Yeni Kitab

Bediuzzaman’dan Başbakan Erdoğan’a mektup!

PKK terörünün sona erdirilmesi konusunda sanırım devlet ilk defa samimi görünüyor. Tabii Kürt tarafı da!

Sayın Başbakan ‘ben bir Kürt sorunu tanımıyorum’ dese de bu bir kürt sorunudur. Geçmişte kendisi de bunu telaffuz etti. Bendeniz de o zaman, meseleye ‘Kürt sorunu’ demenin veya “Kürt açılımı” demenin yanlış olduğunu yazmıştım ama meselenin adı Kürt sorunu olarak kaldı.

Esasında şu meselede ne Türkiye hakiki inisiyatif sahibi idi ne de PKK…

Toplumsal tepkilerin, tarafları çözüme zorladığı her seferinde ya devlet içindeki kriptolar -adını siz koyun- ya da onların dağ versiyonu olan PKK içindeki gayrı Kürt unsurlar, buna mani oldular.

Daha açık ifade ile ortadaki kavga, Türk olmayan Türkler ile Kürt olmayan Kürtlerin kavgası idi ama kavgada ölenler hakiki Kürtler ile hakiki Türklerdi…

Esasında Türkiye’nin nerede ve kimin yanında kalacağı meselesi, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlandırılamamış cephesi olduğundan terör belasının içinde tam olarak kimlerin bulunduğunu tesbit etmek de mümkün olamıyordu. Amerika terörün bitirilmesini istese, Rusya istemiyordu, ikisi de istese İsrail bırakmıyordu ki sona ersin. O dahi istese Ya suriye Ya İran işi çomak sokuyorlardı. Hatırlayan, Saddam’ın Irak’ı ve Yunanistan bile zaman zaman oyunun içine dahil olabiliyorlardı. Olan da Kürtlere ve Türklere oluyordu.

35-40 yıllık şu fitne ile arzu ettikleri sonucu yine de elde edemediler; külli bir Türk – Kürt çatışması yaratmayı başaramadılar. Çünkü, ‘islam milliyeti’ -kardeşliği- nin her iki unsurda da hâlâ var ve güçlü olduğunu hesap edemediler.

Artık bu mesele sürdürülemez hale geldi. İşin içindeki oyuncuların rolleri aleniyet kazanmaya başladı. Oysa bu işler el altından yapılması gerekir. Hâlbuki ki PKK meselesinde parmağı olanları artık bu ülkenin en sıradan insanları dahi biliyorlar. Sonuç olarak bu oyun saklı bir şekilde sürdürülebilirliğini kaybetmeye başladı.

Fransa’da öldürülen üç terörist kadının -ki benim tahminim en geri planda Alman İstihbaratı çıkacak- niçin öldürüldüğü tam anlaşılsa Türkiye bu meselede elini daha da güçlendirmiş olacak.

Türkiye mevcut Genelkurmay Başkanımızın dönemiyle birlikte terörle ciddi mücadeleye başladı. Ordu içindeki kriptolar tam temizlenmemiş olmakla birlikte artık PKK, yapılacak operasyonlardan haberdar edilmiyor. Daha önceleri, güya operasyon kararı alınır alınmaz, haber Kandil’e uçuruluyordu.

Artık öyle olmadığı, belki de olmayacağını gördükleri için, ya PKK dışında yeni bir yol bulmak -ASALA’yı bitirip PKK’yı başlattıkları gibi- ya da büyüyün Türkiye’yi durmak için daha büyük bir tezgaha –Allah korusun Şii-Sünni çatışması gibi- ihtiyaç duydukları için veyahut ilahi mukadderatın da etkisiyle artık büyüyen Türkiye’ye daha fazla düşman kalmamak için (!?) terör konusunda ipleri salıverdiler.

