yok. Terörle mücadelede temiz bir sayfa açılıyor dedim. ‘Polis gücü, öldürmek için değil halkı yaşatmak için bölgeye geliyor’ diye değişen şartlara vurgu yaptım. Beni de çağırdılar, gidip gitmemekte kararsızım. Bu hükümete güvenilir mi sence demez mi? Git dedim ve ekledim: Artık Yeşil veya Kırmızı gibi kime çalıştığı belirsiz tiplerin faili meçhul cinayetler işleme devri kapandı. Müsade edilmeyecek, devlet yargısız infaz yapmayacak, cinayet işlemeyecek.

Ülkücü kökenli Türk milliyetçisi polislerde AK Parti’ye güvensizlik var dedi ve şu endişesini dile getirdi: Geçmişte polis güçleriyle askerler, ve JİTEM birbirlerine silah çektiler, çatıştılar. Askerler, ülkenin ve bölgenin hakimi biziz, polis de kim oluyor tavrındaydı. Polisi kimse takmıyordu. Şimdi devran değişti ama halen koordinede aksaklık olur ve henüz tamamen temizlenemeyen Ergenekoncu askerlerle bölgede çatışırız gibime geliyor.

Haksız sayılmaz. Ergenekoncu askerler ordudan temizlenebilseydi, PKK zemin bulamaz ve çoktan teslim olurdu. Son aylarda PKK’nın uyuşturucu depolarına yapılan baskınlarla gelir yolları tıkandı. Fransa’da açılan davada Avrupa’dan yılda bir milyar dolar haraç toplayan PKK’nın adamları tutuklandı ve peşin para gönderdiği kurye sistemi çökertildi. Hakkari’deki Kavaklı ana terörist yetiştirme kampı dağıtıldı. Uyuşturucu ticaretinin merkezi olan Van kentini ise deprem vurdu. Halen Van’ın Başkale sınır kapısı, Hakkari, Yüksekova uyuşturucu yollarından katırlarla, eşeklerle uyuşturucu taşınıp Van’a getiriliyor. İşlenmiş halde Van’a İran ve Irak’tan gelen uyuşturucular, buradan İstanbul’a ve Avrupa’ya pazarlanıyor. Belki de deprem Allah’ın bize uyarısıydı… Van’ın halkı dindar olmasına rağmen yüzde 80’nin araçları uyuşturucu taşımaktan sabıkalı. Kimin uyuşturucusu bu? Elbette Ergenekon ve PKK’nın… Neyse deprem için Kur’anda 7.2 ve 7.4 ayetlerine bakmak lazım. Yani 7. sure olan Araf suresinin 2. ve 4. ayetlerine. Umum afetlerin geliş sebepleri umum hatalardan olur. Uyuşturucu parasıyla kazanç helal olamaz Vanlı dostlarım…

YILAN HİKAYESİ

Eski istihbaratçı Hüseyin Oğuz’a göre Yeşil Belarus’ta yaşıyordu.  Oğuz şöyle dedi: “Bu kişinin ismini İzmir Emniyeti’nde verdiğim ifadede söyledim ve emniyet güçleri şu anda bu kişiyi arıyor. Yeşil’e ilişkin olarak da bazı yazılar yazıldı. Yeşil hakkında Mehmet Altan, Belarus’ta olma ihtimalini yazmış. Doğru yazmış.”

Emekli Jandarma İstihbarat Astsubayı Hüseyin Oğuz, “geçmişe dair” TAKVİM’e 27.12.2011’de önemli açıklamalarda bulundu. Oğuz, adı karanlık cinayetlere karışan ve yaşayıp yaşamadığı yılan hikayesine dönen Yeşil’in hayatta olduğunu söyledi. Oğuz, “Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım sağ. Halen Belarus’ta yaşıyor” dedi. Eski istihbaratçı Oğuz, iddialarına şöyle devam etti: “Yeşil hala devlet tarafından korunuyor. Yıldırım yani Yeşil’in hakkında Kırmızı Bülten olmasına rağmen hala yakalanamıyor. Çünkü arkasında derin bir yapılanma var. Yeşil zaman zaman Türkiye’ye giriyor. Varın gerisini siz düşünün. Mahmut Yıldırım, Türkiye’de gerçekleştirdiği her olaydan sonra Belarus’un başkenti Minsk’e tatile gönderilirdi. Yani ödüllendirildi. Tüm bildiklerimi devlete anlattım. Ancak buna rağmen tanık korumaya alınmadım. Bu konu ve diğer konulara ilgili tüm bildiklerimi gerekli yerlere ilettim. Yakında piyasaya çıkacak olan ‘Karanlık Güçler Çeteler ve Faili Meçhul Cinayetler’ adlı kitabımda da tüm bilgileri anlattım. Ben hala yaşam mücadelesi veriyorum. Maddi ve manevi olarak bittim. Bana çobanlık bile yaptırmadılar. Buna rağmen yine de bildiklerimi açıkça söylüyorum. Ancak yine de size her şeyi anlatamam. Çünkü bildiklerimin onda dokuzunun bende kalması ‘yaşamam’ için gerekiyor.

Polis memuru arkadaşla geçmişte neler olduğunu  beraber hatırladık. JİTEM bünyesinde başlayan iç çatışma nedeniyle Arif Doğan-Cem Ersever ekibi ile Veli Küçük-Mahmut Yıldırım (Yeşil) ekibi 1993’de karşı karşıya geldi. Arif Doğan’ın Ankara’ya çekilmesi, Cem Ersever’in emekliye ayrılmasıyla Batman üçgeninde Yeşil döneminin de önü açıldı. Bu dönemin başlangıcı ise, 20 Eylül 1992 tarihinde Musa Anter’in öldürülmesiyle başladı. 1992-1993 yılları arasında bölge’de yoğunlaşan faili meçhul cinayetler, 1997 yılında Başbakanlık Susurluk Raporu’na kadar taşındı. Bu cinayetlerle yetinmeyen ekipler, uyuşturucu, adam kaçırma, şantajla para sızdırma gibi ekonomik alana da yöneldi. 1993 yılı Mayıs ayında Turgut Özal’ın ölümünün ardından Başbakan Süleyman Demirel’in Çankaya Köşkü’ne çıkması, DYP’nin başına geçen Tansu Çiller’in Başbakanlık koltuğuna oturmasıyla da faili meçhul cinayetler Adana, Ankara ve İstanbul gibi kentlere sıçradı.

JİTEM içerisinde başlayan iç çatışma, Ankara’da Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, Lice’de Bahtiyar Aydın ve Mardin’de Albay Rıdvan Özden gibi muvazzaf subaylara kadar ulaştı. JİTEM’I kontrolu altına alan Veli Küçük, iddialara göre önüne çıkan, şiddetin bitmesini isteyen barış yanlısı  askerleri Yeşil’e infaz ettirdi.

İşte tam bu sırada Çiller, hedef hainler listesini açıkladı. Çiller’in İstanbul Holiday Inn Oteli’nde, ‘Türkiye milis hareketi niteliğine dönüşmüş ve yaygınlaşmış bir terör hareketiyle karşı karşıyadır. PKK’nın haraç aldığı işadamı ve sanatçıların isimlerini biliyoruz. Hesap soracağız’ açıklamasının ardından Batman’da DEP Mardin Milletvekili Mehmet Sincar öldürülürken, ekim ayında ise JİTEM’deki ayrılıklar nedeniyle basına konuşmaya başlayan Cem Ersever, JİTEM elemanı Kemal Uzuner’in Aydınlıkevler’deki evinden alınarak Bolu’da bulunan Başbakanlık Atış Poligonu’nda sorgulandıktan sonra Yeşil tarafından öldürüldü. Ersever ile birlikte sevgilisi Nevval Boz ile Mustafa Deniz de öldürülen isimler olarak kayıtlara geçti.

Öldürülmesi gereken, sözde PKK’ya yataklık yapan 10 bin kişiyi bin operasyonla temizleme fikri tamamen Mehmet Ağar’ındır ve bunu MGK’da 1992 yılında Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’e de kabul ettirmişti. Hatta Güreş’in bu ortaya çıkarsa hepimizi sallandırırlar dediğini duymuştum. Şimdi yaptıkları hatanın, ektikleri nefret tohumunun hesabını vermenin vakti geldi.

 

Yeşil, Antalya'daki evinde kahvaltı yaparken. Bu eve yapılan baskında ele geçirilen gazetelerdeki tarihler Yeşil'in hayatta olduğunu gösteriyordu.

Ersever’in elinde bulunan ve Doğu illerinde birçok eylemde kullanılmaya başlanan patlayıcıların ölümü sonrasında Ankara ve İstanbul’da peşpeşe meydana gelen patlamalarda ortaya çıkması, Yeşil’in Ankara’daki izini açığa çıkardı. Ve Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alınan Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın sorgusuna bizzat Ankara Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar da katıldı. Bu dönem iki Mehmet arasında krize yol açan Yeşil, kaburgaları kırık bir halde Mehmet Eymür’e teslim edildi.

