O BİZİM SAMSUNLU MEHMET ALİ HOCAMIZ

Gönlü ötelere açık ve müştak bir hak dostunun bizzat temessülen gördüğü bir hadisede 3 büyük zatı görür. Hasan-ı Basri (ra), İmam-ı Azam Ebu Hanife (ra) ve Mevlana Celaleddin-i Rumi (rh). Bu mübarekleri gördüğü için sevinir. Ellerinde bir defter vardır. Dikkatlice bakar ve üzerinde birçok isim yazılı olduğunu görür. O isimlerin ahir zamanda İman ve Kur’an hizmetlerinde olan ve olacakların isimleri olduğunu öğrenir. İsimlere dikkatlice nazar eder ve okur. En başta Bediüzzaman Said-i Nursi’den başlayarak , o’nun saff-ı evvel talebeleri ve bilinen ve sevilen abi ve ablaların isimlerini görür. Bu üç büyük kişi, isimler arasında bir kişiye temas etmektedirler.O kişi ihlası ve sıddıkiyetiyle ve sadakatiyle bildiğimiz ( Allah beni onun bu yönlerine şahitlerden yaz) Mehmet Ali Şengül’dür. Hizmet insanlarının Hocaefendi’nin hitabıyla bildiği şekliyle ‘O sizin Samsunlu Mehmet Ali Hocanızdır’.

mehmetaliİsimler arasında üzerleri silinen isimler görür. Onların kim olduğunu merak eder fakat söylenmez. Olurki tövbe kapısı açıktır ve tövbe ederler veya başka hikmetlere binaen isimler gösterilmez.

Samsunlu Mehmet Ali Hocamıza işaret eden zevat-ı muhterem, aynı zamanda nurani dairenin hayat evresi ve sonrasında üzerinde yükseleceği özelliklere sahip insanlardır. Ve temessülende onlar görünmüştür. Nasılki her zaman İmam-ı Ali (ra) ve Şeyh Abdülkadir-i Geylani’nin (ks) pişdar,önder,rehber ve destekçi olduğu bu dava aynı zamanda bu 3 zat ile de – Allahu A’lem- desteklenmektedir.

Samsunlu Mehmet Ali hocamızı görüp zorlada olsa elini öpüp duasını alma şerefine erdim. Bu zamana kadar çok zatlar gördüm lakin mülayemet ve tevazunun abideleştiği bu ölçüde birisine şahit olmadım.

İhtilal yıllarında hapishanede yatar. İşkencelere uğrar. Az kişi bilir fakat fiziki işkenceye maruz kalır. Hücre hapsinde kalır. Ayak altlarının derileri simsiyah biçimde soyulur (muhtemelen falakadan). Kafası beton duvarlara çarpılır. Bunun neticesi olarak kafatası çatlar.

Birgün emniyet binasında 7.kattan birisinin düştüğünü görür. Esasen düşmemiş ama yukarıdan işkence sonrası aşağıya atılmıştır. Raporu ise ‘intihar etti’ diye tutulur. Böyle bir ortamda ve mekanda aynı yerde sorguya alınır. Herşey ve yol denenir. En son gözleri bağlanır ve bir pencereye çıkartılır. ‘Yukarı kattan seni aşağıya atacağız ‘ derler.

Suçlu olmadığı için dediklerini kabul etmez. Kendi kendisine ECEL BİRDİR TEGAYYÜR ETMEZ manasına ‘ÖLÜM BİR KERE BAŞIMA GELECEK’ der. Ve pencereden gözleri bağlı biçimde aşağıya ittirilir. Sonradan yukarı kat olmadığı ve alt katta 1-2 metrelik bir cam olduğunu anlar. Ölmemiştir ve gözleri bağlı bir şekilde yerde durmaktadır. Polislerin konuşmalarını duyar. Amirleri ‘Bu adam ölümü göze almış bırakın gitsin’ dediğini işitir. Ve serbest kalır.

Serbest kalır ama çile bitmez. Bu kez de Diyanetteki hocalık görevinden uzaklaştırılır. Tam 9 sene görev yapamaz. 9 sene sonrasında iade-i itibar verilir ve görevine geri döner.

Kendi ifadelerinde 22 yaşında Fethullah Gülen Hocaefendi ile tanışır. Tahta kulubede Cuma namazı sonrası ikindi namazına kadar hasbihal ve tanışıklık neticesi Hocaefendi’ye kendisinden ilim öğrenmek istediğini söyler. Hocaefendi ise tevazuyla ‘Ben ilim öğretmiyorum ama istersen karşılıklı ders müzakeresi yapabiliriz’ der. O gün bugündür Hocaefendi’nin sadık yarânıdır.

1964865_10152260194864223_80621300_n (2)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-YAZININ  DEVAMINDA İLK DEFA DUYACAĞINIZ İLGİNÇ ANILAR YAZIYA DÖKÜLECEK.

Salih CAN

Hizmet’e niye düşmanlar

***Ankara’da Hizmet mütevellisinden bir zatın anlattığı şu küçük hadise, bu gerçeği bir yanı itibariyle açıklamaya yetiyor: “İşimi babamla birlikte yürütüyoruz ve ortak kasadan herkes ihtiyacına göre harcıyor. Babam da her yıl şu veya bu yere din adına bir miktar teberruda bulunmaya çalışır. Senenin birinde dedi ki: ‘Oğlum, bu yıl biraz fazla verelim.’ ‘Ne kadar verelim baba?’ dedim. ‘Bir milyon lira verelim!’ dedi. Babamın bir milyon lira vermeyi fazla verme olarak gördüğü yıl ben Hizmet için 300 milyon lira vermiştim.” ***

DP-AP-ANAP sağ tabanı itibariyle değil, kendine has özellikleriyle AKP çizgisinin Hizmet hareketine düşmanlığa da varabilen soğukluğu iki sebepten kaynaklanan bir hazımsızlığa dayanıyor.

Hizmet, 1970’lerin başından itibaren Türkiye sathında dalga dalga yayılırken, illerde ve ilçelerde bazıları köylerden göçmüş, İslâm, İslâm’a hizmet denince öne çıkan ve nihayet büyük çoğunluğu AKP’de karar kılan “İslâm hassasiyetli” bazı kesimler vardı. Günlük hayatlarında İslâm’ı iyikötü yaşama gayretindeki bu kesimler, “sağ taban”ın Müslümanlığını yetersiz buluyor ve bir şekilde azçok İslâm’a hizmet etmeye de çalışıyorlardı. Bunlar ve içlerindeki bilhassa orta veya yüksek tahsil yapanları, İslâm’a hizmet ederken rahatlarını da çok bozmak istemiyor, dünyalarını da bir şekilde güzel yaşama peşinde, gençlik çağlarında idealist (gibi) olsalar da, meslek sahibi olup, evlenip dünyaya karışınca idealleri pörsüyen gruplardı. Hizmet ise, müntesiplerinin üstün gayretleri, fedakârlıkları, hizmeti sadece Allah rızası için bir vazife olarak yapıp, Cennet’i bile hizmete aslî gaye yapmayı ihlâsa uygun bulmayan samimiyetleri, İslâm’ı yaşamadaki daha derin hassasiyetleri ile evler, yurtlar ve okullar açarak yayılmaya durunca söz konusu kesimlerin vicdan konforlarını bozdu. Ankara’da Hizmet mütevellisinden bir zatın anlattığı şu küçük hadise, bu gerçeği bir yanı itibariyle açıklamaya yetiyor: “İşimi babamla birlikte yürütüyoruz ve ortak kasadan herkes ihtiyacına göre harcıyor. Babam da her yıl şu veya bu yere din adına bir miktar teberruda bulunmaya çalışır. Senenin birinde dedi ki: ‘Oğlum, bu yıl biraz fazla verelim.’ ‘Ne kadar verelim baba?’ dedim. ‘Bir milyon lira verelim!’ dedi. Babamın bir milyon lira vermeyi fazla verme olarak gördüğü yıl ben Hizmet için 300 milyon lira vermiştim.” Bu çok büyük farkın sözü edilen kesimlerin vicdanlarında kendilerine karşı meydana getirdiği rahatsızlık, nefislerinde imanın da önüne geçebilen bir hazımsızlık ve kıskançlığa yol açtı.

ali-unal-bundan-sonra-ne-olacak11

Hizmet’e düşmanlığa varabilen soğukluğun ikinci sebebi ise şudur: Sözü edilen kesimler, uzun soluklu, nefsin ve dünyanın rağmına, almaya değil vermeye ve fedakârlığa dayalı hizmete koyulamayıp, 1960’lardan itibaren yayılmaya başlayan Türkiye İslâmcılığının da tesiri altında siyasîleşmeye durdular. Siyasî yoldan “devlet”e sahip olmayı İslâm’a “gerçek, Tevhidî ve kestirme” hizmet olarak görmek, Hizmet karşısında vicdanlarını da soğutuyordu. Artık kendilerini İslâm’a hizmet yolunun sahipleri olarak görüyor, Hizmet ve benzeri hizmet cemaatlerini Tevhidî olmamak, “düzenci” olmak, “Amerikan İslâm”ına kapılmak gibi suçlamalara tâbi tutuyor ve Hizmet dâhil, bütün cemaatlerin kendilerini şartsız desteklemelerini, hattâ kendilerine biat etmelerini istiyorlardı. Devlet kademelerinde yer almaya başladıkça da bir yandan “devletleşirken”, diğer yandan “tuttukları bal” sebebiyle parmaklarını gittikçe artan miktarlarda yalamaya başladılar. Oysa Hizmet, ilk günkü çizgisinde, aynı temel düsturları temelinde, tamamen kendi imkânlarıyla ve kendisi olarak bu defa bütün dünyada yayılıyor ve her tarafta itibar görüyordu. Devlet kademelerindeki Hizmet mensupları da parmaklarına bal bulaştırmamaya azamî gayret gösteriyorlardı. Bu da, AKP çizgisinde daha bir vicdan rahatsızlığı ve nefsanî hazımsızlık meydana getirir oldu. Ve nihayet, Hizmet’ten kurtulmadıkça rahat edemeyecekleri, vicdanlarını susturamayacakları sonucuna vardılar.

Bir şey unutuluyor: İnsan ne kadar tefessüh etse de, yaptığı kötülükler taşınması zor yük halinde vicdana oturmaya devam eder ve ona kaybettirir. Kabil, bir prototiptir.

Abdullah Aymaz hapishane bize dersanedir

Gülen cemaatinin kurumsal yüzü olarak bilinen Gazeteci ve Yazarlar Vakfı Mütevelli Heyeti üyesi ve Zaman gazetesi yazarı Abdullah Aymaz, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “inlerine gireceğiz ve cezalarını keseceğiz” sözleri ile hedef tahtasına oturttuğu Fethullah Gülen cemaatine operasyon yapılacağı yönündeki beklentilere ilişkin, “Yusuf’lar için hapishane bile, bir medrese, bir Medrese-i Yusufiye’dir. Gerisini kardeşlerini üç-beş paraya satanlar düşünsün!..” dedi.