Ben bu mevzuda, siyasi rol yüklenilmiş insanların da artık daha fazla ikiyüzlü davranmaktan bıktıkları kanaatindeyim. Siz kendinizi BDP’lilerin yerine koyun. Ne kadar zor ve insan fıtratına aykırı bir hal yaşadılar yıllardır. Güya milletin vekili olarak Meclis çatısı altındalar ama uzaktan gelen talimatlarla hareket etmek zorunda kalıyorlardı. Ne zor bir durum!

Anlaşılıyor ki, aktörler artık bu rolleri sürdürmekten usanmışlar. Bu işi sonlandırmak istiyorlar. Ve hem de -sanırım belki bir inkıta veya soluklanma olabilir- sonlandırılmalı.

Bu konuda en zor görev Türk Devletine ve Türk milletine düşüyor. Esasında şu ana kadar Türk Milliyetçileri de ciddi bir tahripkarlık yapmadılar. İnşallah yine yapmazlar. Zira her iki tarafın da  -yani devletin ve PKK’nın- içine sızmış kriptolar hala iş başında.

Yaklaşmakta olan Asya Medeniyeti’nin, birlik içindeki bir Anadolu’ya ihtiyacı var. Artık zorunluluk haline gelmiş bulunan İslam kardeşliğinin teşekkülü için Anadolu’daki birlikteliğe ihtiyaç var. Bu ülke bizim. Etrafımızdaki coğrafyalarda yaşayan Müslümanların daima sığınabilecekleri bir Anadolu’ları vardı. Türkiye’nin sınanabileceği bir Anadolu’su da yok. O yüzden bu topraklar üzerinde yaşayan gerçek sahipler, aklıselimlerini ve itidallerini korumalılar ki, bu fitne bitsin.

Bu konuda özellikle de devlete büyük iş düşüyor. Sabırla, tahriklere kapılmadan, karşı taraftan gelecek ihlallere aldırmadan ve kendi içindekilerin de süreci baltalamalarına fırsat vermeden sonuca varmak. Bence Türkiye’nin siyasi mizacını değiştiren, Sevr’in muahedelerinin gizli gizi uygulandığı, adından başka hiçbir şeyi Türk olmayan devletin nasiyesini tebdil eden, Türk milletini, batı için tehlike teşkil etmeyecek şekilde sevk ve idare eden derin politikada ciddi değişikliklere giden iradenin, Kürt-Türk kardeşliğini tesiste de bir azimet göstermesi gerekir diye düşünüyorum.

Elbette her hareketlerinin isabetli olmasını beklemiyoruz. Zaten mümkün de değildir. Yüz hareketlerinden 60 düzgün ve isabetli olsa iş tamamdır.

Niyet hayır akıbet hayır’ diye bir deyiş vardır. Ama şu meselede niyetin hayır olması yetmiyor. Sadece niyetlerimizde değil fiillerimizde de riza-yı ilahiyeyyi gözetmemiz gerekiyor. Yani meseleye dahil olan hükümetinin niyeti düzgün olduğunu biliyoruz ama diyoruz ki, her bir filleri dahi düzgün olmalı ki, fitnecilere yeni umutlar doğmasın.

Bu açıdan ben özellikle şu meselede masaya oturacak rol üstlenecek kimselerin, Bediuzzaman’ın 1952 yılında Menderes’e gönderdiği şu mektubu dikkatle okumaları gerektiğine inanıyorum. Menderes, o gün o mektubu doğru okuyup gereğini yapabilseydi, büyük ihtimalle kendisini idama götürecek olaylara fırsat vermezdi.

İşte o Mektup (Sadeleştirilmiş olarak- Bir kısmı):

“…Ben çok hasta olduğum ve siyasetle alâkasız bulunduğum halde, Adnan Meneres gibi bir İslâm kahramanı ile bir sohbet etmek isterdim. Hal ve vaziyetim görüşmeye müsaade etmediği için, o sûrî konuşmak yerine bu mektup benim bedelime konuşsun diye yazdım.