Cem Ersever’in ölümü sonrasında başlayan tartışmalarda taraf olan Aydınlık Dergisi ve Doğu Perinçek, Ersever’in Yeşil tarafından öldürülmediğini, Hanefi Avcı ve ekibi tarafından korunduğuna dikkat çeken yayınlar yaptı. Adnan Akfırat’ın Eşref Bitlis’e ilişkin yazdığı yazılar ile Doğu Perinçek’in ‘Çiller Özer Örgütü’ isimli kitabında JİTEM korunurken, Emniyet İstihbaratı açıkça suçlandı. Gözaltından çıkan Yeşil, MİT bünyesinde yeni bir görev için Şam’da yaşayan PKK elebaşısına suikast için Şam’a uçtu. Bu suikastta kullanılacak olan patlayıcılar ise Viranşehir Belediye Başkanı Halil İbrahim Keleşabdioğlu’nun organizesiyle Ceylanpınar’ın Reselayn Kapısı’nda Şam’a gönderildi.

Çiller’in siyasi rakibi Mesut Yılmaz’ın Yalçın Küçük’e ulaştırdığı notla suikastdan haberdar olan Öcalan, suikastın başarısız olmasını sağladı. Yılmaz, hoşlanmadığı Mehmet Eymür ve Yeşil gözden düşürmeye çalışmıştı. Şam merkezinde zamansız patlayan bomba, iki Mehmet arasındaki kavgayı derinleştirdi ve Mehmet Eymür görevinden alınmasının ardından ABD’ye uçtu. Eymür, tüm bu yaşananları kurduğu Atin.org sitesinde bir bir deşifre etti.

Ersever’in ölümünün ardından büyük kentlere sıçarayan cinayetler zincirinde Kürt kökenli işverenleri, avukatlar, Kürt kökenkli aydınları hedef alınmaya başlandı. Bu dönem büyük kentlerde JİTEM bünyesinde bulunan itirafçılarının yanısıra eski ülkücüler, polis memurları ve mafyaya uzanan bir ağa kadar ulaştı. Bu dönem Behçet Cantürk, Savaş Buldan, Adnan Yıldırım, Hacı Karay, avukatlar Medet Serhat, DEP Ankara İl Başkanı Faik Candan, HADEP Yüreğir İlçe Başkanı Rebih Çabuz, İzzettin Görnü gibi çok sayıda insan öldürüldü. Devlet, siyaset ve mafya üçgeninde örgütlenmiş yapılar tarafından işlenen siyasal cinayetlerin yanısıra ekonomik rantlar sağlanması adına, Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfi Topal, Tefeci Nesim Malki’ye ulaşan bir dizi cinayet daha işlendi.

Yeşil, Bingöl, Solhan ilçesi Dicnik Köyü’nde 1951 yılında doğdu. MHP kökenli, 1973’te Bingöl Genç İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından kullanıldı ve ilişki aynı yıl MİT Tatvan Bölge Müdürlüğü’ne devredildi. Kasım 1975’te askerden geldikten sonra Milli Görüş hareketi içinde MİT adına çalıştı. Yıldırım, Elazığ’da 1977’de Etibank Ferro Krom tesislerinde puantör olarak göreve başladı. İşlemleri 20938 sicil numarası üzerinden yapılıyordu. Tam dört yıl sonra farklı bir göreve soyunup, farklı bir isimle anılmaya başladı. Yeni adını gözlerinin rengi olan “Yeşil”den aldı. Susurluk kazasından sonra ortaya dökülen ilişkiler, pek çok cinayetin tetikçisi olduğunu ortaya koydu. Herkes Yeşil’den söz etti, ancak bulunamadı. Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz, aldığı bilgileri aktarırken Yeşil’in öldürüldüğünü söyledi.

Ancak kısa bir süre sonra Yeşil, İHD Başkanı Akın Birdal’ı vuranların arkasındaki isim olarak ortaya çıktı. Daha sonraki bilgiler Yeşil’in hala hayatta olduğunu ortaya koydu. Susurluk Raporu’nda da Yeşil’e 12 sayfalık özel bir yer ayrıldı. Ahmet Demir, Mehmet Kırmızı sahte kimliklerini kullanan, Güneydoğu’da “Sakallı” adıyla bilinen Solhanlı Mahmut Yıldırım’ın geçmişi bir ölçüde deşifre edilebildi. Bir dönem MİT’te, bir dönem JİTEM’de görev aldığı anlaşıldı. JİTEM subayı Ahmet Cem Ersever’in öldürülmesinden, Güneydoğu’daki pek çok faili meçhul cinayete kadar sayısız olayda tetikçilik yaptığı belirlendi. Hatta Abdullah Öcalan’ın Suriye’de öldürülmesi için görevlendirilen ekipte de yer aldığı öne sürüldü. Afyon Cezaevi’nde öldürün  Sabancı suikastı sanıklarından DHKP – C’li Mustafa Duyar’ı Türkiye’nin Şam Büyükelçiliği’nden alıp getiren ekipte onun da adı sayıldı. Ancak istihbarat birimlerinin kamuoyuyla pek de paylaşmadığı kanıya göre, aslında Yeşil tek bir kişinin değil, birden fazla görevlinin kullandığı ortak kod adı.

Yeşil kodunu kullananlardan biri de üst düzey görevlerde bulunan Veli Küçüktü. Bir dönem Güneydoğu’da PKK’ya karşı yürütülen mücadelede özel operasyonlar, karşı gerilla eylemleri ve taktikleri onun yönetiminde yürütüldü. Ankara’da bir pavyonda eğlenirken olay çıkarttığı için gözaltına alınan, götürüldüğü Emniyet Müdürlüğü binasında Orhan Taşanlar ve ekibi tarafından kaburgaları kırılana kadar dövülen Yeşil’i polisin elinden alan ve MİT’te tedavi ettiren kişi Mehmet Eymürdü. Üzerinde taşıdığı 0542 214 50 21 numaralı telefonla aradığı yerler arasında resmi kurumların yanı sıra, Abdullah Çatlı, Sami Hoştan, Sedat Peker gibi isimler de bulunuyor. Mesut Yılmaz’a Budapeşte’te yumruk atanlar da Yeşil’in telefonundan arananlar arasında yer alıyor. Yeşil adının korkuyla anılması Susurluk çetesi tarafından tahsilat amacıyla kullanıldı. Susurluk çetesinin tehditle para topladığı kişileri arayan hep Yeşil idi.

Ömer Lütfi Topal’ın öldürülmeden önce para yatırdığı Ziraat Bankası Ankara Heykel Şubesi’ndeki hesabın sahibinin de Ahmet Demir kimliğini kullanan Yeşil olduğu ortaya çıktı. Mahmut Yıldırım, sıradan bir memur olarak başladığı yaşamını bugün herkesin bildiği ancak kimsenin tanımadığı kanlı bir tetikçi olarak sürdürüyor veya öldü. Kaçak olarak nerede yaşadığını kesin olarak saptayabilen yok. 30 yıldır çalışmadığı istihbarat teşkilatı kalmadı. Doğu’da pek çok karanlık faili meçhul cinayete birlikte kalkıştığı, PKK’ya karşı gayrinizami harp yürüten Binbaşı Cem Ersever ve arkadaşlarını, fazla konuştukları için Çatlı ve Haluk Kırcı’ya çekinmeden öldürtecek kadar derin bir adamdı. Tüm devlet başkanları, başbakanlar, Genelkurmay, MİT ve Emniyet teşkilatında çok sevilmesede gözüpek işleri nedeniyle çok iyi tanınan, saygı duyulan Yeşil, kontragerilla çalışmalarıyla devletin düşmanlarını infaz eden, ettiren delikanlı bir istihbaratçıydı.

Kosova’da UÇK’nın askeri eğitimi, Afganistan, Bosna, Çeçenistan ve Kuzey Irak’ta gizli operasyonlar dahil pek çok yurtdışı kirli operasyonun organizatörüydü. Haziran 1996’de Eymür’ün verdiği son görevini ifa ettiği yurtdışı görevinden döndükten sonra birden ortadan kayboldu. Eğer bundan sonraki görevi ülke içindeki mafya yapılanması ve yolsuzluğun kan damarlarına girmekse öldü gösterilmesi elzemdi. Kürt asıllı olmasına rağmen vatansever bir ülkücü, ulusalcı, Alevi Kürtlerin ve PKK’nın candüşmanıydı.