“Allah işine, icraatına her dâim hâkim ve galiptir” diyen Aymaz, Evet bu günlerde Yusuf’u kuyuya atan kardeşlerin, sonra onu çok ucuza, üç-beş paraya köle diye nasıl satabildiklerini düşünmeye başladık” diye belirtti.

Abdullah Aymaz’ın Zaman gazetesinde “Çok ucuza sattılar” başlığıyla yayımlanan yazısı şöyle:

“Öğrencilik yıllarımda Ramazan aylarında İzmir-Buca Cezaevi’nde vaaz ediyor ve teravih namazları kıldırıyordum.

Biraz, mahkûmların alâkasını çeksin diye Yusuf Sûresi’nden konuları seçiyor ve bulundukları yerin bir Medrese-i Yusufiye yani Yusuf Aleyhisselam’ın Medresesi yani Üniversitesi olduğunu söylüyordum. Bediüzzaman Hazretleri’nin Denizli Hapishanesi’nde yazmış olduğu Meyve Risalesi’nden de bahisler aktarmaya çalışıyordum.Bir gün yine Yusuf Aleyhisselam’ın kardeşleri tarafından susuz bir kuyuya atılıp sonra geçen kervanlara satılışını, sonra da Mısır pazarlarında bir köle gibi satılışın arkasından Mısır Azizi’nin evine İlahi bir irade ile yerleştirilişini anlatıyordum. Âyette “Nihayet Mısır’a varınca, onu düşük fiyata, birkaç paraya sattılar. Zaten ona pek kıymet biçmiyorlardı. Mısır’da Yusuf’u satın alan vezir, hanımına; ‘Ona güzel bak! Belki bize faydası dokunur, yahut onu evlad ediniriz’! dedi. Böylece Yusuf’un o ülkede yerini sağlamlaştırdık, ona imkân verdik ve ona tevil-i ehâdisi (rüya tabirlerini, olayların dilini anlamayı) öğrettik. Allah Taâla iradesini yerine getirmekte her zaman mutlak galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yusuf Sûresi, 12/20-21)  buyuruluyordu.

Bu âyetlere dayanarak, Cenab-ı Hakk’ın icraatındaki hikmet ve sırları anlatmaya çalışıyordum. Bazen şer zannettiğimiz şeylerin hakkımızda nasıl hayra dönüştüğünü, seneler sonra nasıl hayrete düştüğümüzü misallerle ifade etmeye uğraşıyordum.Konuşmam bittikten sonra yanıma bir mahkûm geldi. Kendisinin hâfız olduğunu, çok iyi bir medrese tahsili gördüğünü, fakat bir aile meselesinden dolayı hasımlar ile giriştiği amansız mücadeleden dolayı hapse düştüğünü söyledi. Bu Karadenizli hocamız beni imtihan etmek istiyordu… Dedi ki: “Vallâhü ğalibün alâ emrihî” âyetinde ‘ğalibün’ ism-i fâil kelimesi yerine ‘yağlibü’ fiil-i muzârî fiili de aynı mânayı ifade ediyor.Niye fiil yerine isim tercih edilmiş?”

Biz, Allah rahmet eylesin Simavlı Hacı Ali Hocamızdan Arap edebiyatından “Meânî” kitabını okumuştuk. Ayrıca Üstad Bediüzzaman Hazretleri de İşârâtü’l-İ’caz tefsirinde, Bedî, Beyan ve Meânî kaidelerini hep cümlelere ve kelimelere tatbik ediyordu. Onun için dedim ki:“İsim cümleleri devama delâlet eder. Fiil cümlelerinde hareketlilik vardır. Yani bu şekliyle âyet, Allah’ın her zaman işine, icraatına hâkim, devamlı gâlip olduğunu ifade ediyor. Halbuki fiil cümlesi olsaydı. Sadece  o olayın olduğu  anda gâlip geldiğini ifade edecek, devam ve sübut mânası olmadığından isim cümlesinin verdiği o mânayı ifade edemeyecekti.”

Bunları söyleyince, “İmam-hatip okullarında bunların öğretildiğini bilmiyordum. Çok güzel!” dedi. Zaten biz bunları okulda değil de, İzmir İmam-Hatip ve İlahiyata Öğrenci Yetiştirme Derneği Kestanepazarı Yurdu’nda özel olarak aldığımız derslerde öğreniyorduk.

Bunları niye anlatıyorum? Bu günlerde “Vallahü ğâlibün alâ emrihî.” âyetini çok okumaya başladık da… Hem de kardeşlerini kuyuya atan kardeşlerin, sonra onu çok ucuza, üç-beş paraya köle diye nasıl satabildiklerini düşünmeye başladık…

Ama Allah işine, icraatına her dâim hâkim ve galiptir… Zaten âyette, “Yusuf’u Mısır Sarayı’na Aziz’in evine biz yerleştirdik.” buyuruluyor. Hiçbir şey tesadüf değil…

Bakınız vaaz için gittiğim bu hapishaneye çok geçmeden 12 Mart 1971 fırtınasında biz de düştük. Sonra hayırlara vesile olduğuna da şâhit olduk…

Mahkûmlar arasında Tireli Zeki Kamalı isminde bir delikanlı vardı… 18 seneye mahkûmdu. Bizimle tanıştıktan sonra, Kur’an öğrendi, ilmihal bilgileri edindi ve namaza başladı. Hatta başka hapishanede bulunan bir arkadaşına yazdığı dînî muhtevalı mektubundan dolayı ayrıca altı aya mahkûm oldu. Ama o çok sevinçliydi… Ziyaretine gelen babasına artık namaz kılması için yalvarıyordu. Kendi küçük kardeşini çobanlıktan aldırıp imam-hatibe göndermesi için babasının her ziyaretinde gönül koyucu ifadelerle teşviklerde bulunuyordu. Bir gün bizlere dedi ki: “Ne iyi oldu da bu hapse düştüm!.. Yoksa ben dağlarda dinden-imandan habersiz, güttüklerim gibi boşu boşuna yaşayıp gidecekmişim. Meğer bu hapis benim hakkımda ne kadar hayırlı imiş! Allah sizlerden razı olsun…”

Dr. İsmail Büyükçelebi

http://ibuyukcelebi.blogspot.ca/2014/04/abdullah-aymaz-hapishane-bize-dersanedir.html

Senaryo Ankara’dan, baskın Azerbaycan’dan

ürkiye bugün, Rotahaber’in ortaya çıkardığı Azerbaycan’da Nurculara yapılan baskınları konuştu. Nurculara yönelik bu operasyonlar daha uzun süre konuşacak gibi görülüyor.

Bu yeni süreçte Nurculara yönelik baskınların yanısıra baskın yapılan mekanlarda bulunduğu ileri sürülen silahlar da çok konuşulacak. Dahası önümüzdeki günlerde Nurcular arasında başlatılan insafsız sürtüşmenin, Nur Cemaatini nasıl bir istikamete ittiği de tüm boyutlarıyla gündeme gelecek gibi görünüyor.

BASKIN HABERİNİ OKUMAK VE GÖRÜNTÜLERİ İZLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ…

PEKİ BU DURUMA NASIL GELİNDİ?

Rotahaber, uzun zamandan bu yana AK Parti’nin. esas itibariyle Nur Cemaati’ne en başından beri sıcak bakmadığına dikkat çekmeye çalıştı. Yetişmiş insan gücünün büyük ölçüde burada olduğunu düşünen iktidar partisi, kendini güçlü hissedene kadar bu kadrolardan yararlanma yoluna gitti.

Özellikle, 14 Mart 2008′de açılan kapatma davasını atlattıktan ve 12 Eylül 2010 referandumunda elde edilen sonucun ardından kendini iktidar olmanın ötesinde “muktedir” de görmeye başladı. Bu aşamadan sonra da artık kimseye ihtiyacı kalmadığını düşünerek bu yönde hareket etmeye başladı.

İLK HEDEF GÜLEN CEMAATİ OLDU

İktidar partisi, bu yolda ilk hedef olarak Gülen Cemaatini seçti. K.Ö. gibi isimlerle İnsider Trading yöntemiyle bilgiler alındı ve yıllar süren hazırlıklar yapıldı. Zayıf ve hassas yönleri ile etkin oldukları alanlar tek tek araştırıldı.

Her iktidarın kendince gerekçelerle dershaneleri kapatma arzusu herkesin bildiği bir gerçek. Ancak eğitimde gerekli altyapı hazırlanamadığı için dershanelerle ilgili bu arzularını bugüne kadar hayata geçiremediler.

Bugüne kadar ki iktidarların malum nedenlerle hayata geçiremeği bu arzusunu geçerkleştirmek de AK Parti’ye nasip oldu. AK Parti’nin bu alanda gerekli alt yapı çalışmalarını tamamlamadan dershaneleri kapatmak için düğmeye bastı.

Dershaneler, bu konudaki araştırmaların tamamlanmasının ardından  uzun süredir planları yapılan savaşı başlatmak için bir gerekçeydi. Hatta sağlam bir gerekçeydi.

Ancak işler planlandığı gibi gitmedi ve Cemaat, sanılanın aksine dershanelerin kapatılmak istenmesine sert tepki verdi ve hükümetin planlarını bozdu.

Başbakan Erdoğan’ı dershaneler konusunda yanıltan ise, danışmanlarının verdiği bilgiler oldu. Başbakan’a aktarılan bilgiye göre, hükümet dershaneleri kapatırsa, Cemaat bir miktar tepki gösterecek, sonrasında ise sesini kesecekti. Ancak öyle olmadı ve cemaat ile AK Parti arasındaki savaş da fiilen başlamış oldu.

NUR CEMAATİNİN ÖTEKİ KOLLARI SESSİZ KALDI

Hükümetin Gülen Cemaatine yönelik başlattığı mücadele, 17 Aralık’ta başlatılan Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu ile başka bir boyuta taşındı. Hükümet, kendisine yönelik yargı darbesi düzenlendiği tezini işleyerek, Gülen Cemaati’ni terör örgütü ilan etti ve savaşı resmileştirdi.

Savaşta cepheleri belirleme aşamasına gelindiğinde, devletin tüm kurum ve kuruluşlarını ardına alan Erdoğan, cemaat kartını açtı. Gülen Cemaati’ne ve bu cemaate yakın kuruluşlara yönelik kısa mesafeli atışlara başlayan Erdoğan, bunu yaparken, Nur Cemaatinin öteki kollarını çeşitli şekillerd yanına aldı. Bu cemaatler de  Gülen cemaatine yönelik hücumlara sessiz kalmayı seçti.