Gayet kısa birkaç esâsı, İslâmiyetin bir kahramanı olan Adnan Meneres gibi dindarlara beyân ediyorum:

 

Birincisi: İslâmiyetin temel kurallarından birisi, “Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez. (En’am Sûresi: 164.)” âyet-i kerimesinin hakikatidir ki, “Birisinin cinayetiyle başkaları, akrabâ ve dostları mes’ul olamaz. ”

Hâlbuki mevcut siyasi yapı içinde particilik taraftarlığı ile bir caninin yüzünden pek çok masumların zararına rıza gösteriliyor. Bir caninin cinayeti yüzünden, taraftarları veyahut arkabâları dahi şenî gıybetler ve tezyifler edilip (aşağılanıp),  bir tek cinayet yüz cinayete çevrildiğinden, gayet dehşetli bir kin ve düşmanlığı damarlara dokunduruyor, (karşıtları)  kin ve garaza ve misliyle karşılık vermeye mecbur ediyor.

Bu ise, sosyal hayatı tamamen yerle bir eden bir zehirdir ve dış düşmanların (işe) parmak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamaktır. Iran ve Mısır’daki hissedilen hâdise ve buhranlar(ın) bu esastan (yani siyasi tarafgirlikle karşı tarafın damarına basılmaktan) ileri geldiği anlaşılıyor. Fakat onlar burası gibi değil; bize nisbeten pek hafif, yüzde bir nispetindedir. Allah etmesin, bu hal bizde olsa, pek dehşetli olur.

Bu tehlikeye karşı tek çare İslâm kardeşliğidir. İslâmiyet milliyetini, o kuvvetin (yani birlikte yaşama kültürünün) temel taşı yapıp, masumları himâye için, canilerin cinayetlerini kendilerine münhasır bırakmak lâzımdır. Zaten emniyetin ve âsâyişin temel taşı yine bu kanun-u esâsîden  (yeni birinin yaptığından başkası sorumlu olamaz prensibinden) geliyor.

Meselâ, bir hânede veya bir gemide bir mâsum ile on câni bulunsa, hakîki adâletle ve emniyet ve âsâyiş düstur-u esâsîsi ile o mâsumu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve hâneye ilişmemek lâzım; tâ ki, mâsum çıkıncaya kadar.

İşte bu Kur’ânî prensip hükmünce, âsâyiş(e) ve dahildeki güvenli ortamı bozmaya kalkışmak,  on câni yüzünden doksan mâsumu tehlikeye atmak, ilahi gazabı üstümüze çekmeye sebep olur.

Mâdem Cenâb-ı Hak, bu tehlikeli zamanda bir kısım hakîki dindarların başa geçmesine yol açmış (Şimdi Ak Parti), (Suç işleyenin kardeşi suçlu olmaz) şeklindeki Kur’ânî prenssibi dayanak noktası yaparak garazkârlık edenlere karşı siper yapmak lâzım geldiğini, zaman ihtar ediyor.

İslâmiyetin ikinci bir kanun-u esâsîsi (Temel Prensibi) şu hadîs-i şeriftir: “Kavmin efendisi, onlara hizmet edendir” hakikatiyle, memuriyet bir hizmetkârlıktır, bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil.  (Fakat) bu zamanda İslami terbiye yeterli olmadığından ve kulluk edenler de azınlık haline geldiğinden benlik, enâniyet kuvvet bulmuş. (Rejim kendi varlığını korumak için) Memuriyeti (özelikle adli mercilerde görevli olanları) hizmetkârlıktan çıkarıp, bir hâkimiyet ve topluma baskı kurma aracı yapmıştır -(Birzamanların Yargıtay’ını, Anayasa Mahkemesini, HSYK’yı düşünün)-. Topluma hizmet etmesi gerekenlerin despot efendiler haline gelmesi kabullenilemez. Abdestsiz, kıblesiz namaz kılmakla namaz olmadığı gibi (öyle bir) adâlet (de) olmaz. Esâsıyla da bozulur ve toplumsal huzur zîr ü zeber olur. Hukûk-u ibâd, hukûkullah hükmüne geçmiyor ki hak olabilsin, belki nefsânî haksızlıklara vesîle olur.