Radikal Gazetesinden Sayın İsmet Berkan 12 ve 13 Temmuz 2000 tarihlerinde Yeşil’in ifadesine değinen “Susurluk sırları” ve Neden yadırgamıyoruz?” başlıklı yazıları yazmıştı. “Yeşil, para alabileceği her yerden para almaktan çekinmediğini, Ceylanlar dahil herkesi haraca bağladığını (‘vergi’ diye adlandırıyor, aynen PKK gibi) bir devlet kurumu olan MİT’e rahatça söylüyor ve başına hiçbir şey gelmeden oradan ayrılabiliyordu.

Aynı Yeşil, ‘faili meçhul’ bir cinayete kurban giden Kürt yazar Musa Anter’i bir PKK önde geleni aracılığıyla nasıl kandırıp tuzağa düşürdüğünü de yine MİT’e adeta övünerek anlatıyordu. Bu anlatımdan hareketle Musa Anter’i Yeşil’in öldürdüğüne kuşku duyulamaz artık. Tek bilinmeyen Yeşil’in talimatı kimden aldığı.”

Yeşil’in anlatımları arasında Emniyet Genel Müdürlüğü’nün en önemli birimlerinden birinin, Özel Harekat Dairesi’nin başındaki bir insanın (İbrahim Şahin) çeşitli işadamlarını haraca bağladığı, o işadamlarının da ‘vergi’ adı verilen bu paraları çeşitli rütbeli polisler aracılığıyla gönderdiklerini, bu paralardan kendisinin de nasiplendiğini anlatıyordu.

MİT’in suçla mücadele ve suçluyu yakalama gibi bir görevi yok belki ama en azından vatandaşlık bilinci mesela Yeşil’in, İbrahim Şahin’in, Abdullah Çatlı’nın, ‘Arnavut Sami’nin, Mehmet Ağar’ın, Korkut Eken’in vs. savcılara ve teftiş kurullarına ihbar edilmesini gerektirmiyor muydu? ( Berkan, 2000).

Berkan’ın yukarıdaki soru ve tenkitlerine Mehmet Eymür web sayfasında cevap vermeye çalıştı:  Esasında konu bir çok karanlık bölümleri bulunan bir devri ve sistemi ilgilendirdiği için, bu sistemin içinde belli bir rolü olan ve bu dönemin bir bölümünde (1994-96) resmi görevi bulunan beni fazlasıyla aşıyor.
Ben yine de kendi sorumluluk sahamda kalarak bazı yanıtlar vereceğim. Bahsigeçen dönemde iki tip illegal faaliyet yürütülmüştür.  Birincisi “Terör ve PKK ile mücadele kapsamında” yürütülen illegal faaliyetlerdir.

“Birinci tip” diye adlandıracağımız bu faaliyetler, demokrasi rejimi ile bağdaşmasa da “yaşadığımız olağanüstü terör yılları”, “şehit verdiğimiz ve ölen sayısız insanımız” nedeniyle haklı nedenler taşıyabilir.  Yani “olağanüstü” şartlardaki, “olağanüstü mücadele yöntemidir” Diğeri, yani “ikinci tip” illegal faaliyetler, “ülke yararına” görünümü altında yürütülen “maddi ve politik çıkar sağlamaya yönelik” -çete- faaliyetlerdir.  Her iki faaliyet iç içedir ve her iki faaliyetin oyuncuları aşağı yukarı aynı kişilerdir.  Hukuken bu iki faaliyeti bunlar suç, bunlar diğeri değil diye ayırabilmek mümkün değildir.

Resmi olarak inkar edilse de, “ülke yararına yönelik illegal faaliyetler” belli bir karar mekanizması tarafından harekete geçirilmiş, belli bir emir ve komuta zinciri içinde yerine getirilmiştir.  Emirleri icra eden kişiler, ulvi bir görevi yerine getirdikleri inancıyla bu işleri yapmışlardır.

Emirler genellikle şifahen verildiği için, bu emri verenlerin sıkıştıklarında bu hususu inkar etmeleri ve suçu astlarına atmaları mümkündür. İcracı kişilerin, bazı hallerde menfaate yönelik faaliyetlerde, bilmeden kullanılmış olması da imkan dahilindedir.

Tamamına yansımasa dahi, bir çok olayda, her iki tip faaliyeti yürütenlerin aynı kişiler olduğu görülmektedir. Bu ise şahısların “ikinci tip” faaliyetler ve suçlardan dolayı itham edilmesini zorlaştırmaktadır.  Hukuk karşısında ağır neticeler getirebilecek olan ikinci tip “çete” faaliyetlerin ortaya çıkma ihtimali, emir ve komuta zincirindekileri telaşlandırmakta ve bu nedenle bu zincirdekiler, “ikinci tip” faaliyetleri tasvib etmeseler dahi, suçlu etrafında bir koruma halkası oluşturmaktadırlar.

Esasında suç işliyenlerin başlangıçta devlete hizmet felsefesi ile yola çıktıkları, gözlerinde çok büyüttükleri hedeflerini devletin imkanlarını kullanarak kolayca bertaraf ettikten sonra devletin gücünü kendi güçleri gibi gördükleri, kolayca elde edilen büyük rantlardan sonra devlet işlerini tamamen unuttukları, rahatlıkla ifade edilebilinir.

Diğer önemli bir zorluk, her iki tip faaliyeti yürütenlerin ulusal güvenliğimizi korumakla görevli teşkilatlarımıza ve politik hüviyete mensup kişilerden oluşmasıdır.  Bu teşkilatlarımıza has özel statüler ve politik kimlik, bir cins dokunulmazlık kabuğu yaratmakta ve adaletin düzgün işlemesini ve adil neticeler alınmasını önlemektedir. Neticede günümüzde yaşadığımız gibi, dokunulmazlık kabuğu en ince olan “bir kaç polisin” ve sivil vatandaşların yargılanmasının ötesine gidilememektedir. (Eymür, 2003).

Yeşil, Veli Küçük, Mehmet Ağar veya Mehmet Eymür'den emir alarak iş yapıyordu.

Zaman’da yazan Fehmi Koru’da 1998’deki bir yazısında dönemin Ankara Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar’a atfen şunu nakletmişti: Yıl 1995. Ramazan ayı. Taşanlar iftar için eve her gidişinde, çorbayı kaşıklayamadan bir yerlerde patlama olduğu duyuruluyor. “Bir değil, iki değil, üç değil… Bombalarda ‘Yeşil’ imzası çok belirgin… Araştırın bakalım, buralarda mı?” diye tâlimat vermiş…
O gece Ulus’taki gece kulüplerinden birinde bulmuşlar Yeşil’i… İçeri aldıkları kişinin Yeşil olduğunu polisler biliyor, ama muhataplarına çaktırmıyorlar… ‘Yeşil’ olduğunu hiç açık etmeden, ama ‘Yeşil’ imiş gibi ayrıntılı bir ifadesi alınıyor… “Ertesi gün, bizim elimize düşmesinden hiç mutlu olmayan devlet birimleri devreye girdi; tahmin edemeyeceğiniz kadar yukarılardan bir ilgi gösterildi. Biz de kendisini teslim etmek zorunda kaldık…”  (Kıvanç, 2005).
En iyisi Yeşil’i ona görevler veren eski MİTci Eymürden dinleyelim: Yeşil’in  güvendiği paşa Kemal Yılmazdı, o tarihlerde MİT’deki Yavuz Ataç, Orhan Çoban, Kaşif Kozinoğlu gibi “Özel Kuvvetler Komutanlığı (Özel Harp)” kökenli emekli subaylarla yakın ilişki içindeydi.  Bu kişiler MİT Müsteşarı olacağına muhakkak gözüyle baktıkları Kemal Yılmaz’a devamlı bilgi taşıyorlardı.

MİT’teki asker kökenliler Kemal Yılmaz’ın başlarına geleceğine o kadar kesin bakıyorlardı ki, nakledilenlere göre Yavuz Ataç ve Orhan Çoban, yeni yapılanma ile ilgili listeleri tanzim ederken makam kavgasına girmişler, aralarında sert tartışmalar çıkmıştı.

Kemal Yılmaz’ın, Genelkurmay’daki Çevik Bir ekibinden olduğu biliniyordu. Normal şartlarda MİT Müsteşarlığına gelmesi pek mümkün görülmediğinden, bunun ancak askeri bir müdahale sonra olması mümkündü. Yeşil’in bütün anlatımlarına rağmen MİT tarafından kullanılmaya devam edilmesi, “kanuni” yönden olmasa bile, “ahlaki” yönden çirkin gözükebilir.