Hatta Başbakan Erdoğan’ın kullandığı dil ile Gülen’e ve Cemaatine karşı saldırıya geçen gruplar da oldu.

ERDOĞAN’IN AZERBAYCAN PLANI

Savaşın bu aşamasında Erdoğan, Gülen cemaatinin yurt dışındaki okul ve yapılarını da hedefe koydu.

Rotahaber, 7 Şubat’taki Soçi Kış Olimpiyatları’nın açılışında Erdoğan’ın görüştüğü devlet ve hükümet başkanlarına “Ülkenizdeki Türk okullarını kapatın” talebinde bulunduğunu ilk yazdığında, bu bilgi pek çok kişiye fazla uçuk geldi.

Ancak Erdoğan, 30 Mart Seçimlerinin ardından ilk yurt dışı ziyaretini yapmak üzere gittiği Azerbaycan’da haberimizi doğrulayan ilk adımı attı. Burada yaptığı açıklamalar, Rotahaber’in iki ay önce yazdığı bilgileri doğrular nitelikte idi.

Erdoğan’ın, Azerbaycan’daki Gülen Cemaatine mensup kişilerin yer aldığı bir listeyi Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’e verdiği medyaya yansıdı. Edinilen bilgilere göre Erdoğan, Gülen Cemaatine mensup isimlerin tutuklanmasını ve işletmelerin de kapatılmasını istemişti.

AZERBAYCAN POLİSİ, ERDOĞAN’I YANLIŞ ANLAMIŞ!

Bu gelişmenin ardından Azerbaycan’da ilk adım atıldı ve polis bu ülkedeki Nurculara yönelik operasyonlara başladı.

Gelen haberler, Türkiye açısından acı bir tabloyu yansıtıyordu. Azerbaycan televizyonları, Nurculara yönelik yapılan baskınları ekranlara getiriyordu. Ancak, baskın yapılan yerler, Gülen Cemaatine ait mekanlar değil, Mehmet Fırıncı ve Mustafa Sungur gruplarına ait yerlerdi.

ERDOĞAN’IN VERDİĞİ PLAN BÖYLE Mİ İDİ?

Nurcu gruplara yönelik yapılan operasyonlarda, muhtemelen adres şaştı. Azeri polisi, Nurcuların hepsini aynı gördüğü için ellerinde bulunan “Nurcular” listesine bakıp operasyonlar gerçekleştirdi.

Operasyon sırasında ele geçirildiği iddia dilen silahların ise Türk istihbaratı ile Azeri polisi arasındaki işbirliğinin izlerini taşıyan bir plan dahilinde oraya konulduğu iddiası medyaya yansıdı.

Türkiye tarafının, Gülen Cemaatini “terör örgütü” olarak göstermesi için silaha ihtiyaç vardı. Bu iddialar doğruysa ‘Silahlı terör örgütü’ imajı için de Azerbaycan laboratuar olarak seçildi.

Ancak Azeri polisi, silahları Gülen cemaati yerine AK Parti’ye destek veren Nur cemaatine ait eve koyunca yapılan plan çöpe gittiği gibi AK Parti’yi de zor duruma düşürdü.

ESAS PLAN NURCULARI BİR BÜTÜN OLARAK ETKİSİZLEŞTİRMEK

Tam da burada “Peki asıl hedef ne?” sorusuna cevap aramak gerekiyor. Bu sorunun cevabı da bir süredir uygulanan senaryolarda gizli. Hayata geçirilen senaryolara ve son Azerbaycan baskınlarına bakıldığında asıl planın sadece Gülen Cemaatini bitirilmesi değil, Gülen Cemaati üzerinden tüm Nurcu grupları birbirine düşürmek olduğu görülüyor.

Gelinen noktada, cemaatlerin oyuna getirilmek istendiği açıkca ortada. Cemaatler, bir şekilde siyasete çekildi ve kullanıldıktan sonra da buruşturulup çöpe atılacak.

Peki Nur cemaatleri göstere göstere oynanan bu oyunun içinde yer almaya devam edecek mi?

Bunu da zaman gösterecek…

KAYNAK: ROTAHABER

FIRINCI’DA ORADAYDI

RİSALEHABER-Azerbaycan’da Risale-i Nur dersanesine polis baskını gerçekleştirildi. Baskında Risale-i Nur’lara el konurken, bazı nur talebeleri göz altına alındı.
Medyada baskın sırasında Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerinden Mehmet Fırıncı ağabeyin de bulunduğu iddiaları yer alırken Fırıncı ağabey olayın iç yüzünü Risale Haber’e anlattı.
Fırıncı ağabey, Azerbaycan’ın Göyçev bölgesinde misafir olarak katıldığı ders sırasında polislerin geldiğini, kimlik sorduktan sonra gittiklerini herhangi bir baskın olayının yaşanmadığınısöyledi.
Türkiye’ye döndükten 2 gün sonra Bakü’de Nur dersanesine yönelik baskın yapıldığını ifade eden Fırıncı ağabey, polislerin nur dersanesini aradığını bazı kitaplara el koyduğunu, 40 civarında kişinin göz altına alındığını ikisi dışında hepsinin serbest bırakıldığını belirtti.
Rusya ve Özbekistan gibi ülkelerde zaman zaman bu tür baskınların olduğunu, bunun yeni bir olay olmadığını vurgulayan Fırıncı ağabey, “Dünyada 1-2 ülke hariç hiç bir yerde Nur talebeleri sıkıntı ile karşılaşmıyor. Kur’an hizmetini yerine getiriyor. Ne Üstad hazretlerinde, ne de Risale-i Nur’da devleti ele geçirmek, kadrolaşmak yoktur. Sadece insanların imanını kurtarmak vardır” dedi.

Adana soruşturması

İllegal dinleme ve özel hayata hukuksuz müdahale varsa mutlaka hukuki süreç icra edilmelidir.

Lakin bu süreçlerin hukuki tutarlılık içerisinde kalması beklenir.

Adana soruşturmasında basına intikal ettiği kadarıyla, silahlı örgüt (TCK. 314), terör örgütü (TMK 1 ve 3) silahlı eylem gibi ağır olgular söz konusu değil.

İddialar özel hayatın gizliliğini ihlal suçları (TCK. 132 ve devamı) olup birden fazla sayıda olsa bile en ağırının üst sınırı 4 yıl hapsi bile geçmiyor.

Soruşturmada olan polisler idari yönden açığa alınıp görevden uzaklaştırılmış durumda.

Yani kurumla irtibata geçip delilleri karartması mümkün değil.

O halde adli kontrolün yeterli olmayacağını söyleyip, mutlaka tutuklama kararını gerektirecek kaçma şüphesi veya delilleri karartma şüphesi nasıl söz konusu olabilir?

Cezaevinden KCK-PKK tutukluları bile dalga dalga çıkarken, CMK açısından kabulü mümkün olmayan bu tutuklama kararları neden?

AKP ve Başbakan sevdalısı bir hâkim sebebiyle tabii ki.

Adana’daki polislere verilen tutuklama kararları tamamen keyfidir, hukuksuzdur.

Çünkü tutuklamadan beklenen gaye, pekâlâ adli kontrol kararıyla sağlanabilirdi.

Burada ise tutuklamadaki gaye, polislere yönelik tutuklama kararıyla kamuoyunda “bakın tutuklandıklarına göre kim bilir neler yapmışlar” algısı oluşturup, polislerin suç işledikleri algısını güçlendirmektir.

Sosyal medyada, Başbakan’a övgüler düzen, karşıtlarını İsrail ajanlığıyla suçlayan bir hâkim var vitrinde.

“Seni seviyoruz RTE, seni sevmeyenler bu milleti hiç sevmediği için… Allah seni korusun ve hep muzaffer eylesin, yazık ettin be Fettullah…”

Kelimenin Fettullah değil Fethullah olduğunu bile bilmeyecek cehalette bir hâkim.

30 Mart günü ise “bugünün kazananı yüce Türk milleti, kaybedeni İsrail, neocon ve içerideki işbirlikçileri…” mesajı var.

Dikkat buyurursanız AKP dışı herkesi vatan haini ilan etmiş hakim bey.

Bir de utanmadan ne diyor bakar mısınız?

“… ülkemin başbakanlığını yapan sayın R.T. Erdoğan’ı seviyor ve takdir ediyorum. Şimdi verilen tutuklama kararıyla bu hususun ne gibi bir bağlantısı var onu anlayamadım… Özel hayatım bana aittir ve kimi sevdiğim kimi sevmediğim de hiç kimseyi ilgilendirmez…”

Bu kişinin hâkimlik koltuğunda oturması mümkün değildir.

Başbakan masumiyet karinesini paramparça edip, elinde hiçbir delil olmadığı halde Adana’daki polisleri çoktan “paralel” adı altında Cemaatçi ilan etmişti.

Yani soruşturmanın bir yanı Başbakan’ı diğer yanı Hizmet Camiası’nı görünüş itibariyle ilgilendiriyor.
Ve hâkim efendi de sıkılmadan “özel hayatım” diyebiliyor.

Senin o “özel hayatım” dediğin mesele için bir millet sarsılıyor yerinden efendi!

Hâkim bey bilmeli ki; sosyal medyadaki paylaşımlar “özel hayat” değildir.

Kaldı ki hâkimler, mesleklerini ilgilendirdiği ölçüde özel hayatlarındaki falsolardan da doğrudan sorumludur.

CMK.24-25 gereği tarafsızlığı şüpheye düşüren haller, hâkimin davaya bakmasına engel teşkil eder.2802 Sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 68/2 maddesine baktığınızda göreceğiniz hüküm şudur:

“a) Kusurlu veya uygunsuz hareket ve ilişkileriyle mesleğin şeref ve nüfuzunu veya şahsi onur ve saygınlığını yitirmek,

b) Yaptıkları işler veya davranışlarıyla görevini doğru ve tarafsız yapamayacağı kanısını uyandırmak,

c) Hatır ve gönüle bakarak veya kişisel duygulara kapılarak görev yaptığı kanısını uyandırmak…”

Kısacası hal ve davranışlarıyla tarafsız kalamayacağı kanısını uyandıran bir hâkime, meslekten ihracın bir alt cezası olan yer değiştirme cezası verilir.

Ve o hakim, görev yaptığı bölge sınıfından alt bölgeye atanır.

Hâkim İ.S’de ise her üç ihlal de mevcuttur.

Dikkatinizi çekerim meslekten ihracın bir alt kademedeki cezasıdır yer değiştirme cezası.

Durum bu kadar ağırdır yani.

Hiçbir hâkim ve savcı başbakana dalkavukluk ve yaltakçılık yapamaz. 

