Bir demli çaya bir ömür verdiler

Türkiye’ye tatile gittim, yine rahat duramadım. 12 Eylül 2010 referandumunda ülkücü dostlarının tüm eleştirilerine kulak asmayarak yargı yolu açılmasına benim zorumla ‘Evet’ diyen mağdurlardan Musa Kocaoğlu yakama yapıştı. ‘Eğer bu davada sadece Tahsin Şahinkaya ve Kenan Evren göstermelik olarak yargılanacaksa sana hakkımı iki dünyada da helal etmiyorum’ diye sitem etti. Tatili bir kenara bıraktım ve Musa’nın çilesini bilgisayarıma yazmaya başladım. 32 yılda biriken işkence yapanların tam listesi elimdeydi. Kimse bu listeyi savcılığa vermeye cesaret edememişti. ‘Şehit olmaya var mısın Musa?’ dedim. ‘Seninle ölüme giderim, varım’ dedi. Ve dilekçesini kaleme aldım. 12 Eylül askeri darbesi sonrası milyona yakın vatandaşımıza gözaltında ve hapishanelerde işkence yapanların tam listesi 75 sayfalık bir dosya ile 12 Eylül mağduru Musa Kocaoğlu tarafından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi. 12 Eylül davasını soruşturan Savcı Murat Demir’e yollanan suç duyurusunda Kocaoğlu, müdahillik talebinde de bulundu, haksız yere yattığı hapsin hesabının sorulmasını istedi. Savcılara epey iş verdik, kolay gelsin…

Musa Kocaoğlu, dilekçesinde özetle şunları yazdı: “Koskoca darbede milyona yakın insanımız fişlendi, hapsedildi, işkence gördü, hayatları karardı. Nerede bu işkenceleri yapan vicdansızlar? Emire tabi idik, ne yapalım diyorlar. Hiç mi insanlığınız, vicdanınız yoktu, kendi insanına insanlık dışı eziyetler, zulümler, işkenceler yapmak zorunda mıydınız? Hesap vermeden 32 yıldır itibarlı biçimde dolaşıyorlar. Benim gençliğim gitti, 32 yıldır bir yerde dikiş tutturamadım. Bir buçuk yıl fazladan toplam 6 yıl hapis yattım. Yargıtay haksızlığa uğradığımı onayladı, masum olduğum ispatlandı ama bizi kimse dinlemedi. Kim ödeyecek benim manevi tazminatımı?” Musa’nın şu sözlerini memnuniyetle dilekçeye yerleştirdim: “12 Eylül zindanlarında anladık ve uyandık ki, komünist ve ülkücü diye bir ayrım yok. Biz kardeşiz. Aynı kazanı, aynı ekmeği orada eşitce bölüşmeyi başardık. Peki biz dışarıda vatanı kurtarmak için neden birbirimizi yemiştik? Bizi gaza getirmişlerdi, cahildik. Bir paket sigarayı beşi ülkücü, beşi Komünist arkadaşımla hapiste paylaşınca aldatıldığımızı anladık. Birbirimize sırtımızı verdik, 12 Eylül işkencecilerine omuz omuza onurlu bir direniş sergiledik. Yıkılmadık, ayaktayız. 12 Eylül’ün tüm mağdurları ile kader birliği ettik, bize işkence yapanlar yargılanır ve ceza alırsa kanayan vicdanım kamu vicdanı rahatlayacak, huzur bulacak. Suçlu cezasını çekerse vicdanı rahatlar.”