Zamanın MİT Müsteşarı Sönmez Köksal da bu konuda bir hayli tereddütlüydü. Yeşil’in bütün mazisinin MİT’e monte edilmesinden endişe duyuyordu. Ben Yeşil’in ortalarda denetimsiz bırakılmasının daha vahim neticeler vereceğini düşünüyordum. Mehmet Ağar, resmi bir toplantı için MİT’e geldiğinde MİT Müsteşarının yanında kendisine mealen “Bu adamı siz de, Jandarma da kullanmış, şimdi ortalarda bırakmışsınız. Bu tip adamları sahipsiz bırakırsanız “suç makinası” haline gelirler, buna bir şekil bulun” dedim. Ağar, Jandarma ile konuşacağını söyledi, ancak bir netice çıkmadı.

O tarihlerde, Yeşil’e milli menfaatler doğrultusundaki bazı yurtdışı faaliyetlerde görev vermiştik. Bu faaliyetler ile ilgili bağlantılar kurmuş, çalışmalar yapmıştı. Çok hassas bazı operasyonlarımızı biliyordu. Bu bakımdan devam etmesinin hem faaliyetlere yarar sağlıyacağını, hemde kendisini Ankara’dan ve suçtan uzak tutacağını düşündük.

Zaten, belirttiğimiz gibi, yaşadığımız günlerdeki “suç” Yeşil’i çok aşan organize bir faaliyet niteliğindeydi. Ayrıca Yeşil, bu açıdan iyi bir haber kaynağıydı. Terör ve organize suç faaliyetlerinde en iyi kaynaklar o faaliyetin içinde olan kişilerdir. Bu istihbaratın temel unsurlarından biridir.

Üzerinde PKK/ARGK ve İnsan Hakları Derneği’ne ait üye kimlik kartı taşıyan Yeşil, bizim açımızdan, uygun vasıflara sahip, bir çok engeli kolayca aşabilen, yetenekli bir faaliyet elemanıydı, çalışmalarımıza olumlu katkıları oldu. Yeşil’le ilk görüşmelerimiz 1994’ün son aylarına rastlar. Bu görüşmelerde kendisine, yer aldığı operasyonların başarı ile neticelenmesi halinde yüksek miktarda parasal bir mükafat verileceği söylenmiştir. Yeşil cevaben, kendisinin bu güne kadar para karşılığında iş yapmadığını, böyle bir mükafaatı kabul etmeyeceğini belirtmiştir.

Yeşil’e ayrıca, çalışmalar esnasında meydana gelecek makul masrafların tarafımızdan ödeneceği, ihtiyaç hasıl olması durumunda, teknik alet ve malzeme sağlanacağı, Türkiye içinde kanunsuz hiç bir faaliyetine müzahir olunmayacağı, kendisine Teşkilatımızla arasındaki bağın ortaya çıkmasına neden olabilecek herhangi bir belge verilmeyeceği, görev esnasında yurt dışında şehit olması durumunda, ailesinin geçiminin ve çocuklarının okul masraflarının Teşkilatımız tarafından karşılanacağı, görevini ifa ettiği esnada yurtdışında tutuklanıp mahkum olması halinde de, ailesinin ve çocuklarının masraflarının karşılanacağı, böyle bir durumda, kendisiyle olan ilişkimizin inkar edileceği belirtilmiştir.

Yeşil, ailesini garantiye aldıktan sonra gerekirse intihar eylemlerine bile katılabileceğini, bir tutuklanma halinde, PKK itirafcısı olarak ifade vereceğini söylemiştir.. Bu sözlü anlaşmada belirtildiği gibi, MİT’in Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alınan Yeşil’le ilgili, dolaylı veya dolaysız hiç bir teşebbüsü olmamıştır.

Beyanlarına göre, Yeşil’in Korkut Eken ve Polis ile problemleri, 1994’ün son aylarında başlamıştı.  Kemal Horzum’dan her ay aldığı 250 milyon lira yardımın azalması üzerine, Kürt Ahmet lakaplı Ahmet Turgut’tan para istemesini neden gösteriyordu. Daha sonra Arnavut Sami olayı, ilişkileri iyice gerdirmişti.

Kasım 1994 sonunda Korkut Eken’in, İstanbul’da Kürşat Yılmaz, Yavuz Bıçakcı ve Ahmet Güzel isimli arkadaşlarını gözaltına aldırıp, hakkında bilgi topladığını öğrenmişti. Kürşat Yılmaz ile bağlantı kurduğunu ve Kürşat’ın, kendisine “kendine dikkat et, seninle ilgili bilgi almak için bizi çok hırpaladılar” dediğini söylüyordu. Kürşat kendisinden tabanca ve bir cep telofonu talep etmiş, Yeşil, birilerine 5.000.000 lira rüşvet vererek istediklerini cezaevine iletmişti.
Yeşil bu konuyla ilgili olarak şunları anlatıyordu:

“Aynı günlerde Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Şubesi’nde görevli H. Yarbay’dan çağrı aldım ve hemen görüşmeye gittim. H. Yarbay bana ‘Bugün Korkut Eken Genel Komutan’a geldi, bir süre görüştüler. Korkut Yarbay, komutana biz Ahmet YeşlL’i tutuklayacağız, sizinle herhangi bir bağlantısı var mı? diye sormuş, Genel Komutan da, jandarma ile bu şahsın hiçbir bağı yok, tutuklayabilirsiniz şeklinde cevap vermiş, ancak tutuklama gerekçesini bilmiyoruz, Genel Komutan’a soramadık. Korkut Yarbay gittikten sonra Genel Komutan, B. Paşa’yı çağırıp, Emniyet Müdürlüğü’nün tutuklama kararını sana iletmesini istemiş, B. Paşa da bana emir verdi, Korkut Yarbay kararlıymış ” dedi.

Olaydan 10 gün kadar önce, A.ÇatlıI da telefon ile aradı ve dikkatli olmamı tenbih etti, aynı günlerde oğlumun devam ettiği Karate Salonuna gelen telsizli iki şahs oğluma, benimle ilgili sorular yöneltmişler. Yine aynı tarihlerde Cumhurbaşkanlığı’na gittim ve burada Cumhurbaşkanı Danışmanı olan dostum ile görüştüm. O da Mehmet Ağar ve benim gibi Elazığlı.

Görüşme sırasında bana Cumhurbaşkanına ait altın bir dolma kalem hediye etti. Sohbet ederken bana “Mehmet Ağar ile iyi geçinmiş olman lazımdı” şeklinde bir cümle kullandı, ancak o gün için bu konunun üzerinde hiç durmamıştım. Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma ile bugüne kadar hiçbir sorununun olmadı, tutuklanmam için ortada hiçbir gerekçe yok.”

Yeşil’e göre, Ankara’da yeraltı dünyasında adıgeçen Kürt Ahmet lakaplı şahıs kendisinin varlığından tedirginlik duyuyordu. Kürt Ahmet’ten 100 Milyon TL. almış, Kürt Ahmet bunu Ünal Erkan’a aktarmıştı.

Kürt Ahmet, Ünal Erkan ‘a ismiyle hitap ediyordu, Emn.Müd.lerinin kararnamesinde bile Kürt Ahmet’in onayı vardı.  Kürt Ahmet bir süre önce tedavi maksadıyla Amerika’ya gitmiş ve gitmeden önce kendisinin pasifize edilmesi için Korkut Bey’den yardım talep etmişti. Korkut Bey, Kürt Ahmet’e bu konuda teminat vermişti. Kendisinin aranmasını Korkut Bey’in sözünü yerine getirme çabası olarak mütalaa ediyordu.  Korkut Eken’in yanısıra, İçişleri Bakanı danışmanı Mehmet Kıvanç Özer de kendisi ile uğraşıyordu. Aydın’lı Özer, sanki İçişlerinin değil Kürt Ahmet’in danışmanıydı. Zira devamlı Kürt Ahmet’in yanındaydı. Özer’in çağrı numarası 3 6 2- 1 2 8 6 idi, araştırılırsa ne kadar büyük işler çevirdiği anlaşılırdı.

Kemal Horzum kendisine her ay 250 milyon lira para verirken, bunun 50 milyona düşürmüştü. Bunun nedenini Kürt Ahmet’in yönlendirmesine bağlıyordu. Şöyle diyordu:
“Kemal Horzum’un dışındaki bütün Kürt işadamları PKK’ya yardım ediyor. K.Horzum’un, PKK’lı Metın Kod adında bir ortağı vardı. Benim baskım neticesinde ortaklıktan ayırdı ve Horzum’un çevresinden uzaklaştırıldı. Başbakan ve Cumhurbaşkanı korumaları, boş zamanlarında ve izinlerinde Horzum’un bürosuna gelerek koruma yapıyorlar.
Son görüştüğümde Horzum bana ‘Seni Zülküf Ceylan’la görüştüreceğiz’ dedi. Zülküf halen İsviçre’de hasta imiş. Döndükten sonra belirleyecekleri bir tarihte İstanbul’da Horzum, Zülküf ve Ceylan’ların kirvesi Emniyet Müdürü H. ile toplanıp görüşeceğiz. Birşey sormuyor ve herşeyden haberim varmış gibi davranıyorum.