Yapıyorsa hâkimlik yapamaz.

Yapıyorsa Başbakan’dan hazzetmeyen %55′e hâkimlik yapamaz.

Tarafsız olduğunu iddia edemez.

Zira başbakan siyasi bir kişiliktir.

Ve her başbakanın, her siyasinin sevmeyeni ve karşıtları vardır.

Kimse başbakanları sevmek ve saygı duymak zorunda değildir.

Ve başbakanları sevdiğini alenen söyleyen bir hâkime AKP dışı hiç kimse güvenmez, adaleti teslim etmez.

Umarım HSYK, oldukça şaibeli tavırlar gösteren ve bu tavırları kamuoyunun gözü önünde sıkılmadan savunan, ağır disiplin suçu işlemiş bu hâkim hakkında yer değiştirme cezası tertip edecek ve HSYK’ya olan güveni tekrar kazanmak için hukuku devreye sokacaktır.

Çok merak ediyorum HSYK’nın bu hakime ne yapacağını.

MİT’te vatana ihanet teşkil eden ağır olgular soruşturulmadıkça…

Mahkeme kararı olmadan MİT’çe yapılan illegal dinlemeler ve fişlemeler soruşturulmadıkça…

Hiçbir hukuki mevzuatın izin vermediği MİT kontrollü terör eylemleri soruşturulmadıkça…

Hükümeti doğrudan ilgilendiren yolsuzluk, hırsızlık ve terör suçları soruşturulmadıkça…

Başbakan’ın taraf olduğu, düzenlediği ve teşvik ettiği tüm adli soruşturmalar batıldır, yalandır.

Gültekin Avcı, Bugün, 15.04.2014

Rol modelleri Cemaat fakat en büyük engelleri de…

Neler oluyor?

Nedir bu paralel fırtınasına güç veren üfürük?

Fotoğrafın bütünü nedir?

Aslında her şey çok net.

Ama havuz medyasının artık kara mizaha dönüşen kara propagandasının çıkardığı gürültüden ve toz dumandan bazı şeyler görülemiyor olabilir.

Olay özetle şu:

AKP devlet gücüyle Cemaat’e paralel bir cemaat kuruyor. 

Bunu da önünde en büyük engel olarak gördüğü Cemaat’i, Camia’yı yıkıp yok etmeye çalışarak yapmaya çalışıyor. 

Çünkü Camia-Cemaat dışındaki küçüklü büyüklü benzeri bütün yapıları kendisine biat ettirdiler.

Fakat Cemaat buna itiraz etti ve AKP’nin arkasına takılıp gitme yerine kendi yolunda gitmeyi tercih etti.
Bugün yaşanan her şeyin altında bu temel vaka var.

-”Ya biat eder boyun eğersiniz ya da sizi yok ederiz.”

Yol ayrımı bu noktadır.

Dikkat edilirse bunu yapmak için ne dünyevi ne de başka bir hukukun ilkelerini dikkate alıyorlar.

Bu amaca giden her yolu mubah görüyorlar. Kaba güç ve zorbalığı kullanıyorlar.

Hukuksuz bir biçimde “savaş hiledir” mantığı ile kurmak istedikleri cemaat konusunda kendilerini örnek aldıkları insanlara, bu insanların kurdukları kurumlara saldırıyorlar. Yıkmayı, yok etmeyi amaç haline getiriyorlar.

Biat edenler çeşitli maddi imkanlarla taltif edildiler, ediliyorlar.

Biat etmeyen ise ötekileştirilip düşmanlaştırılmaya, kriminalize edilmeye, paralel devlet diye yaftalanıp yok edilmeye çalışılıyor.

Olup biten net olarak bu.

Bunu yaparken de Cemaat’in üst kademesini güya tabanından ayırdıklarını söylüyorlar.
Açıkça yalan söylüyorlar.

Taban tavan ayırdıkları yok.

Topyekûn bir savaş içindeler.

Tertip edilen kermeslere giden insanları bile fişleyip, kamu imkanları ile her türlü engellemeyi yapıyorlar.

Kermeslere gidenlerin ihbar edilmesini açıkça beyan edenlerin taban-tavan düşüncesine inanılabilir mi?

Kendileri açısından yapmak istedikleri her şey için önlerindeki en büyük engel Cemaat.

Cemaat’i ve Cemaat’in faaliyet sahalarını işgal etmek istiyorlar, bunun için mafyatik usullere tenezzül ediyorlar.

Aslında kurmak istedikleri yapı için Cemaat’in bugüne kadar yaptığı ve birçok alanda kurumsallaştırdığı hizmet modelini örnek alıyorlar.

Yani rol modelleri Cemaat.

İş dünyasında, eğitimde, medyada ortaya konulan başarılı örnekler içten içe takdir ediliyor. Ama“Bunlar bizim kontrolümüzde olmalı, olmayacaksa hiç olmamalı” düşüncesiyle hareket ediyorlar.

Böyle bir çaba için iktidara gelmek, ondan sonra da muktedir olmak gerekmiyordu elbette.

Bir yerden başlar ve devam ederlerdi. Ama onlar devlet gücü ile bu işlerin ancak yapılabileceğine, yoksa yapılamayacağına iman etmişler. Devleti kutsamaları da bu yüzden olmalı.

Madem yapmak istediğiniz buydu, seve seve danışmanlık hizmeti verilirdi.

Paralel Cemaat pekâlâ kurulabilir, bunun hiçbir sakıncası yoktu…

Hem tatlı bir rekabet de olurdu!

“İnternetle de kavga etmeyelim beyler” çağrısı…

İşlerini yaparken temel olarak internet kullananların oluşturduğu birçok kuruluş internetin Türkiye’ye gelişinin 21. yılı münasebetiyle bir bildiri yayınladılar. Bildiride ortaya çıkan başlıklar şöyle:

-İnternetle savaşmaktan vazgeçip interneti ülkemiz için bilinçli kullanalım. Çünkü sanayi devrimi neyse internet devrimi de odur.

-İnternette mağduriyeti önlemenin yolu bilgi ve bilinçtir, kapatma, fişi çekme değildir.

-İnternet ortamında yapılan ticaretin vergilendirilmesi bütün dünyanın çözmeye çalıştığı bir sorundur.

-Siyasi iktidar internet düzenlemelerini evrensel hukuka göre yapmalıdır.

-Özetle Türkiye internet ile kavga etmeyi bir kenara bırakmalı, erişim engelleme, url filtreleme gibi çağ dışı, sansürcü, negatif düzenlemeleri kenara koymalıdır.

Nuh Gönültaş, Bugün, 15.04.2014

NUR HAREKET[!]NDE SOSYOLOJİK ALGI(SIZLIK)

  • Bu yazıda ki hissi görünümlü fakat akıl ve hikmet ile vicdanlara havale edilerek cevaplanması istenilen sorular karşısında dostlar, şimdiye kadar ya kabul edip ‘Evet haklısın’ ya da sessiz kalmayı tercih ederek ikrar yoluna gitti.

Bediüzzaman’ın Münazarat adlı eserinden ilginç bir cümleyle girizgah yapalım :

‘’ İslâmın kudsiyetini daima telkin eden ve ahkâm-ı diniyeyi iktidarlarınca tebliğ eden ve şimdi millet-i İslâmiye mabeyninde en ziyade hürmet ve muhabbet ve merhamete müstehak olan bîçare ulemâyı, zamana yakışacak ulemanın adem-i vücudundan neş’et eden kabahati ve günahıyla mahkûm etmek ve o kabahat ve o günahı o bîçarelere haml etmek ahmaklık değildir de ya nedir? ‘’ (MÜNAZARAT)

Risale-i Nur’ların hayatımıza aksedişine dair sosyolojik açıdan bir takım sorularım var:

1-   2014 yılına girdik. Bediüzzaman’ın 100-110 yıl önceden çilesini çektiği ve gaye edindiği Medresetüz-zehra okulu (okulları) hala görünürde bulunmamakta. #Hizmet kolejlerininde bildiğim kadarıyla asla o okul olmadığına inanılıyorsa bu okul projesi ne zaman hayat bulacak?

2-  Sosyologlar bir toplumun dönüşüm evresini 4 jenerasyonda (40 yıl) ifade etmektedirler. Buna göre Bediüzzaman’ın vefatı sonrası (1960)  54 sene (yarım asır) geçmiş iken hala Medresetüz-zehra’nın – hiç olmazsa örnek bir tane okul-  teşekkül ettirilememesinin hikmeti varmıdır? nedir?  Bu umumi bir kusur (kusurumuz) ise hızlıca ne yapılmalıdır?

3-   Eğer 2.soruya  ‘’Az ve öz ihlaslı hakiki nur talebeleri hususi yerlere gelecekler ve bunun neticesinde çok güzel hizmetlere vesile olacaklar’’ ise hani meslek-i nuriyenin esasatınca avamdan havassa ve/veya ferdan ferda idi bu yol?

4-   ‘’Evet bizler fert fert insanları yetiştirdik.. yetiştiriyoruz. Bu güzide insanlar Allah’ın izniyle belli güzel yerlere gelecekler inanıyoruz buna. Ve Bediüzzaman’ın hedeflerini bir bir gerçekleştirecekler.’’ diyorsanız 2014 senesine gelinmiş bu iş için sosyolojik açıdan geç kalınmış değilmi?

5-  Yoksa hayat merhalesine geçişi ve güzide insanların hususi yerlere gelecek olmasını  -telaş göstererek- şu an bir siyasi partinin elinemi bağladınız? Öyle ise bu hareketiniz düstur-u nuriye’ye çok mu muvafık? İstiğna düsturuna ters değilmi?

6-   İmanı yüce dağlar gibi bir talebeniz idareye gelecek olsa yine bahsettiğim nurun esaslarına ters olmayacakmı?

7-   Yoksa Hayat devresini dar dairede güzide, mutlu,ihlaslı keyfiyetli bir azınlığın yaşayacağınımı iddia ediyorsunuz? Eğer öyleyse galibane diriliş ve geniş sahadaki birlik beraberlik nasıl gerçekleşecektir? (İlk 3 soruyu unutmayın lütfen)

8-  ‘Geniş sahadaki birlik veya hayat devresi bizi alakadar etmez biz ihlasımızı arttırıp imanımızı kavileştiririz orası Allah’ın işi’deniyorsa bu sünnetullah-adetullah veya Peygamberimizin hayatının yaprak yaprak her anındaki kutlu ve hedefe varan adımları ile münasip ve muvafık mı?

9-   Günümüzde medya ve sanal alemde dolaşan bir takım iddialara göre -eğer var ise- Nur fraksiyonlarının dıştan siyasi topuzlu ve suri ışıklı bir el ile cem edilmeye çalışılması beklediğimiz bahar günlerini getirirmi? Getirir ise minnet altında ve mefluç (felçli) olmuş olmazmıyız?