Şimdi, Adnan Menderes -(Siz ona Ak Partililer deyin)- gibi, “İslâmiyetin ve dînin icaplarını yerine getireceğiz” diye ve mezkûr iki kanun-u esâsîye karşı muhâlefet edip tam zıddına olarak iki dehşetli cereyan, gayet büyük rüşvet ile halkları aldatmak ve ecnebîlerin müdâhalesine yol açmak vaziyetinde hücum etmek ihtimâli kuvvetlidir.

Birisi: Birinci kanun-u esâsîye muhâlif olarak, bir câni yüzünden kırk mâsumu kesmiş, bir köyü de yakmış (Mustafa Muğlalı olayı). Bu derece bir istibdâd-ı mutlak, her nefsin zevkine geçecek memuriyete bir hâkimiyet suretinde rüşvet vererek, dindar hürriyetperverlere hücum ediliyor. (Yani diyor ki askerin içindeki kriptolardan gelecek provokasyonlara dikkat!)

İkinci hücum da, İslâmiyet milliyet-i kudsiyesini bırakıp-evvelkisi gibi-bir câni yüzünden yüz mâsumun hakkını çiğneyebilen, zâhiren bir milliyetçilik ve hakîkatte ırkçılık damarıyla, hem hürriyetperver dindar Demokratlara, hem bütün bu vatandaki yüzde yetmişi sâir unsurlardan bulunanlara, hem hükûmet aleyhine, hem bîçare Türkler aleyhine, hem Demokratın tâkip ettiği siyaset aleyhine çalışarak ve serseri ve enâniyetli nefislere gayet zevkli bir rüşvet olarak bir ırkçılık kardeşliği veriyor. (Yani varlığını rejimin devamında bulan kesimlerin aldatma ve fitnelerine dikkat!)

O zevkli kardeşliğin içinde, o zevkli fâideden bin defa daha ziyâde hakîki kardeşleri düşmanlığa çevirmek gibi acîb tehlikeyi, o sarhoşluğu ile hissedemiyor.

(…..) Bu tehlike, hem bu vatana, hem hükûmete, hem de dindar Demokratlara ve Türklere büyük bir tehlikedir; ve öyle yapanlar da hakiki Türk değillerdir. Necib Türkler böyle hatadan çekinirler. (Bu ikazın muhatapları kim ola ki? J)

Bu acîb tahribâta ve bu iki kuvvetli muârızlara karşı, kırk Sahâbe ile dünyanın kırk devletine karşı meydan-ı muârazaya çıkan ve galebe eden ve bin dört yüz sene zarfında ve her asırda üç yüz, dört yüz milyon şâkirdi bulunan hakîkat-i Kur’âniyenin sarsılmaz kuvvetine dayanmak ve onun içindeki dünyevî ve uhrevî saadet-i ebediyenin zevklerine o câzibedar hakîkatle beraber nokta-i istinad yapmak, o mezkûr muârızlarınıza ve hem dahil ve hariçteki düşmanlarınıza karşı en lâzım ve elzem ve zarûri bir çare-i yegânedir” (Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı / Sf.534)

Benim kanaatim, Adnan Menderes’e yazılmış gibi görünen şu mektubun asıl muhatabı Şu ateşi söndürmeye azimli görünen sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’dır. İnşallah o dahi bu mektubu kamilen okumuş ve anlamıştır ki, bu ateşi söndürmenin yegane çaresi, insanı merkeze alan bir Anayasa ve İslam kardeşliğini toplumsal rabıta yapan bir milliyet arzusu.

Şu meselede Türkler namına hareket edecek olana azami itidal düşüyor zira…

Bu prensipler gözetildiğinde, şu meselenin en kısa zamanda çözüldüğünü göreceğiz. Ve hem de vakti geldi ki artık çözülsün!

Mehmet Ali Bulut – Haber 7

Clip to Evernote
2 Yorum

Bir Yorum Ekleyin

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÇEVİRİ: Arif Onur Hangişi