Oynamayı planladıkları senaryoya göre, sözde devletin elinde terör örgütüne para yardımı yapan kürt iş adamlarının isim listesi var ve sözde devletin içindeki bazı güçler benim kanalımla bu şahısları enterne ediyorlar. Dolayısıyla ben parayı alınca Ceylan’lara yönelik herhangi bir eylemde bulunmayacağım. Horzum’un daha önce benim adımı kullanarak aynı senaryo ile tahsilat yaptığını biliyorum. Ancak herşeyden haberdarmışım gibi davrandığım için açık açık kimlerden para tahsil ettiklerini soramıyorum. Şu anda ekonomik yönden çok kötü durumdayım. Etlik’teki evimin 2 milyon liralık telefon parasını ödeyemiyorum, Diğer telefonun 7 milyon borcu vardı, ödeyemediğim için kapattılar. Her şey paraya bakıyor, araba hala sanayide rehinde. Sonuçta, maddi durumum berbat, para olmadan hiç bir iş yürümüyor. Ne yapacağımı bende şaşırmış durumdayım Aslında buraları bana göre değil, bölgedeki halimi özlüyorum. Beni maddi yönden bitirdiler, Şehirde paranız olmayınca gücünüz de olmuyor.”

Yeşil, parasal sorunları ve polisle olan problemlerini halletmek için bazı temaslarda bulunmuştu. şöyle anlatıyordu:

“Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Hayrettin Gökdemir’in beni Köşke çağırdı, ‘bir sıkıntın varsa söyle” dedi.  Bakmak mecburiyetinde olduğum sekiz adamım var. Bunlar için döşeli iki ayrı eve , geçimlerini temin için bilardo salonu benzeri bir işyerine ihtiyacım var. Sanayide rehin duran iki arabamı kurtarmam lazım dedim.  Bana ‘Yakında Rusya’dan bir işadamının döneceğini, onunla konuşarak isteklerimi karşılayacağını söyledi. ‘Ceylan ailesi zamanında Baba’yı ayakta tuttu, şimdi biraz da sana baksınlar. Baba için vinç lazım ama sana bir parmak hareketi yeter’ dedi.

10 gün önce cağrı alınca İbrahim’le buluştuk. Maltepe’deki Monako Pavyona gittik. Korkut Eken ile anlaşmazlığım konusunu açtım. İbrahim anlaşmazlığın boyutlarının sıkıntı yarattığını, Korkut Eken’in Emniyet Genel Müdürlüğünde normal bir memur odasında sığıntı gibi oturduğunu, acz içinde olduğunu, sorunu çözmeye yardımcı olabileceğini, büyütmemeleri gerektiğini söyledi.
Korkut Eken, 12 Aralık 1994 günü ekibi ile Azerbeycan’a gitti. Benim hakkımda ‘ ülkücü katili’ şeklinde konuşmalar yapıyormuş. Ankara İl Jandarma Alay Komutanlığı İstihbarat Şubesinde görevli A. Binbaşı Korkut Eken’le benim için görüştü, beni müdafaa etti. Ancak görüşmeden bozuk ayrılmış.  Mehmet Ağar bütün gelişmelerden haberdar. A. Binbaşının elinde M.Ağar ile ilgili 42 milyar liralık bir yolsuzluk belgesi var, fakat kullanamıyor.”

Aynı tarihlerde Yeşil’in “adamlarımdan biri” diye bahsettiği bir kişi kaçarken polisler tarafından ayağından vurulmuştu. Yeşil, “Ayın 1.nde İstanbul’da polisler Osman Özbek isimli adamımı kaçarken ayağından vurdu. Ne kadar malzeme varsa gitti. Ev, araba, cep telefonları, çağrı cihazları, elbiseler hepsi gitti. Adamım şimdi İstanbul’a giremiyor. Bu çocuğun yaptığı özel bazı mafyavari işler vardı.” diyordu. Yeşil’in kastettiği kişi Osman Gürbüzdü.  Hani Veli Küçük’ün Necip Hablemitoğlu’nu öldürttüğü tetikçi. Halen Ergenekon sanığı olarak içeride…

Yeşil, Ankara Emniyet Müdürlüğüne alınmadan bir hafta kadar önce, polisler onun yakın arkadaşlarını gözaltına almışlardı. Bu konuyu ise şöyle naklediyordu Yeşil. “Sorgu çok ağır geçmiş, işkence yapılmış. Ankara Emn. Md. Orhan Taşanlar bizzat sorguya katılmış. Sorguda ağırlıkla benim üzerimde durmuşlar. Cem’in yazdığı kitabı açarak Tunceli’den, Muş’tan başlayarak sorular yöneltmişler Çocuklar, istiyorsanız telefon ve çağrı numarasını verelim,arayın buraya çağırın, kesin gelir, gelmez ise bizi öldürün demişler. Gerçekten de çağırsalardı giderdim. Devletten kaçmak olmaz, ben devlet ile uğraşamam. Adamların sorgulanmasında tamamen beni hedef aldılar, bana göz dağı vermek istiyorlar. Bana açıkca “çalışacaksan, bizim hesabımıza çalış” şeklinde Mehmet Ağar kaynaklı bir mesaj ilettiler. Ben Mehmet Ağar’ın kim olduğunu gayet iyi biliyorum.  Sorguya alınan çocukların ikisinin üzerinde silah vardı. Hakan’ın üzerindeki Kırıkkale silah daha önce öldürülen ve İstihbaratta çalışan polisin kendi silahıydı. Ben onun Hakan’ın üzerinde olduğunu bilmiyordum. Bir kenarda duruyordu. Tesadüfen o gün Hakan üzerine almış. En çok o silahtan korkuyordum. Ancak olayı kapattılar. Sadece ruhsatsız silah taşımaktan muamele yapacaklar.

Çocuklardan iki şekilde ifade almışlar. Adliye’ye gönderilecek olan ifade de, silahları Yeşilden aldıklarını söylemişler. Kendilerine sakladıkları ifade de ise silahın birini Jitem’den aldım diye ifade vermesini istemişler. Hakan’da baskı üzerine, Diyarbakır’da Jitem’de çalıştığını söylediği ancak gerçekte var olmayan Zülfü Astsubay diye birinden aldığını söylemiş.

Mart 1996’da yurtdışına gönderildi. Dönüşünde Türkiye içinde büyük bir trafik kazası yaptı. Arabayı kendi kullanıyordu. Herhalde yine bir konuya kitlenmişti.  Kaza neticesinde boyun kemiklerinde kırıklar meydana gelmiş, ilk yardım ve doktor tedavisinden sonra dinlenmeye Antalya’ya gitmişti.

O günlerde “Antalya’da evin nerede?” diye sormuştum. “Lara’da Ofo otelinin tam karşısında” diye cevapladı.  “Ofo otelinin arkasındaki sitede de benim ev var, şu anda kirada, kaça aldın?” dedim.  “Ben para vermedim, Gazinocu Ömer Lütfü Topal hediye etti. Jandarmadan ve polisten bir iki arkadaşın daha orada dairesi var diye” konuştu.  Ömer Lütfi Topal, Yeşil’e daireleri kendisini koruması için hediye, etmişti. Antalya’ya gidince rahat ettiğini, yemeğinin de gazinodan yollandığını söylüyordu.

Yeşil’i Mart ayında DEP Milletvekili Ahmet Türk aramıştı. Sırrı Sakık’ın bürosunda buluşup hep birlikte yemeğe gitmişlerdi. Türk’ün bir derdi vardı. Akrabası “Zekiye” PKK’dan kaçmıştı. Avrupa’ya göndermek için pasaport çıkarmışlar, bilahare Avrupa’ya gönderirlerse iyi olmayacağını, tekrar örgüte bulaşacağını düşünmüşlerdi. Devlet’e teslim etmeyi de düşünmüyorlardı. İtirafçı konumuna düşüp halkına zarar vermesini istemiyorlardı. Heran yakalanacağından korkuyorlardı. Bu sorunu Yeşil halledebilirdi.

Yeşil, bu şartlarda yardımcı olmasının imkansız olduğunu söyledi “ya Avrupa’ya gönder yada Devlet’e teslim et” diye cevapladı. Türk, bu cevaptan hoşnut olmamıştı ama bozuntuya vermedi. Yeşil’e şaka yollu “arkadaş çok sıkışırsam senin evine gönderirim, Zekiye senin yeğenin sayılır sen ne yaparsan yap” diyerek konuyu kapattı.