10-  Keyfiyetli ve ihlaslı insanlar, çeşitli önemli yerlere gelmeden, gelse bile – çete ve örgüt – denmeden İslam aleminin birlik olacağının müjdesini açıkça veren (ki bu birlik için mutlak ve mutlak malî-mülkî-hukukî- vs… alanlarda ehil ve emin kişilerin lüzumuda göz önünde bulundurulduğunda ) Bediüzzaman’ın gaye-i hayaline nasıl masadak olacaklar? Bu nasıl olacak?

11- 10.soruya cevabınız ‘Bulutlu kapalı bir cevvi (havayı) bir anda dağıtıp güneşi gösterdiği gibi’ ise bu örneğin realite planında açılımını yaparmısınız? (Umarız yine kişilere bağlı bir beklentiden bahsetmezsiniz. Bunu derseniz şahs-ı maneviyi kişilere mahkum etmiş ve bir nevi başkaları gibi sizde kurtarıcı beklentisine girmiş olmazmısınız? )

12-  Bir başka açıdan yaklaşacak olursak örneğin İKTİSAT risalesi gibi bir şaheseri Nur talebeleri ekonomik hayatımız açısından nasıl ve ne zaman ve hangi yolla tatbik edecekler? İktisat risalesi sadece tefekkürî bir eser olarak irdelensin diyemi yazılmıştır? Çay eşliğinde okunmak içinmidir İktisat risalesi?

13-  İKTİSAT risalesinde doğan bir ekonomi politikası üretil(e)memişse hiç olmazsa numune nev’inden bir faizsiz banka modeli sunmak kabil değilmidir? Zira Bediüzzaman hazretleri faizi yerden yere vurmakta ve toplumsal kalkınmanın faizden arındırılmış bir sistem olacağını salık vermekte değilmidir?

14-  Risale-i Nur’un esaslı, nurlu ve ihlaslı insanları nazarında #hizmethareketi  bildiğim kadarıyla ne üstadın devamı olarak ele alınmakta ne de tam anlamıyla (belkide hiç) nur talebesi kabul edilmemektedir.  Peki nurun talebelerinin en iyi bildikleri kader boyutu ve hikmet açısından #hizmet hareketine Allah’ın izin vermesi ve bu kadar tüm dünyaya teşmil etmesi sadece bir takım esnaflarla ve karizmatik islamî önderlikle mi açıklanıyor? İsm-i  Rahim ve Hakim muvacehesinde #hizmet hareketinin var olup yaygınlaşmasının (Allah’ın buna müsaaede etmesinin ki Nur talebesi her şeyin bu müsaaedeye ve izne bağlı olduğunu iyi bilir) hikmeti nedir?Yinede buna cevabınız varsa o zaman insanlara alternatif bir hizmet modeli sunmak zorundasınız. Zira bu insanlar yıllardır okul, yurt,hastane,üniversite,yardım kuruluşu vs.. açarak tüm Dünya’da dolaşıyorlar.    

15-  Malumdur ki risalelerde Allah’ın esma tecellileri anlatıldığı yerlerde yol kenarlarında ki kurumuş ot ve dikenlerin üstlerinde tecelli eden Allahın ismini tüm arz’a yayılma ve heryere o ismi yansıtmak için insanların ve hayvanların ve rüzgarların üzerinde çok uzak yerlere gittiği anlatılır. Bu çerçevede #hizmet hareketini değerlendirip, Allah’ın bu insanlara izin verip Vüdd (sevgi muhabbet) nasip ettiği bir topluluk olarak ele alınıp ve tüm dünyaya ismini yayması için gönderdiği gönül erleri olarak ele alınması kardeşlik hakkı değilmidir?

16-  Risale-i Nur’lar hayatın içine –çayın içindeki şeker gibi- nasıl yedirilip katılabilecek?

17-  Bu hususta #hizmet hareketinin başlattığı  OKUL-TUSKON-KİMSE YOKMU?-OKUMA ODALARI – BANK ASYA gibi projeler CEHALET-FAKİRLİK-İFTİRAK düşmanları için alternatif olamazlarmı? Bunu Bediüzzaman’ın ‘’bir şey bütünüyle elde edilmezse büsbütün terk de edilmez’’ düsturunca değerlendiremezmiyiz? Bu projeleri hayat evresine taşıyamamışların destek olmamasına gıbta damarları eğer engel olmuş ise hiç olmazsa bu müesseseler kapatılmaya çalışılırken – hiç olmazsa- tavsiye babında ‘Bu kurumlar yüz akıdır. İlişilmemeli ‘’ diyerek görüş beyan etmeli değimliydi? Abdullah Aymaz gibi Fenafi’r Risale bir insan bile ‘’Tamam bizi nur talebesi kabul etmiyorsunuz Müslüman kardeşinizde mi değiliz?’’ diyerek veciz bir şekilde gönül koymadımı?

18- Hastalar risalesi okuyanlar Hastane yapmak için,bakımevleri açmak için neden bir araya gelmez? Gelenlere ise neden mani olunur?

19- وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّيَ إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَّحِيم   “Ve ma überriü nefsi innen nefse le emmaratüm bis sui illa ma rahime rabbi inne rabbi ğafurur rahiym : (Bununla beraber) nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder; Rabbim acıyıp korumuş başka. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” (Yusuf 12/53) ‘’âyet-i kerimesinin sırrıyla nefs-i emmareme itimad edemem. Nefis kusursuz olmaz. Fakat şimdi bu zamanda ejderhalar, ifritler hükmünde dinsizlik komitelerinin hücumları ve tahribatları zamanında, müdafaamda, bende görünen o sinek kanadı kadar kusurları görmek, o hücum edenlere bir yardım hükmüne geçmektir. Ve on adet muhtaçlardan beş altı biçareyi Nurun ilâçlarından mahrum etmektir.’’ Burada Ustad’ın dikkat etmemizi istediği noktaya bugün Nurcular kendisi dikkat etmeden Hizmete alenen bir tavır içine giriştikleri görülüyor.Hizmet hareketi tevazu ve mahviyetle mü’min kardeş gruplarıyla muameleye dikkat etmesine karşın onlara darbe indirenlere sessiz kalmak veya destek olmak insanların hizmetlerden aldıkları imanî,insanî,ahlakî hizmetlere ket vurmak demek olurki bu büyük bir vebaldir. Nuriye Çeleğen’in beyan ettiği gibi ‘’Ablalara gitmeyi bırakan öğrencilerimi gördükçe bu büyük vebali yüklenmenin nasıl bir hal olduğunu düşünüyorum’’ diyor kendisi.

NOT : Bediüzzaman’a aşağıda tevcih edilen sorular ve cevabı gayet manidar değilmi? Hizmet Hareketini kader-hikmet boyutunda hiçbiryere koyamayanlara bakın Bediüzzaman gayet insaflı olarak bu hususta neler diyor :

“Sual: Ulemâya pek çok itab edilir, hatta… 

Cevap: Büyük, hem pek büyük bir insafsızlık

Sual: Neden?

Cevap: Ademin kabahatine vücut vermek kadar ahmaklıktır.

Sual: Ne demek?

“Cevap:

      Bir zâtta ilim, adem-i hilim ile iktiranı cihetiyle, adem-i hilimden neş’et eden kabahati ile ilmi mahkûm etmek ne derece eblehliktir. Öyle de, İslâmın kudsiyetini daima telkin eden ve ahkâm-ı diniyeyi iktidarlarınca tebliğ eden ve şimdi millet-i İslâmiye mabeyninde en ziyade hürmet ve muhabbet ve merhamete müstehak olan bîçare ulemâyı, zamana yakışacak ulemanın adem-i vücudundan neş’et eden kabahati ve günahıyla mahkûm etmek ve o kabahat ve o günahı o bîçarelere haml etmek ahmaklık değildir de ya nedir?” 
“Evet, vücutlarından zarar gelmemiş, istediğimiz ulemanın ademinden gelmiştir.”
“Zira zekîler galiben mektebe gittiler. Zenginler, medresenin maişetine tenezzül etmediler. Medrese de -intizam ve tefeyyüz ve mahreç bulunmadığından- zamana göre ulemayı yetiştiremedi. Sakınınız!
Ulemaya buğzetmek bir hatardır.”(1) (Munazarat)

 

Salih Can

Risale-i Nurların Tekelleştirilmesi

Bütün kavram, kurum ve değerlerin ‘siyasi ikbal’ uğruna alaşağı edildiği, karıştırıldığı ve dahi kullanıldığı bir süreçten geçiyoruz.Seçimler veya tarihi yolsuzlukların setr edilebilmesi gayesi ve safların sıklaştırılması düşüncesiyle Nur Cemaatlerine hükümet mahfillerinin yakın ilgisini herkes izliyordu ve ‘kıymetli hakikatlerin’ devlet erkânı tarafından seçim meydanlarında da olsa dile getirilmesi Risale-i Nurlara gönül verenleri memnun ediyordu. Lakin öbür taraftan ‘nurlardan beslenen’ Camia’nın ağza alınmayacak hakaretlere maruz bırakılması ‘Risale-i Nur-Devlet’ ilişkisinin ‘siyasi ikbal ve istikbal’ uğruna kullanılıyor olabileceği endişesini de besliyordu. 14 yayınevi tarafından Risale-i Nurlar serbestçe basılabiliyorken Diyanet’in İşarat-ül İ’caz’ı ‘manidar’ bir zamanlama ile basma kararı alması (Üstad’ın hayatta iken Menderes’e müteaddit defalar bu yönde mektuplar yazdığını ve Diyanet’in bu kararının ‘sembolik’ bir anlamı olduğunu da belirtmek gerek), Ağabeylerin siyasi tartışma programlarında ve bazı gazetelerde seçim öncesi görünür olmaları ve Hocaefendi-Bediüzzaman ilişkisinin çarpıtılarak seçim meydanlarında dile getirilmesi gerçekten ilginçti…