Ülkücü camianın tanınan isimlerinden Musa Kocaoğlu 12 Eylül sonrası yaşadıklarını şöyle anlattı: “İşkence gördüğüm, psikolojik travmalar yaşadığım belgelidir. Bir demli çaya bir ömür aldılar hapiste. 12 Eylül davasında savcının işine yardımcı olmak, suç duyurusunda bulunmak ve müdahil olmak istiyorum. Erzurum 3. Ordu 9. Kolordu 6. Zırhlı Tugay Piyade Taburu 3. Bölük 3. Takım 3. Avcı Erlerinden, keskin nişancısıydım. Tüfek numaram 244342. Ağustos 1981’de garaj içtimasında gözaltına alınarak Kandilli Askeri Nezaretinde bir gün bekletildikten sonra Erzurum’daki 9. Kolordu Nezaretine sevk edildim. Burada 15 gün kaldıktan sonra, aynı zamanda yıkanmasına izin verilmediği içinde bitlenerek,  yakın günlerde kendini Temmuz 2012’de psikolojik bunalıma girerek intihar eden Atlan Tosun arkadaşımla birlikte Erzurum’dan Samsun Emniyet Genel Müdürlüğü’ne askeri elbise ile teslim edildim. Oradan Emniyet Teşkilatı beni ve Tosun’u halen asker olduğumuz için kabul etmediğinden Jandarma İnzibat birimine teslim edildik. Sivil elbiseleri giydirdikten sonra aynı akşam direk Samsun Emniyet’ine gözlerimiz maske ile kapatılmış halde verildik ve bir asansör boşluğu hücresinde atıldık. Bir buçuk ay burada gün ışığı görmeden günde üç öğün dayak yedim ve işkence gördüm. Hafta için mesai döneminde yapılan işkence harici Cumartesi ve Pazar günleri odun ve dipçik ile dövdüler. Tekmeli, tokatlı, falakalı, boynumuza lastik geçirerek ve Filistin askılı işkence aşamasından geçtim. İşkencelerde uygulanan metotlar artık çığırından çıkmıştı. Yanımda işkence gören biri öldü. Öylesine iğrençlikler sergileniyordu ki, dayanılır gibi değildi. Üç gün çarmığa gerildim. Falaka, yaygın ve sürekli uygulandı. Ayak tabanı, ellerin içi gibi vücudun kaslı bölümlerine kalas, cop, zincir, saz sapı, pik demir vb. vurularak gerçekleştirilirdi. Bu yöntem, ayak tabanlarını ve el ayalarını patlatır, kaba yerleri ezer, morartır, tırnakları sökerdi. El ayak gibi herhangi bir yeri kırar, sakat bırakırdı. Kelepçelerimiz zincirle gerilirdi ve ayak ile ellerimiz kopacak gibi olurdu. Kum torbası ile göğüslerimize vuruldu ve ciğerlerimizin çürüyerek ölmemiz istendi, bir arkadaşım böyle öldü. İşlemediğim suçlar için, rastgele seçtikleri bir cinayeti önceden hazırlanmış ifade metinlerine koymuşlardı ve bu asılsız isnatları imzalamadığım için çeşitli işkence yöntemlerine tabi tutuldum. Duvarlara yazı yazmak, slogan atmak gibi isnat edilen küçük suçları ağır işkenceler altında imzaladım. Bir buçuk ay sonra sorgumuz bittiğinde yarı ölü durumdaydım, ayağımdan diz kapağına kadar bacaklarım iltihap bağladı ve tırnaklarım düştü, döküldü. Halen tırnaklarım kanlı çıkmakta ve dökülmektedir. Sorgumuz bitmeden üç gün önce iltihap şişini boşaltmışlardı. Samsun’da hastaneye götürdüklerinde beni doktora göstermeden sağlıklı olduğuma dair bir kağıdı doktora imzalattılar. Samsun Kapalı Cezaevi’nde Askeriye bölümünde 5. koğuşa sevk edildim. Samsun’un Emniyet’i ile Cezaevi’nin Askeri bölümü arasında işkence trafiği devam etti. Hapiste işkenceler sürdü. Öksürüğe iki tekme bir dipçik cezası verilirdi. Konuşma ve oturma yasağı vardı. Bu yöntem cezaevinde her gün geçerliydi. Sabah saat 05′den akşam 17-19′a kadar tutukluların oturması yasaktı. Koğuş içindeki iki kişinin birbiriyle konuşması, tutuklunun gülmesi ve düşünür gibi görünmesi yasaktı. Böyle bir suçu işleyen tutuklulara yukarıdaki işkence yöntemleri uygulanırdı. Nöbetçi subay ve gardiyanlar, gece geç saatte tutukluların koğuşuna girerek, uyku sırasında tutuklulara cop veya kalaslarla dayak atarlardı. Mahkemeye giderken kelepçeyi aşırı sıkarlardı, zaten 8 ay ilk duruşmaya çıkarılmadan psikolojik baskı ve zulüm altında bekletildim. Dava dosyamız Erzincan’a gitti, isnat edilen suçumuzda ideolojik amaç görülmediği için bu kısım kaldırılarak askeri mahkemeden sivil mahkemeye gönderildi. Mahkeme 6 sürdü ve cinayet isnadıyla 25 yıl hapis cezası verildi. Daha sonra Yargıtay’da dosya bozuldu ve Samsun’a geldi, buradaki sivil mahkeme ‘sizinle mi uğraşacağım’ deyip hiç dinlemeden aynı cezayı verince dosyam tekrar Yargıtay’a gönderildi. Yargıtay’da hakkımda cinayet isnadından beraat kararı verildi. Bir buçuk sene fazla haksız yere hapis yattığım tesbit edildi. Daha sonra bir sene yarım kalan askerliğimi tamamlamak için Erzurum Kandilli’de aynı bölüğüme teslim edildim. Haksızlığın bitmesini diliyorum. 1.5 yıl haksız yere yattığım hapis cezamın sorumluları hesap vermeli.”

Faruk Arslan, Canadatürk, 1 Ekim 2012

Clip to Evernote

Bir Yorum Ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÇEVİRİ: Arif Onur Hangişi