Orhan Taşanlar’ın Ankara Emniyet Müdürlüğünden gitmesinden sonra Yeşil daha rahat hareket ediyordu. Antalya’da Emniyet Müdür Muavini ile görüşmüştü. Bir sorunu yoktu. Ankara’da ise Emniyet Müdürü ile Çiftlik Merkez Lokantasında yemek yemişti. Yemek fotoğrafı Yeşil’in MİT’deki yöneticileri tarafından fotoğraflanmıştı.

Bir akşam İşkembeci’ye gittiğinde Mehmet Ağar ve Ünal Erkan ile karşılaşmıştı. Ayak üstü kısa bir konuşmaları olmuştu. Yeşil, Ağar’a karşı tavırlı hareket ettiğini söylüyordu. Polis ve Jandarma’dan verilen hüviyetleri hala taşıyor, Yurtdışı görevlere giderken bunları MİT’teki yöneticilerine bırakıyordu. (Eymür, 2003).

Taraf gazetesinden Neşe Düzel’e (Radikal’de iken) verdiği röportajda CHP’li Sinan Yerlikaya, Yeşil’in tüm işlerini kasetlere aldığı için devletin ona dokunamadığını savundu. Yeşil’i kimin koruduğunu, haraç işlerini, derin devletin suç ve suçluyla ilişkilerini sürdürme ısrarını, Yeşil’i yakından bilen, Yeşil’in kim olduğunu kamuoyuna ilk duyuran kişi olan CHP’nin en üst organı Merkez Karar Yürütme Kurulu üyesi Tunceli Milletvekili Sinan Yerlikaya’ydı. Yerlikaya, Yeşil’in kim olduğunu şöyle izah ediyordu:

Yeşil itirafçı değil. PKK veya TİKKO sempatizanı olup dağa çıkmış, sonra da dağdan inmiş biri değil o. Yeşil, devletin yetiştirdiği bir operasyon adamı. Direkt halkın içinden alınmış bir adam o. Yeşil, Bingöl Solhanlı bir vatandaş. Ailesi Elazığ’a yerleşmiş. Yeşil de, Elazığ’da doğmuş büyümüş. Elazığ’da devlete ait Ferro Krom tesislerinde işçilik de yapmış. Bu vatandaşın asıl adı Mahmut Yıldırım. ‘Yeşil’, onun kod adı. Bir kod adı daha var: ‘Sakallı’. Yeşil, adını ilk Tunceli’de duyurdu. O zaman ‘Sakallı’ kod adıyla ünlüydü.

Olağanüstü Hal döneminde devlet, Yeşil türü bir sürü insanla çalıştı. Abdullah Çatlı gibilerine, kimlikler, paralar, silah izin belgeleri, yeşil ve kırmızı pasaportlar verildi. Yeşil de bu insanlardan biri işte. Yeşil, önce MİT’e çalıştırıldı. Sonra JİTEM’e kaydırıldı. Emniyet’te ise hiç çalışmadı.

90’da Tunceli’nin Ovacık ilçesinde avukatlık yapıyordum. Yeşil’i o zaman tanıdım. Emrinde 20-30 kişilik bir özel tim vardı. Bunların arasında İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal’ı vuran Haydar kod adlı zat da vardı. Bu adamlar asker elbisesine benzer elbiseler giyiyorlardı. Yeşil bazen de sivil dolaşıyordu. Bunlar köylere operasyonlar yapıyor, insanlara işkence ediyorlardı. Dağa gidip PKK’yla çatışmıyordu bunlar. Normal vatandaşla uğraşıyorlardı. Yeşil ve adamlarının yaptıkları çok korkulu bir hal almıştı. Yeşil, Ovacık’ta bir kahveye veya lokantaya girdiğinde orası hemen boşalırdı. Yeşil, Ovacık Emniyet Amirliği’nin üst katında kalıyordu. Benim bürom da emniyetin yanındaydı. Yeşil’i sık sık görüyordum. Zaten bizim karşılıklı konuşmamız da dağ başında olmadı. Bir lokantada, kahvede de olmadı. Emniyet amirliğinde oldu.

Yeşil ve adamlarının işkencelerini vatandaş yetkililere şikâyet ediyordu ama çare bulamıyordu. O, köylüleri dövüyor, suya batırıyor, onları çırılçıplak soyup karın içine sokuyor, bazılarını da karısının önünde çırılçıplak soyuyordu. Elinde hep iki defterle dolaşırdı. Size isminizi ve köyünüzü sorardı. Sonra o defterlere bakıp sizinle ilgili bütün bilgileri söylerdi. O defterler, ona verilmişti. Yeşil, terörle mücadele kapsamında görevlendirilmiş biriydi. Onun gözünde herkes PKK’lıydı, her Kürt potansiyel suçluydu. Zaman zaman Abdullah Çatlı’nın da bölgeye geldiği, bunlarla hareket ettiği söyleniyordu. İşte ben o dönemde, Ovacık’ın tek avukatıydım. Vatandaş bana geldi. Ben de durumu savcıya, kaymakama söyledim. ‘Biz karışamayız’ dediler. Hatta jandarma komutanı yüzbaşı çok iyi biriydi. ‘Bizim bu adamla uğraşmamız mümkün değil. Bu adam direkt yukarıya, Genelkurmay’a bağlı. Gidin, derdinizi oraya anlatın. Yoksa burada daha çok pislikler yapacak bu. Benim yapabileceğim bir şey yok’ dedi.

Ovacık’ta Yavuz bey diye bir savcı vardı. Ondan, beni Yeşil’le görüştürmesini rica ettim. Çünkü bu savcı bey, Yeşil’le çok samimiydi. Onunla emniyetin bahçesinde sık sık tavla oynuyordu, lokantaya gidip rakı içiyordu. Savcı Yeşil’in vatandaşlara neler yaptığını biliyordu. Olayları tüm çıplaklığıyla anlatıyorum. Yorumu da artık size bırakıyorum. Savcı bir akşam beni aradı ve ‘Yeşil seni emniyet amirliğinde bekliyor’ dedi. Yanıma üç kişi alıp, gittim. Bir polis bizi emniyet amirinin odasına aldı. Az sonra Yeşil geldi ve emniyet amirinin makamına oturdu. Kendisine bu insanların terörist olmadığını, devletine bağlı insanlar olduklarını anlattım. Bana, ‘Sen ne karışıyorsun’ dedi. ‘Avukatım’ dediğimde de, defterini açtı. ‘Senin dosyan da çok kabarmış. Yakında senin hesabın da görülecek. Milletvekili olmak istiyorsun, unut’ dedi. Düşünün ben o zaman Sosyal Demokrat Halkçı Parti’nin ilçe başkanıydım. PKK’li değilim, DEP’li değilim. Yeşil’in birçok cinayet işlemesine rağmen bir dokunulmazlığı vardı anlaşılan.

Düşünün. Bir savcı, bir yüzbaşı, kendilerinin görev alanında türlü olaylara karışan Yeşil’le ilgili ‘Biz onunla uğraşamayız. Ona bir telkinde bulunamayız’ diyorlardı. Yeşil’e bu dokunulmazlığı tabii ki devlet sağlıyordu. Derin devlet dediğimiz yapı koruyordu onu. Devletin içinde ona bu dokunulmazlığı sağlayan kimdi derseniz… Bu, ya JİTEM’dir, ya da MİT’tir. Yeşil, o dönemde JİTEM’e çalışıyordu. Sonsuz yetkileri vardı. Ne kaymakam ne de yüzbaşı ona kimse karışamıyordu.

Onu, Olağanüstü Hal Valiliği tanıyordu. Gittiği ilin valisi ve emniyet müdürü de tanıyordu. Elinde resmi bir belge olmalı ki, gittiği yerlerde resmi binalarda kalıyordu. Gittiği ilçelerin kaymakamı, emniyet amiri ve yüzbaşısı da onu tanıyordu. Eski OHAL Valisi Ünal Erkan, Hayri Kozakçıoğlu Yeşil’i çok iyi tanırlar. Emniyet Genel Müdürlüğü yapan Mehmet Ağar da onu çok iyi tanır. Üstelik o da Elazığlı. MİT’in eski önde gelenlerinden Mehmet Eymür zaten tanıdığını söyledi. Yeşil, MİT’te Eymür’ün adamıydı. Hatta Eymür Yeşil için ‘öldü’ dedi.