Diğer taraftan Nur Cemaatleri’nin aslında uzun bir süredir Camia’ya ‘karşı’ bir tavrı olduğunu görüyoruz. Nur Cemaatleri en son Risale-i Nur’ların sadeleştirilmesi konusunda açıktan Camia’ya ‘savaş’ açtılar ve bu girişimi ‘ihanet’ kelimesiyle açıkladılar. Onlara göre Risaleler sadeleştirilme yoluyla tahrif edilmeye çalışılıyordu. Bu noktada Camia’nın yeterli hassasiyeti göstermediği kanaatini taşıyorum lakin sadeleştirme mevzuu bu yazının gayesini aşacak mahiyette olduğu için bu konuyu şimdilik tehir ediyorum. Evet, maalesef Nur Cemaatleri ‘uzun’ bir süredir Camia’nın girişim ve Hizmetlerinden rahatsız… Sanki bugüne kadar cemaati hiç eleştirmemişler de yalnızca son yıllarda birkaç olay üzerinden (Mavi Marmara, 7 Şubat ve dershane) bu eleştirilerini yapıyorlarmış görüntüsü verilmesi doğru değil. 70’li yıllardan başlayarak ev, yurt, okul, gazete, dergi, TV, dershane vb. kısacası her müessese kıyasıya eleştirildi. Orta Asya’ya, Avrupa’ya, Afrika’ya, ABD ye açılım birçok açılardan ithamlarla tenkit edildi. Abant platformu çalışmaları,  diyalog çalışmaları, Anadolu’daki hizmet çalışmaları sürekli eleştirildi. Camia’nın büyümesini, gelişmesini, insanın ve toplumun var olduğu her alana dâhil olmasını bazı Nur Cemaatleri “Kim finanse ediyor bu koca yapıyı? Dünyanın dört bir yanında herhangi bir dış istihbarat örgütü ile ilişki kurmadan, onların desteğini almadan nasıl oralara gidiyor, müessese açıyor ve başarılı oluyorlar” çıkışları yaptığını da pek çok kişi yakinen bilmektedir. Son tartışmalarda ise Camia’nın aşırı biçimde “dünyevileştiğini” ileri sürerek sözde “entelektüel ve iyi niyetli bir eleştiri” ve “kardeşçe bir uyarı” yaptıklarını iddia ve îmâ etmeye başladılar… Bu tavrın son derece pratik, kolay, modern yaşam biçimine odaklı fakat vahim bir “ötekileştirici zihin inşası” temelinde seyrettiğini söylemek mümkün.

Bu hengame içinde birkaç gün önce Risalelerin basımına Kültür Bakalığı tarafından ‘bandrol’ sorunu nedeniyle izin verilmediği ortaya çıktı. Sonraki bilgiler ise fecaat… Bakanlık bundan sonra sadece 3 yayınevinin Risaleleri basmasına izin veriyor; Envar Neşriyat (Ahmet Aytemur ve Abdulkadir Badıllı Ağabeylere yakın), Sözler Neşriyat (Merhum Mustafa Sungur Ağabey ve Çevresi) ve İhlas Nur Neşriyat (Said Özdemir-Kemalettin Özdemir ve çevresi)… Böylece geri kalan 11 yayınevinin Risale basması engellenmiş oluyor ki bu yayınevleri arasında Yeni Asya, Zehra, Şahdamar, Ufuk ve Tenvir Neşriyatlar var… Burada izin verilen 3 yayınevinin seçimler öncesi hükümeti destekleyen bildirilerini unutmadan ve her 3 yayınevinin de basım liyakatine ziyadesiyle sahip olduğunu belirterek, izin verilmeyen yayınevleriyle ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Yeni Asya Gazetesi 17 Aralık sürecinden sonra tabii olarak yolsuzlukları haberleştirdi ve komplo teorilerine fazla prim vermedi. Şahdamar ve Ufuk Yayınları Camia’ya yakın ki Ufuk yayınevi aynı zamanda sadeleştirilen Risaleleri basıyor. Dolayısıyla Nur Cemaatleri sadeleştirmenin önüne devlet eliyle geçme çabası güdüyorlar ve maalesef Nurları ‘Devletleştirmenin’ yolunu açıyorlar. Oysa en çok ta Münazarat’ın talebelerinin Devletçiliğe tutarlı olarak ve her alanda karşı çıkması gerekirdi. Devlet fetişizmi bütün dünyanın ve bu toprakların ciddi bir problemidir. Devleti tanrısallıktan çıkartıp dünyevileştirmedikçe; velinimetimiz olmaktan uzaklaştırıp hizmetkârımız kılmadıkça; yetki ve imkânlarını sınırlayıp nasıl kullanıldıklarını sıkı sıkı denetlemedikçe ve çözsün diye devlete koştuğumuz birçok problemin ana, asıl, esas kaynağının ve sorumlusunun devlet olduğunu idrak etmedikçe, medenî ve müreffeh bir ülke olamayız.

Zehra ve Tenvir Neşriyatın ise Risale-i Nur tarihinde ayrı bir yeri var. Bu iki yayınevi diğer yayınevlerinin özellikle Mesnevi-i Nuriye eserinde ve diğer bazı eserlerde geçen Şark ve Şarklı kelimelerinin orijinal metinde Kürt ve Kürdistan kelimeleri olduğunu tespit edip bu şekilde yayınlamışlardır. (bu noktada Üstad’ın bizzat bazı kelimelerin değiştirilmesini istediği rivayet edilir) Zehra ve Tenvir Neşriyatlar özellikle kendisini uzun yıllar Kürdi mahlasıyla ifade etmiş olan Bediüzzaman’dan ‘koparılmış’ Kürtlerin yeniden ‘nurlanmasının’ vesilesi olmuşlardır. Devlet Erkânı’nın bazı zamanlar Kürt Meselesinin çözüm anahtarı olarak gösterdikleri Risalelerin yine ve yeniden ‘devletleşmesi’ tehlikesi ise işin diğer bir yönüdür.

Hiçbir hükümetin icraatlarındaki hata, yanlış ve haksız uygulamalara bu kadar sessiz kalınmamıştı, şimdi sebebini anlıyoruz. İktidarın Anadolu’da İslamcı, Ankara’da demokrat rolünü oynaması ne kadar inandırıcı ise Risalelerin sadece 3 yayınevi tarafından basılacak olmasının ‘tahrifçiliğe resmi kalkan’ olduğu iddiası da o kadar inandırıcıdır…

Perinçek’in ‘islami’ gazetelerde adavetkarane demeçler verdiği bir ülkenin hali pür melalidir bu…

Mahir mahirYEŞİLDAL/Sivil Düşünce

http://www.sivildusunce.com/risale-i-nurlarin-tekellestirilmesi.html

Kumpas kumpas üstüne!

Kumpas kumpas üstüne!

Prof. Dr. Ümit Özdağ, MiT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Suriye ile savaş komplosu ve cemaata kumpas tiyatrosuna son noktayı tweet mesajında şöyle koymuş: “Dış İşlerini hangi hain dinledi. Bilmiyoruz. Ama hangi hainin kendi türbesini, kendi askerini bombalatmak istediğini biliyoruz.”

Camia’yı zayıflatma adına kumpas üstüne kumpas kuranlar, iftira üstüne iftira atanlar “Siyasal İslam” devrinin bittiğini müjdeliyorlar. “Parti Devleti” ile demokrasi bağdaşmaz, örtüşmez. İktidar, devlet nimetlerini seçmen avlamak için hoyratça kullanan AKP, demokrasiyi yanlış anladığımızı Türk toplumuna gösterdi. Halk kitlesi devletin kesesinden, tüm miletin vergisinden verilen AKP ulufeleri ve sosyal yardımları devlet değil, AKP yapıyor sandı ve Erdoğan bunları ustaca oy olarak devşirdi. Oysa sosyal hukuk devletinde muhtaç olan vatandaşlara sunulan sosyal yardımların herhangi bir partinin yararına kullanılamaması gerekir. AKP’nın cemaata kumpas kurmasının nedeni, bu haram ve yanlışı yüksek sesle söylemesi ve ciddi uyarmasıdır.

YEZİTLEŞME SENDROMU

Erdoğan ve şürakası en üst düzeyde “Yezitleşme Sendromu” olan en vahim günahı da işledi. Bu aşamadan sonra Anadolu’da yaygın tabirle desek, “AKP’den bir cacık olmaz.” Tekfir tezviratın en açık örneklerinden biri sergilendi ve Fethullah Gülen Hocaefendi, İslam dinine “paralel bir din” kurmakla suçlandı. Bu resmen “şeytanlaştırma”dan sonra gelen “kafirleştirme” sürecidir ve Allah’ın davasını tüm dünyada temsil edenlere kumpası kuranların kaçacak delik aramaları ile sonuçlanır.

Devlet İslam’ı dayatan derin oligarşi, kılık değiştirerek AKP olarak arzı endam etti. Ebu Hanife İmamı Azam, çok büyük bir müçtehitti, aynı zamanda ticaret yapardı. Zorba İslam halifesi ve yöneticilere karşı son nefesine kadar hapishanede direndi, hayatını siyasal İslam’a fetva vermek istemediği için işkence altında verdi. İslam tarihi boyunca, siyasilerin İslam âlimlerini, hocaları ve cemaatleri yargılaması yeni değildir. Mevlana’nın babasından Mevlana Halid’e bir sürü tarihten örnek verebiliriz. Kıskançlık ve korku damarını şeytan çok iyi kullanıyor ve bugün ülkemizde parti devletine ve gelecek iktidarlara tehlikeli yetkiler verilmiş oluyor. MİT yasası ile İslam’ı ve eğitim hizmetlerini tüm dünyada besleyen, büyüten, yayan ve ülkemizi güzel tanıtan cemaata global ve yerli fitne şebekesi AKP’nin toplum üzerinde henüz bitmemiş kredisini kullanarak darbe vurmak istiyor.

Erdoğan’daki iktidar hırsı ve AKP’lilerin yedikleri tatlı devlet kaymağı uğruna, suçsuz yüz binlerce insana acı çektirmek ayıptır, suçtur, günahtır. Vebali vardır. AKP’nin ve Erdoğan ailesinin yaptığı tonlarca akılsızlıkların deşifre edilmesini bahane edip yolsuzluk ve rüşvetin üzerini örtmeye çalışmak, bir cemaati seçim stratejisi çerçevesinde şeytanlaştırmak ve kafirleştirmek kin ve nefret suçudur. Kim hükümeti devirmek üzere kumpas kurmuşsa, kim yasa dışı yollarla yatak odalarına girmişse, bulunsun ve yargılanıp cezalandırılsın. Soytarılığa artık bir son verin! İddia edildiği üzere kim yurtdışı güçler adına devlete karşı komplo içinde olmuşsa, Allah onun belasını versin!

 

RİSALE CEMAATLERİNİ VE NUR BASIMINI DEVLETLEŞTİRME

Müthiş bir kumpasta Risale-i Nur üzerinde oynanıyor. Cemaat ve Yeni Asya grubu dışında tüm Risale cemaatleri kandırıldı. Risalelerin basılmasını bir tekelin denetimine veren Derin Oligarşi, sivil Nurcu geleneğin altını oyuyor ve cemaatın vesile olduğu “sadeleştirme kini”ni ustalıkla kullanıyorlar. Nurlar evrenselleşmiş eserlerdir. Basım-yayımından bugüne kadar iyi paralar kazanan Nurcu yayınevlerinin ve bazı cemaatlerin kazançları kendilerine helal olsun. Ancak MİT elemanları pazarın kazancını olta, yem olarak kullanmış, altın tepside hepsini üstadın talabesiyim diye yaygara kopartan  bir grup ‘abiyim iddiacısı’na sundu. İştihaları kabarmış olabilir ama unuttukları bir kaç önemli mesele var. Ahirette uyarmadı demesinler, Risaleleri siyasete alet etmek isteyenler hep aksi ile tokat yemiştir.