Yeşil ölmedi, yaşıyor. Ama kamuoyuna öldüğü söyleniyor. Gündemden çıkarılmak istendiği için ölmüş gösteriliyor. Çünkü bu adam onlarca faili meçhul cinayet işledi. Şavaş Buldan’lar, Musa Anter’ler, Behçet Cantürk’ler… Bütün bu cinayetlerin içinde Yeşil var. Elazığ’da bir doktorla avukat infaz edilmişti. Tunceli’de genç bir kız kaçırılıp öldürülmüştü. O olaylarda da Yeşil vardı. Ama bu cinayetlerle ilgili Yeşil hakkında hiçbir dava açılmadı. Yeşil’in hakkında askeri mahkemede itirafçılarla birlikte yargılandığı tek bir dava var. O davanın da ne olduğu belli değil. Ciddi bir dava değil o. Oysa Yeşil’le ilgili binlerce dosya olması gerekirdi. Ben Yeşil’in yaşadığını biliyorum. Daha geçen baharda, Yeşil’i eskiden beri bölgeden tanıyan bazı insanlar bana onunla görüştüklerini söylediler. Birkaç müteahhit bana, ‘Yeşil’le oturduk Ankara’da lokantada yemek yedik’ dedi. Bunlar benim tanıdığım kişiler. Bu müteahhitler, Elazığlı, Diyarbakırlı ve Bingöllü.

İnsanlar Yeşil’in arkasındaki desteğin çok kuvvetli olmasından korkuyorlar. Bunu yaşadılar çünkü. İnsanlar öldürülmekten korkuyor. Yeşil’in kim olduğunu kamuoyuna ilk açıklayan benim. Kumarhaneci Topal öldürüldükten sonra, Topal’ın Kızılay’da bir bankanın hesabına Mahmut Yıldırım adına 10 milyon dolar yatırdığı haberi gazetelerde çıktı. Bu adamın kim olduğunu kimse anlamadı. Mahmut Yıldırım’ın ‘Yeşil’ olduğunu basın benden öğrendi. Onun robot resmini de ben çizdim basına. Zaten Yeşil, Topal cinayetinden sonra konuşulmaya başlandı. 97’nin Şubat’ıydı. CHP Genel Merkez’den Yeşil beni telefonla aradı.

Konuşmaya, küfürle, hakaretle, tehditle girdi. ‘Benden ne istiyorsun? Her şeyi devlet adına yaptım ben’ dedi. Ben de, ‘Büyük pislikler yaptın. Gel bunların hesabını ver. Bunlar kayıt dışı kalsın diye devlet seni zaten bir gün öldürtür. Konuşmaman için seni öldürürler’ dedim. ‘Kimse bana dokunamaz. Ben tedbirimi aldım. Yaptığım bütün işleri kasetlere aldım. Kim bana emir vermiş, kim bana ne demiş, hepsini, yaptığım her şeyi kasetlere anlattım. Adam öldürüyorsam, devletim için yapıyorum. Bu kasetleri ilgili yerlere verdim. Eğer bana bir şey olursa kasetler ve ilişkiler ortaya çıkacak’ dedi. Sonra da, benimle buluşmak istedi. Ankara’da Gölbaşı’ndaki parkta randevu verdi. ‘Yalnız gel’ dedi. Odamda arkadaşlarım vardı. Onlara, ‘Arkamdan gelmeyin. Bu adam istese beni zaten istediği yerde vurur’ dedim. Parka yalnız gittim. Ama Yeşil gelmedi. Baktım arkadaşlar üç arabayla gelmişler. Yeşil sonra beni aradı, ‘Sözünde durmadın. Niye onları getirdin’ dedi. Bir süre sonra da Akın Birdal’ı vuran Haydar kod adlı kişi aradı. ‘Bizimle uğraşmaktan vazgeç, bu işlerin peşini bırak’ dedi.

Yeşil, G. Doğu’da daha çok devletin talimatlarıyla iş yapıyordu. Ama zamanla kimliği ortaya çıkınca, devletin bazı kesimleri ona G. Doğu’dan el çektirdi. Onu Batı’ya aldılar. O da Batı’da işin kuralına göre görevini yapıyor. Haraç alıyor. Yeşil, Doğu’dan Ankara’ya ve İstanbul’a geldikten sonra lüks yaşamın içine girdi ve para toplamaya koyuldu. Kumarhaneci Topal’ın onun adına bankaya yatırdığı 10 milyon doların akıbeti hiç sorulmadı. Bu para ne için yatırıldı, devlet bunu ortaya çıkarmadı. Bu da dahil,Yeşil’in her türlü olayı kapatıldı. Yeşil de yakalanmadı. Bir ara Antalya’da Yeşil’in yazlığına operasyon yapıldı. Yok yarım saat önce, yok on dakika önce kaçtı açıklamaları oldu. Polisten yarım saat önce kaçan adam yakalanmaz mı? Çok kolay yakalanır. Devlet, Yeşil konusunda ciddi değil. Üstelik Yeşil öldü gibisinden de kamuflajlar yapılıyor.

Mesela Yeşil, Mehmet Eymür’ün MİT’te adamıydı. Eymür Yeşil’in neler yaptığını biliyor. Yeşil bir gün çözüldüğünde, ucunun kendisine dokunacağını biliyor. Eymür, öldü, bir dönem bitti gibisinden Yeşil işini kapatmaya çalışıyor. Eğer öldüğünü biliyorsa, nerede, ne zaman, hangi olayda, nasıl öldüğünü de bilmesi lazım. Eymür bunları da açıklamak zorunda. Bakınız… Devlet Yeşil’i ne öldürür, ne de yargılar. Yeşil mahkeme önüne çıkarılırsa her şeyi anlatır. Öldürülürse de, bana söylediği kasetler ortaya çıkar. Bu yüzden Yeşil’i yakalamak da, ortadan kaldırmak da istemiyorlar. Yeşil hâlâ kuvvetli biri. Devlet, Yeşil konusunda samimi değil. Her şeyi bilen ve bulan emniyet Yeşil’i nasıl bulamaz? İnsanlar onun Ankara’da Mercedes’le dolaştığını, Sakarya çevresindeki barlara gittiğini, lokantalarda yemek yediğini görüyorlar.

Yeşil’in oğlu İstanbul’un göbeğinde adamlarıyla yakalandı. Yeşil’in de aynı evi kullandığı söyleniyor. Yeşil destek almasa İstanbul’da çete kurabilir mi?

Hayır kuramaz. Yeşil’in maddi ve manevi desteği olmadan oğlunun silahlı çeteye sahip olması, haraç toplaması mümkün değil. Ama ben Yeşil’in o evde olduğunu tahmin etmiyorum. Yeşil işi olgunlaştırır, adamlara emir verir ve sonrasını tepeden takip eder. Üstelik Türkiye’de sadece Yeşil’inki değil bir sürü çete var. Devletimiz maalesef bu konuda çürümüşlük içinde.

Ama bakıyoruz, Yeşil’in oğlunu yakalayan, Yeşil’i deşifre edenler de devlet görevlileri. Devlet görevlileri kendi içlerinde bir güç çekişmesi yaşıyorlar. Devletin içinde, kurumlarında bu işlere karşı çıkan, dürüst, namuslu, iyi niyetli görevliler de var.

Yeşil, JİTEM’in yani Jandarma İstihbarat’ın adamı olarak tanınıyor. Ama son zamanlarda Silahlı Kuvvetler’in dürüst ve şeffaf bir yapıya kavuşmak için çok ciddi çalışmalar yaptığını görüyoruz. Ordunun zirvesi temiz bir yapı isterken, ordunun içinde birileri eski ilişkileri sürdürmeye çalışıyor. Terörle mücadelede sap ve saman karıştırıldı. ‘Gerçek suçludan ziyade, potansiyel suçlular arandı. Askeriyede, JİTEM’de bu tür yanlışlıklar çok oldu. Mesela Veli Küçük.
Onun da kendine göre çetesi vardı. Ama doğru dürüst yargılanmadı. Bunları yargılamaktan ziyade, dışlayarak yavaş yavaş temizleme yoluna gidildi. Şu anda düzgün olmayan işlere bulaşmış kişileri temizleme gayretleri var.

Ama bu kişiler yargıda cezalandırılsalar, sonuç daha etkin olur. Tabii bir de hükümetler devletin içindeki çetelere, askeriyenin, JİTEM’in, MİT’in işine fazla giremediler ya da girmek istemediler. Biz 91-95’te DYP’yle koalisyon kurduk ama İçişleri ve Savunma gibi bakanlıklara hep OHAL valilerini getirdiler. Susurluk’ta adı geçenler bürokrasiye getirildi, bakan yapıldı. Bu işleri çözmek bu nedenle mümkün olmadı.

Herkesin yargılanabildiği, kimsenin dokunulmaz olmadığı, şeffaf, demokratik bir devlet olmadıkça, içindeki suçluları tümüyle ayıkladığına inandığımız bir devlete sahip olamayız. Bakın… Susurluk sırasında Mersin Cezaevi’nden biri bana telefon etti. ‘Ben bunlarla bir dönem çalıştım. Susurluk’taki kazada araba sayısı iki değil, üç’ dedi. ‘Birinci arabada Çatlılar vardı. İkincide korumalar. Üçüncüde eroin. Bursa’da Çelik Palas’a gidiyorlardı. Yeşil malı almak için onları otelde bekliyordu. Zaten Yeşil zaman zaman Berlin’e gider. Orada Türkiyem spor diye bir kulüp var. Orada malı dağıtırlar’ dedi. Ben bunu açıkladım. Konu Alman parlamentosuna da gelmiş, operasyon yapılmış, olayın doğru olduğu çıkmış. Telefondaki adam benimle daha çok şeyler paylaşacaktı ama bağlantı koptu, ailesini aradığımda, ‘öldü’ dediler. Bütün bu yaşananlar, bir gün yargılanacak. (Düzel, 2006).

Yıllarca Doğu ve Güneydoğu’da görev yapan eski Jandarma Kıdemli Yüzbaşı Özcan Tuzlu, JİTEM’in varlığının tartışılmasının abes olduğunu söyledi. Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesindeki bir duruşmada JİTEM’in varlığının Genelkurmay ve Jandarma Genel Komutanlığı’na sorulmasına karar vermişti. Bunun üzerine tartışmalar yeniden alevlenirken, Özcan Tuzlu, JİTEM’in faaliyetlerinin dönemin içişleri bakanları ve bölge valileri tarafından bilindiğini anlattı. “Bürolarının üzerinde JİTEM yazılı levhaları vardı. Merkezi Ankara idi, yetkileri sınırsızdı.” diyen Tuzlu’ya göre ‘Yeşil’ de yaşıyor.

Özcan Tuzlu, Doğu ve Güney-doğu’da JİTEM’in kurucularından Cem Ersever, Abdülkerim Kırca ve ‘Yeşil’ kod adlı Mahmut Yıldırım ile Ergenekon terör örgütünün tutuklu sanıklarından Veli Küçük ile İstanbul’da birlikte çalışmış. Zaman’a konuşan Tuzlu, JİTEM’in varlığını tartışmanın, resmiyetini aramanın sadece bir oyalama taktiği olduğunu anlatıyor. JİTEM’in çok profesyonel bir teşkilat olduğunu söyleyen Tuzlu, şu bilgileri veriyor: “İz bırakmadan çalışırdı. İyi eğitimli kişilerden oluşuyordu. JİTEM’i, Doğu ve Güneydoğu bölgesinde aklı başında herkes bilir. Çünkü halkın, korucuların ve polisin bile arasına girmişti. JİTEM çalışanları, ordu mensupları içinde tanınmaları için beyaz renkli Renault marka araçlarla dolaşıyordu. Her biri çok iyi derecede Kürtçe biliyordu ve tam yetkiye sahiptiler.”

Özcan Tuzlu, 1991 yılında JİTEM bölge müdürlükleri ile çalışanlarının ordu içinde ayrı ayrı telsiz kodlarının olduğunu ve bu kodlarla telsiz üzerinden bağlantı kurulduğunu anlatıyor: İşte Tuzlu’nun açıklamaları: “1991 yılının mayıs, haziran aylarında JİTEM’in de içinde bulunduğu telsiz kodları hazırlanıp dağıtıldı. Buna göre, terörle mücadelede sıcak temas sağlandığında, yasadışı unsurların kaçmalarına karşı, ‘Süngü’den izci istiyorum’ koduyla çağrı yapılıyordu. ‘Süngü’ Diyarbakır Jandarma Asayiş Komutanlığı’ndaki JİTEM bölge müdürlüğünün koduydu. ‘İzci’ ise o zamanki lakabıyla ‘müdür’ olarak anılan Mahmut Yıldırım’dı.

‘Yeşil’, çağrı üzerine helikopterle ve ekibiyle anında olay yerine götürülürdü. Yıldırım, o dönem ordu içinde JİTEM’ci olarak bilinmesi için boynuna (yeşil) kaşkol takardı. Daha sonra adı kaşkolun renginden yola çıkılarak ‘Yeşil’ olarak anılmaya başlandı. Cem Ersever ve Abdülkerim Kırca Ekrem, Levent Temizöz ise ‘Fırat’ kodunu kullanıyordu. Bunlar, onların telsizdeki il JİTEM kodları idi.

JİTEM’in bölge müdürlükleri bir timden oluşuyordu ve 7 ayrı tim olarak Türkiye genelinde faaliyet gösteriyordu. Doğu ve Güneydoğu Komutanlığı’nın merkezi Diyarbakır’dı. Diyarbakır’daki bürosu Sur içindeydi. Elazığ’da 8. Kolordu Komutanlığı’ndaki askeri mahkemenin altında, Batman ve Mardin’de il jandarma komutanlığında, Şırnak’ta ise Silopi Botaş içinde faaliyet gösteriyordu. Diyarbakır, Maraş ve Urfa’ya; Elazığ, Tunceli’ye; Bingöl, Muş, Mardin’e, Batman ve Şırnak ise diğer bölgelere bakıyordu. İstanbul ve Ankara’da birer büro vardı. Buraların birer merkezi timi bulunuyordu.

JİTEM’İN YERİNİ ‘JİT’ ALDI

JİTEM birimleri asayiş komutanlarının emriyle bölge valisinin bilgisi dahilinde çalışıyordu. Resmi varlığı bilinmesine rağmen JİTEM direkt yazışmalar yapmıyordu. Bilgileri asayiş komutanlığı istihbarat şubesine, oradan ilgili yerlere gönderiliyordu. JİTEM’i dönemin İçişleri bakanları, polis yetkilileri ile bölge valileri de biliyordu. Çünkü jandarma asayiş komutanlarının denetiminde, bölge valisinin bilgisi dahilinde çalışılıyordu. Bürolarının üzerinde JİTEM yazılı levhaları vardı. Bölgeleri vardı ama yetkileri sınırsızdı. Bir bölgeden Türkiye’nin farklı bir ucuna gidip iş yapabiliyorlardı. Her şeyi resmileştirilen JİTEM halen JİT adıyla görev başında.”

YEŞİL, ANKARA’DA OTURUYOR

Özcan Tuzlu, o dönemde görev arkadaşlarını sık sık uyararak yapılanların yanlış olduğunu ilettiğini ancak dışlandığını vurguladı. Diyarbakır’da sırasıyla Ersever, Kırca ve Temizöz’ün JİTEM bölge komutanı olarak görev yaptığını kaydeden Tuzlu, Yeşil’in ise halen yaşadığını ileri sürerek şu iddiayı dile getirdi: “Eski çalışma arkadaşım Levent Göktaş’a Ergenekon’dan gözaltına alınmadan önce Ankara’ya gittiğimde Yeşil’in ne olduğunu sordum. Bana, Yeşil’in Ankara Yenimahalle’de olduğunu ve tecrit edildiğini, normal bir hayat sürdüğünü anlattı.”

Ergenekoncuları mahkum etmenin en sağlam yolu, JİTEM davalarının Ergenekon ile birleştirilmesidir. Yıllardır infiale uğrayan kamuoyu, JİTEM suçlularının cezalandırılması ile bir nebze olsun rahatlayacaktır. Avrupa Birliği üyesi bir Türkiye’de korku imparatorluğu kuranlara, halkın özgürlüğünü elinden alanlara, işkencecilere yer yoktur.  Onların yeri hapishanedir. Yeşil, bugün 62 yaşında bir emeklidir ve yargılanması gerekir.

Öte yandan Yeşil, Kurtlar Vadisi’ndeki Polat Alemdar’ın ekibine hiç yakışmadı. Ağar’ı kurtarmak için Yeşil’i Vadi’ye kahraman olarak monte etmek diziyi yer bitirir… Belki izleyici kaybeden diziye bir süre izleyici ve reklam kazandırabilir, o kadar. Yeşil aklanamaz beyler… Kara karadır… PKK konusunda eğer AK Parti, Emniyet, Askeriye veya İstihbarat birimleri tekrar yararlanmak istiyorsa, 1993 ile 1996 yıllarında yaşanan kaos yıllarına geri dönülüyor demektir.

Kürtlerin Türklere ve devletlerine tekrar inanmaya ve güvenmeye ihtiyacı var. Ne zaman ki Kürtler ile Türkler kafa kafaya vermişse süper güç olmuş, dünyayı yönetmiştir. Bu birliğe engl olmak isteyenlerin amacı iki millet arasında güven bunalımı meydana getirerek ipleri koparmaktır. Yeşil’in tarzı ile kardeşlik ve güven iklimi değil düşmanlık ve nefret ortamı oluşur…

AYRINTILARI OKUMAK İÇİN VAN GÖLÜ CANAVARI JİTEM KİTABIMI KİTAPLARIM BÖLÜMÜNDEN TIKLAYARAK ÜCRETSİZ İNDİREBİLİRSİNİZ::.

Clip to Evernote
18 Yorum

Bir Yorum Ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÇEVİRİ: Arif Onur Hangişi