Evvela Mehmet Kırkıncı’dan başka üstadın yaşayan abisini kabul etmiyorum. Çoğu ilimsiz esnaf, kimisi medresede okumuş, üstadı bir kaç defa ziyaret etmiş, o kadar. Onlara üstad miras bırakmadı ki Risaleleri! Diyelim ki, Risale basımında Erdoğan ve AKP’ye oy verme karşılığında haksız hak sağladınız. Üstadın vasiyetine ihanet ettiniz. Yarın öbür gün bu devlet senin sevmediğin birilerinin eline geçerse ne yapacaksın? Risale yayınını devletin veya devletin seçtiği birilerinin iznine/denetimine bağlamak tek kelimeyle körlüktür, şaşılıktır, basiretsizliktir! Davanız nedir, iman hakikatlarını yaymak mı, yoksa satıştan kazanç meselesi mi?

Risalelerin telif hakkının bazı şahıslara veya devletin örgütlediği, denetimindeki bir komisyona verilirken, Cemaatın dışlanmasıyla yayın hakkının ellerinden bandrol verilmeyerek alınması planlanıyor. Bir kere satılan yüzde 80 oranında Risaleyi cemaatın insanları alıyorlar, hani şu Risale okumuyor diye suçladıklarınız! Güya Risale basımımı ve toptekun Risale cemaaatlerini devletleştirmede gaye sadeleştirilmiş Risalelerin satışını engellemekmiş! Saygın Abiler, ya kendilerini böyle avutuyorlar veya kendi boyut ve kalıplarında hizmet eden Nur talebe vicdanını böyle aldatıyorlar. Sonuçta, Risalelerin basımının devlet elinde tekelleşmesi, derin oligarşinin, MİT’in bir fitne kumpası! Üstad, eserlerini milletin malı yaptı ama abiler şimdi devlet malı yapıyor ve bir kamu malına daha tecavüz ediliyor. Siyasete vagon olmaktan rahatsız olmayan kimi Nurcular aşırı siyasileştiler ve Nurculuğu devletleştirme teşebbüsüne ortak olmakla üstadın kemiklerini sızlatıyorlar.

Unutmayın! Hiçbir iktidar yeryüzünde kalıcı değildir; yarın bir başka iktidar gelir aynı şeyi bugün yapanlara ve destek verdiği cemaatlere yapar. Zulme ortak olanlar eden bulur fetvasınca bugün Hizmet’e dayak atanların desteklediği cemaatler ve gruplar aynı dayağı bir başkasından yiyecektir. Aslında dayağı atan el devletin derin Oligarşinin elidir ve bu devlet bir ruh, bir zihniyet olarak her dönemde bedenden bedene geçmektedir. Üstadın gayesi bu derin Süfyanizm elini, belini, dilini kırmaktı, şimdi Risale cemaatleri Süfyanizm gemisine bindi, gidiyor bir kıyamete, daha ne yazsam uyanırsız, bilemiyorum.

 

ERMENİ SOYKIRIMI

Sözde Ermeni soykırım tasarısını, tam 100 Amerikan  miletvekilini tek tek ziyaret ederek durduranın camia olduğunu ıskalayanı da Allah kahretsin! Sanırım cemaatın ABD’deki lobi gücünü AKP ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kıskandılar. Yoksa Yeni Şafak, gazetesi böylesine ahmak bir kumpasa imzasını atmazdı! Kamu diplomasinin kurucuları İbrahim Kalın ve Taha Özhan tarafından kurulan SETA Vakfı’na  Ermeni lobisiyle savaşması için aktarılan milyonlarca dolar devlet hibesi yıllardır heba ediliyor. Sözde Ermeni yasa tasarısında ABD’de bulunan eski Türk federasyonu etkisiz kalırken, cemaatın vakıf ve derneklerini aynı çatı altında toplayan federasyon hepsinden daha fazla etkili oluyor. Çünkü diyalog çalışmaları sayesinde herkesi tanıyor, birebir insani ilişki kurabiliyorlar.

Türk devleti yıllardır ABD’de sözde Ermeni soykırım yasası engellensin diye Yahudi lobilerine milyonlarca dolar kaptırır, cemaatın federasyonu bunu bedava yaptı ve kim daha vatansever iki sene önce ortaya çıkmıştı. Camia, tam 15 gün sıkı çalışarak sözde Ermeni soykırım yasa tasarısını engelemeyi 30 milletvekili görüşünü değiştirerek başardı. İşte diyalogun elde ettiği lobicilik gücü budur ve tamamen Türkiye yararına kullanılmıştır. Herşeyi cemaatten beklemeye alışmış ve cemaatın başarıları üstüne konmayı, tüm günahlarını da cemaat üstüne atmayı marifet sanan AKP yönetimi ve Türk Dışişleri’nin görevi Ermeni soykırım tasarısını bertaraf etmek değil midir? Ne oldu şimdi? Madem cemaat “paralel devlet”, “hain”, “casus”, “CIA ve MOSSAD oyuncusu”, bırakın ağlamayı, medet ummayı da ciddi bir devlet gibi Ermenileri ABD, Fransa ve Kanada’da durdurun. Zira 2015 yılını sözde soykırımın 100. Yıldönümü saydıkları için çok daha sıcak geçecektir. Eğer Camia, Ermeni tasarısında herhangi bir Amerikan senatörü veya milletvekilini ülkemize karşı kışkırtmışsa Allah bizleri kahretsin; yoksa iftira atanları hak ettikleri cezaya uğratsın.

PKK ELİYLE CEMAATA OYUN

 

Genelkurmay’ın raporuna göre, AKP ve MİT içindeki karanlık bir şebeke, ‘PKK eliyle Cemaat’e kumpas’ planı kurmuştu. PKK ile mücadelenin tamamen MİT ‘teki dar bir kadroya bırakılması, Emniyet ve Jandarma’nın el çektirilmesi ile kumpas sahneye kondu.  MİT ekibi terörle mücadeleden çok ‘PKK eliyle Cemaat’e nasıl zarar veririz’e kafa yordular. Cemaat, hükümete zarar vermek için PKK ile iş birliği yapıyor görüntüsü vermek için yalan haberler ve mizansen olaylar tertiplendi. Yerel seçim telaşı içinde birçok kişi bu kumpas planını unuttu. Oysaki kumpas yol haritası adım adım uygulanıyor. Bu zamana kadar Ergenekoncu askerler, derin oligarşi, MİT’deki hain şebeke ile CIA, BND, MOSSAD ile PKK işbirliği olmasaydı, çoktan terörün kökleri kurutulmuştu.

Havuz medyasının amiral gemisi Sabah, 5 Nisan’da adı sanı duyulmamış bir internet sitesini (Basnews) kaynak göstererek “Gülen’den PKK’ya mavi boncuk” başlıklı bir manşet haber yayınladı. Haberde “Gülen örgütünün mart ayı ortasında Kandil’e bir mektup gönderdiği ve seçimde hükümete baskı amacıyla iş birliği istediği” iddia ediliyordu. 17 Aralık’tan bu yana her gün yalan ve çarpıtma ile çıkan Sabah’ın haberine Gülen’in avukatları sert tepki gösterdi. Çünkü avukatlara göre böyle bir mektup olmadığı gibi içeriğine dair yazılanlar da tamamen iftiraydı.

Kumpasın biri bitiyor, öteki başlıyor. Cemaatı “Şia’ya paralel” sayan densizleri dikkate almak, cevap yazmak bile akıllara ziyan! Bunca fitne planını yapacak zekayı AKP’de göremiyorum. Bunca kumpas ancak 5 yılda Özel Harp ve MİT tarafından hazırlanabilir! Erdoğan, can havliyle zevahiri kurtarma savaşı verirken, başta sessiz 300 küsur AKP miletvekili olmak üzere AKP tabanının gerçekleri bilmediği ortada. Basiretler bağlanmış, derin oligarşi AKP’yi bitirecek pimi MİT yasası ile çekerken, AKP’li dostlarımız halen ‘MİT cemaata operasyon yapacak’ zannı ile sevinç naraları atıyor. Zarara kendi rızası ile girene acınmaz. Rüya yok mu diye sorup benle dalga geçenlere cevabım: Evet, dün gece rüyamda gördüm Erdoğan’ı. MİT’in karanlık şebekesine, ‘beni infaz etmeyin, cumhurbaşkanı olarak size daha iyi hizmet ederim, ne olur’ diye yalvarıyordu. Umudu kalmayınca, ‘ne olur, ben ettim, siz etmeyin, bizi affedin’ diye ricada bulunacak bir elçi veya arabulucuyu cemaata gönderiyordu! Kumpasların çirkinliğini biliyordu ama artık midesi kaldırmıyormuş…

Aklımızla Dalga Geçtiler

Cüneyt Özdemir: Aklımızla Dalga Geçtiler

Radikal gazetesi yazarı Cüneyt Özdemir bugünkü yazısında seçim gecesinde yaşanan elektirik kesitilerini Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın trafoya kedi kaçtı diye açıklamasını ve bu olayın arka planını tarihin yazacağını belirtti.

CÜNEYT ÖZDEMİR’İN BUGÜNKÜ YAZISI…

Hay kedi canını senin!

Seçim gecesi güya trafoya kedi kaçtı. Türkiye 70 yılın en karanlık gecesini geçirdi. Tarih, oy oranları kadar esrarengiz kedi örgütünün bu eyleminin arka planını da yazacaktır.

Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, çok uzak değil yakın bir ülkede sevimli uslu küçücük gözlü küçük kediler yaşarmış.

Son 70 yılın en karanlık seçimindeki elektrik kesintilerinin bahanesi olarak gösterilen kedilerin Bülent Ortaçgil’in şarkısındaki kediler olmadığı kesin. Aklımızla dalga geçer gibi rastlantı bu ya tam da seçim gecesinde son 70 yılın en karanlık gecesini geçirdik. Güya trafoya kediler kaçtı…

Anayasa Mahkemesi’nin Ankara seçimleri ile ilgili kararı ne olursa olsun bu kapsamlı elektrik kesintisi bile 2014 yerel seçimlerinin üzerine gölge düşürmeye yetip de artar. Tarih, elbette oy oranları kadar bu esrarengiz kedi örgütünün yaptığı elektrik kesintilerinin arkasında ne yattığına dair manidar soruyu da yazacaktır.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi gibi AYM’nin Ankara seçimleri kararını beklerken, Bülent Ortaçgil’in kediler şarkısını mırıldanmaya devam edelim.

Yakının ülkenin yanında, dönemeci dönerken, rüzgârların sağında, ormanların solunda, sesli hırslı kocaman gözlü büyük kediler varmış.

Siz kediler hangi kedileri seversiniz hangi kediler gibi yaşamak istersiniz?

Sevimli uslu, sesli hırslı hangi kedilerdensiniz?

CÜNEYT ÖZDEMİR’İN YAZISININ DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ…

“AKP trolü” Olabilirsiniz Ama “Demokrat” Olamazsınız

Radikal yazarı Cengiz Çandar, bugünkü yazısında dışarıdan ülkemize nasıl bakıldığının analizini yaptı.

Türkiye’nin otoriterliğe doğru kaydığının altını çizen Çandar, ifade özgürlüğü ve hukukun ayaklar altına alındığını ve dışarıda saygınlık kaybettiğimizi yazdı. Ve Türkiye’nin demokrat bir ülke olabilmesi için Avrupa kriterlerine uyması gerektiğini belirtti.

CENGİZ ÇANDAR’IN BUGÜNKÜ YAZISI…

Ortadoğu’nun ‘ortanca’ çocuğu, Avrupa’nın ‘hayal kırıklığı’…

Türkiye’de her kim ‘demokrat’ sayılmak istiyorsa, kendisini ‘Avrupa demokrasi ortak paydası’nda ölçtürmelidir.

Obama’ya yakın bir Amerikalı ulusal güvenlik uzmanı bu yakınlarda Türkiye’ye gelmiş, epey temasta bulunduktan sonra, “Türkiye: Ortadoğu’nun Ortanca Çocuğu” başlıklı bir değerlendirme yazısı kaleme almış. “Gelişmesine en çok yatırım yapmış olanların tecrübelerinden yola çıkarak, demokrasinin nasıl işlediğini anlamaya çalıştık. Üzülerek belirtmeliyim ki, ifade özgürlüğünün en temel yanlarının kısıtlandığı gelişmelerle şiddetlenen iç çatışmalarla ve yolsuzluğa batmış siyasi partilerle yüklü parçalanmış bir toplum bulduk” diyor. (Laurie A Watkins, Turkey: The Middle Child of the Middle East).

Türkiye’deki temaslarının ardından, “Birçok farklı yöne çekilen ama uluslararası saygınlık ve nüfuz sahibi olmak için umutsuz bir ihtiyaç duyan, Türkiye, en bariz haliyle Ortadoğu’nun ortanca çocuğu” hükmüne varmış. Tayyip Erdoğan’ın “otoriterlik eğilimi”ni de ortanca çocukların ilgi çekmeye yönelik, kendilerine özgü psikolojik durumuyla kıyaslıyor ve bunu “Türkiye’nin sürekli ortanca çocuk sendromunun göstergesi” diye tanımlıyor.

Yukarıdaki kişiyi tanımadım. Ama “tanıdık biri”yle uzun uzun Türkiye konuştuk. İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt’in yolu birkaç gün önce bir geceliğine İstanbul’a düştü. Kendisiyle bir akşam yemeğinde bir araya gelen grubun içindeydim. Sağ yanımda Carl Bildt, sol yanımda doktorasını İsveç’te yapmış ve gayet akıcı bir İsveççe konuşan Şahin Alpay…

Carl Bildt, bir ara, Türkiye’deki “demokratlar”ın Türkiye ile ilişkisinde AB’den ne umduğunu, ne beklediğini” sordu. Bu konuya girmeden önce, şu sırada İsveç’te bulunan Şahin Alpay’ın oradan yazdığı şu satırlara göz atalım:

“Peki, İsveç’ten bakınca Türkiye nasıl görünüyor? Bu soruya en taze cevap, ülkenin önde gelen gazetelerinden Dagens Nyheter’in 6 Nisan 2014 tarihli başyazısı. Yazı şöyle başlıyor: “Soru – Türkiye’nin İran, Eritre, Çin, Kuzey Kore, Pakistan ve Vietnam’la ortak yanı nedir? Cevap – Bu ülkelerin hepsi halklarını sosyal medyadan kısmen veya tamamen tecrit etme çabasında… Gerçek şu ki Türkiye, ifade özgürlüğünü ayaklar altına alan dünyanın en kötü diktatörlükleriyle yarışa girişmiş durumda.’

AKP hükümetinin Twitter’ı kapatması üzerine İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt, “Türkiye başbakanı Twitter’ı tehdit ederek sadece kendisine değil bütün bir millete zarar veriyor…” (21.03.2014) demişti. DN başyazısı, bununla yetindiği için Bildt’e ağır eleştiri yöneltiyor: “Macaristan da Türkiye gibi yanlış yolda gidiyor. Macar Başbakanı Orban da aynı Erdoğan gibi hafif sıklet bir Putin. Türk başbakanı isterse yakında Putin gibi bütün gücü elinde toplayabilir. Çağdaş bir sultan gibi davranıyor ve Türkiye’nin sınırlarını aşan ihtirasları var. Putin’i en ağır sözlerle eleştiren bir dışişleri bakanı için durumun bu olduğunu görmek zor olmamalı…”

Şahin Alpay’ın yukarıdaki satırlarını okuyunca, Bildt’e doğru cevap iletmiş olduğumuz kanaatine vardım. Zira kendisine, İngilizce “Engage but do not appease” demiştim. Yani, “(Türkiye ile) Yakın ilişkide olun ama (iktidarın) sırtını sıvazlamayın.)

AB’nin yaklaşımının da böyle olduğu anlaşılıyor. AB’den sorumlu bakan Mevlut Çavuşoğlu, hafta içinde Brüksel’de AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu toplantısına katıldı. AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Komiseri –ki, o da AB’nin “Türkiye yanlıları” arasında sayılıyor- Stefan Füle’nin (Çek-eski Komünist-Sosyal Demokrat) sözlerini kayda geçirelim:

“Altı noktaya dikkat çekmek istiyorum. Birincisi yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarının şeffaflık içinde yürütülmesi çok önemli. İkincisi komplo teorilerinden kaçınılmalı. Üçüncüsü Kürt meselesinde atılması gereken adımların geciktirilmemesi. Dördüncü nokta ifade özgürlüğünün AB için önemi. Çok sayıda televizyon kanalı veya gazete olması bir ifade özgürlüğü argümanı değildir. Beşinci nokta AB ile Türkiye arasındaki güven sorunu. Bunu aşmamız gerek. Son nokta da yine karşılıklı yaşanan yılgınlık durumu. Bu durumu değiştirmek için de pozitif gündemi daha verimli çalıştırmalıyız.”

Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Ria Oomen Ruijten de (Hollanda-Hıristiyan Demokrat) söz alarak Türkiye ile ilgili ciddi hayal kırıklığı yaşadığını belirtti ve şunları söyledi:

“Yapılmış olan tüm yargı reformlarını biz de alkışladık ama gelinen noktaya baktığımda söylemek zorundayım ki kelimenin tam anlamıyla hayal kırıklığı… Hep destek olmaya çalıştık ama şimdi gördüğümüz şey reform yerine hukukun kısıtlanması, sosyal paylaşım sitelerinin yasaklanması, Anayasa Mahkemesi yasağı kaldırınca da bu sefer Anayasa Mahkemesi’nin yapısını değiştirme ve gücünü kısıtlama yönünde açıklamalar. Bu, hukukun üstünlüğü olan bir durum değil. Bu işler böyle yürümez… Politik sonuçları var diye hukuku yok etmemelisiniz… Türkiye’nin dostları olarak hayal kırıklığı içindeyiz.”

AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu (KPK) Eşbaşkanı Helene Fleutre de (Fransa-Yeşil) eleştirilerde bulundu ve şunları söyledi: “Saçlarımızı diken diken eden şeyler olduğunu biliyoruz Türkiye’de. İfade ve basın özgürlüğü yargının bağımsızlığı kadar bir hukuk devletinin temel sütunudur. Kalkıp her şey iyi gidiyor diyemeyiz” diye konuştu.

Bunlara Türkiye’nin AB üyeliğine olumlu bakan ve Avrupa Parlamentosu’nun ikinci büyük grubu olan Sosyalistlerin lideri Hannes Swoboda’nın (Avusturya) Zaman’da yer alan sözlerinden şu bölümleri ekleyelim:

“Beni asıl derinden ve gerçekten üzen, Erdoğan’ın karakterindeki değişiklik. Erdoğan başbakanlığa başladığında reformcu, ülkesini Avrupa ve dünyayla entegre etmeye çabalayan bir liderdi. Şu an ise tam tersini yapıyor. Türkiye her geçen gün kendisini dünyadan daha fazla izole ediyor.”

Erdoğan’ın Türkiye’yi “hâlâ seçimlerle işbaşına geliyor olmakla birlikte otoriter bir sisteme götürdüğünü” kaydeden Swoboda, “Avrupa kriterleri, ilkeleri ve değerleri ihlal ediliyor. Böyle bir Türkiye Avrupa’dan uzaklaşıyor tabii ki” diyor.

Tayyip Erdoğan’ın “balkon konuşması”na da değinen Swoboda bu konuda şunları söyledi: “Bu dil Avrupalı değil ama demokrat hiç değil. Böyle bir dil ülkeyi ileri taşımaz. Hele bir de bu kişi cumhurbaşkanı olmak istiyorsa…”

Türkiye’de her kim kendisini “demokrat” sayıyor ve öyle sayılmak istiyorsa, kendisini ister sosyalist, ister muhafazakar, ister liberal, ister komünist, ister Hıristiyan demokrat, ister sosyal demokrat, ister yeşil, “Avrupa demokrasi ortak paydası”nda ölçtürmelidir. Yukarıdaki alıntılar bunu ifade ediyor.

AKP’yi dalkavukluk ruhuyla “halk ihtilali” diye palavracı bir dille tanımlayarak, Türkiye’yi bir “muhaberat devleti”ne sürükleyecek özellikler taşıyan MİT Yasa tasarısından “demokratik” sonuçlar çıkartacak kadar kendinden geçerek ve Anayasa Mahkemesi’nin HSYK Kanunu’nun bazı maddelerini iptali karşısında sessizliğe bürünerek “demokrat” camiada barınamazsınız. Avrupa’da yatacağınız yer olmaz.

Ne olur?

“Ortadoğu’nun sürekli kişilik sorunları ile boğuşan ortanca çocuğu” muamelesi görürsünüz.
Yani “AKP trolü” olabilirsiniz ama “demokrat” olamazsınız.

CENGİZ ÇANDAR’IN YAZISININ TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKALYINIZ…