CEMAAT NEDEN VE NASIL KAZANIYOR?

Daha ilk günden itibaren, içinden geçtiğimiz dönemin Hizmet Hareketi ve ülkemiz adına önemli bir kazanım süreci olacağını düşünenlerdenim. Okuyacağınız bu uzun yazı dizisinde bu kazanımın neden ve nasıl gerçekleşeceğine dair bir resim çizmeye çalışacağım.

İnsanlığın sosyo-psikolojik anlamda bir histeri nöbeti geçirdiği günlerin içerisindeyiz. Bir cinnet hâli yaşanıyor âdeta. Kaos planlayıcıları çıldırmış bir vaziyette; kanlı dünya savaşlarının, katliamların ve tecritlerin yaşanacağı yeni ortamlar hazırlıyorlar. Hırs, kin, nefret, güç ve kaynak çalma peşinde ihtirâslarının tutsağı olmuşlar; her yeri ateşe vermeye hazırlar ve veriyorlar da. En büyük nefret kaynakları ise; kendi materyalist felsefelerine tehdit oluşturan ve kendilerine bîat ettiremedikleri İslâm dini ve az sayıdaki samimî Müslümanlar.

Zamanın korkak, ahmak ve münâfık karakterli Yezidlerini ve onların saf inananlarını da peşlerine takarak; onları kendi kurdukları yapay cennetlerin câzibesiyle bir yandan sarhoş ederken, diğer yandan da sahte cehennemleri ile korkutarak kendi kan ve kaos planlarının kuklaları hâline getiriyorlar.

Ülkemize bakan yönüyle en büyük nefret kaynakları; kendilerine bîat etmeyerek, insanları onlara rağmen aydınlatan, birleştiren ve Ashâb-ı Kehf uykusundan uyandıran Hizmet Hareketi ve Müslüman coğrafyayı onların rotasından çıkarabilecek tek güç olan; uyuyan hasta Türkiye.

Ergenekon dâvâları ile; yürüttüğü şeytanî mücâdeleyi ve Türkiye’yi kaybetme noktasına gelen bu global derin çete çok akıllı hamleler yaparak dizginleri şimdilik tekrar ele aldı. İslâmcılığın zaaf noktalarını çok iyi kullanarak AKP yardımıyla yeşil bir posta büründü ve eski kadrolaşma ve operasyon gücüne tekrar kavuştu. Onun için şimdilerde; eskiden olmadığı kadar çirkefçe ve küstah tavırlarla hareket ediyorlar. Mâsum insanları, gazetecileri ve iş adamlarını tutuklayıp kreşlere bile baskınlar düzenleyerek eski kuyruk acılarının intikâmını almaya çalışıyorlar.

Vakti gelince de, ilk olarak; İslâm davasına ihânet etmekte kullandıkları İslâmcı ve çıkarcı kişileri aşağılayarak bertaraf edecek; sonra da o hep düşman belledikleri Sünnî İslâm damarını tamamıyla kesip atmaya çalışacaklar. Hizmet Hareketi bu tuzağı gördü! Diğer bir çok dini grup hükümetin ikramlarının ve vaadlerinin büyüsüne kapılıp, hakîkat ışığı yerine sahte bir ampülün yaydığı yapay ışığa meftûn oldu. Bununla da yetinmeyip, kendisinden istenen diş kirası yüzünden din kardeşini kuyuya atmaktan da çekinmedi. Cemaat, bu yalnızlığa rağmen bîat etmeyerek bu vahşi planlara dur deme yönünde irâde sergiledi. Yeni dünya düzeninin bir piyonu olmayı reddetti ve beslendiği kaynağın kirletilmeye pek de müsait olmadığı muhataplarınca daha net anlaşıldığından, yok edilmek üzere hedef tahtasına kondu.

An itibarıyla sınırımızda bir 3. Dünya savaşı çıkma ihtimâli var. IŞİD terörü; derin şebekenin planları, kralların parası, Yezidlerin de ön ayak olmasıyla bir kanser gibi her yeri sarıyor ve İslâm’ın güzel adını kirletiyor. Aynı terör, Batı’da aşırı sağcı-ırkçı hareketlerin palazlandırılması ve Müslümanlar ile Batı arasındaki diyalog köprülerinin koparılması noktalarında da işlevler görüyor. Ülkemiz de bu oyuna hükümet eliyle, maalesef, âlet oluyor.

Tüm bu sıkıntılar yaşanırken toplumlar âdeta cinnet geçiriyorlar ve sosyo-psikolojik rahatsızlıkların ve travmaların esiri oluyorlar. İdrâkler mefluç, ar damarı çatlamış, vicdanlar kurumuş, duygular tarumar olmuş durumda.

İnsanlık sanki bir rahim kanalının çıkış noktasındaki karanlığa sıkışıp kalmış da onun kabz hâlini yaşıyor. Evet! Bir ölüm hâli değil de, bir doğum sancısı ve doğum anı bu aslında; kim bilir belki de yeni bir bahara uyanıyor insanlık!

Daha önce sizlere, ‘ışığın olduğu yerden yazıyorum!’ derken samimiydim. Ümitsiz değilim! Hizmet Hareketi’nin ve ülkemizdeki az sayıda da olsa aklıselim sahibi insanların verdikleri demokrasi mücâdelesini ve direnme azmini gördükçe ve içinde yaşadığım Batı dünyasında, tüm kara propagandalara rağmen, hâlâ var olan sağduyulu sesleri işittikçe daha bir ümitvâr oluyorum. Yoksa sâdık rüyalar, gelecek yakın zamanlarda yaşanacak olan sevinç kutlamalarını da; inatçı, hırs tutsağı, zavallı Yezidlerin, yapılan son uyarıları da dikkate almayarak üzerlerine açılan Gayretullah kapıları ile nasıl çarpılacaklarını da göstermişlerdi.

Fethullah Gülen’in henüz sürecin başlarında söylediği ‘’affetmeye hazır olun!’’ sözü de zâten bunun bir işâretçisiydi.

Doğumlar sancılı olur! Doğuma giden süreç ise hep zorlu ve sıkıntılıdır. Ancak farkedilmesede hep şefkat ile gölgelenmiştir yolları. Şefkat, sabrı beslemiş; sabır da azmi ve gayreti kamçılamış ve Cennet hediyesi bir yavru gözlerini açmıştır dünyaya.

İşte içinden geçtiğimiz bu sıkıntılı dönemin de ilâhî şefkatin gölgesinde yaşanan bir doğum sancısı olduğunu ve bizlere cennet hediyesi bir yüzyıl bahşedeceğini düşünüyorum. Etrafında yalnızca 20-30 talebesi varken ve zulüm ağıyla sarılmış bir vaziyetteyken bile, ‘’Şu istikbâl inkilâbâtı içinde en yüksek ve gür sadâ İslâm’ın sadâsı olacaktır’’ diyen Said Nursi ve eserlerinde hep ümit soluklayan Gülen, işte o günlere işâret ediyorlardı.

Şer gördüğümüz şeyler hayra kalb olacaktır. Zulüm ile hemhâl olanların âbâd olamayağı aşikardır da; dünyevî çıkar ve beklentiler uğruna zulme sessiz kalanların ve ona yardım edenlerin de hem bu dünyada hem de öte tarafta birtakım sıkıntılara dûçâr olacaklarını söylemek mümkün. Süreçte zulüm görenler iki cihanda mükâfatlarını; zulmeden ve suça bulaşanlar ise cezâlarını, susup seyirci kalan ve destek olanlar da hak ettikleri muâmeleleri görecekler ve kendilerini bekleyen sürpriz âkıbet ile sarsılacaklardır.

Süreç; tıpkı Musa’ya ders veren Hızır gibi, zulme karşı dik duran insanları yetiştiriyor, olgunlaştırıyor ve onları böylece geleceğe hazırlıyor. Nesiller, zâlimler eliyle terbiye ediliyorlar. Hani bir Türkümüzde ‘’sevdiğine sözü olan bir kilim dokur’’ der ya! İşte geleceğin güzel günlerine sevdalı insanların dokudukları hizmet kilimi; Yezidlerin elindeki zulüm tokmakları ile üzerine bulaşmış tozlardan arınıyor sadece… Olan budur!

Daha önce de yazdığım gibi, hem ülkemizde hem de dünyada yaşanan bu vicdanî, ahlakî, ekonomik ve sosyal dibe vurma hâli, önclelikle insanların bir arada yaşama, birbirini anlayıp dinleme ve birbirlerinin konumlarına saygı duyma duygularını harekete geçirecek. Kiminde ölmüş, kiminde ise körelmiş olan bu lâtifeler, Hayy ve Kayyum isimlerinin tecellileri ile tekrar canlanıp hayat bulacaklar. Celîl ismi Cemal isminin önüne halılar serecek.

Bu vesileyle ben, ne kadar sıkıntı çekiliyor olunsa da, aslında bir çok şeye şükretmemiz gereken günlerin içinden geçtiğimizi düşünüyorum. Hâlimizi Allah’a sunarken, bizi nasıl eğittiğini de görüp bizleri bu lütfa mazhar kıldığı için şükrediyorum.

Gelin hep birlikte, yaşanan sürecin genel anlamda ülkemiz ve dünya, özel anlamda da, kuyuya atılmış Yusuf misâli, Hizmet Hareketinin önlerine ne tür şükür ve kazanç levhaları yerleştirdiğine birlikte göz atalım…

Ergenekon ve Erdoğan’ın yaşattığı yıkımlara rağmen, hem ülkemiz hem de Hizmet Hareketi açısından ileride çok büyük kazanımlar yaşanacağı muhakkak. Hattâ, birilerinin ‘Cemaat bitti bitecek!’ veya bitse diye ümitle beklediği böyle dağdağalı bir dönemde ve görünüşte yaşanan baskılara, el koymalara, tutuklamalara rağmen; başka birilerinin çıkıp ‘’Cemaat’in kazanımları’’ndan bahseden analizler yapıyor olması çoklarını şaşkınlığa itiyor olabilir. Bu tür ümitli yorumların imânî dayanakları hâricinde aşağıdaki gibi bazı sosyo-psikolojik ve reel dayanakları olduğunu söylemek mümkün:

1. Ali Bulaç’ın dediği gibi; ‘’sosyolojiyle savaşılmaz’’ ve ‘’Hizmet Hareketi de bir sosyolojidir.’’ Sosyoloji ile, kaba kuvvet, algılar hele de yalanlar yoluyla savaşılamayacağı gerçeği, Hizmet Hareketi’nin mukavemeti ile bir kez daha gösterilmiştir. Bu direnç sosyolojik anlamda (entelektüel derinliklerinden dolayı) Ali Bulaç ve Ahmet Altan gibileri bile şaşırtırken; aksiyon ve eylem planında da (entelektüel yoksunluktan dolayı) ‘vurduk mu dağıtırız!’; ‘Erdoğan’ın karizmasını tercih ederler!’ diye düşünen Ergenekoncu ve AKP’li çevreleri de oldukça şaşırttı.

Hattâ; Erdoğan ve AKP’li çevrelerin ‘’bize ihânet ettiler!’’ şeklindeki söylemi; çok güvenerek yola çıktıkları bu beklentinin, boşa çıkmasıyla birlikte, onlarda oluşturduğu psikolojik travmanın iniltilerinden ibârettir. İddialara göre; kulağına benzer şeyler üflendiği için Erdoğan tarafına geçen ve şimdilerde ‘Cemaat bitti!’ vb. şekillerde zorlama yorumlar yapan Hüseyin Gülerce’nin bu bahsettiğim travmayı en derin şekilde hisseden kişi olduğunu düşünmekteyim. Cemaat’i bitirme işini çekirdek çıtlama kolaylığında halledebileceklerini düşünenler, ceviz ısırdıklarını dişleri kırılınca farkettiler. Şimdi de ‘sen niye çekirdek gibi narin, koyun gibi saf görüntü verdin, hâin!’ imâlarıyla yaygara koparıyorlar. Oysa bilmiyorlar ki, her insana müşfik; ama zâlimlere karşı sert olmak imanın gereği ve tarifidir.

Özetle şunu belirteyim: Aslında tüm zalimler bir çâresizliğin ve acziyetin sonucu olarak sosyoloji ile savaşmışlardır. Burada yazılanlar bağlamında Bulaç’ın ifâdesini teorik alandan reel plana kaydırıp şöyle demek de yerinde olur: Sosyoloji ile savaşılabilir; ama kazanılamaz!

Ayrıca, yine sosyolojinin bir ürünü olan tasavvuf ile de tahakküm (zorbalık) yoluyla savaşılamaz. Vahye dayalı İslâm dini, nasıl zulüm çölüne rağmen başak verip geliştiyse, onun türevi olan; özünü Kur’ân ve Sünnet’ten alan ve Said Nursi zamanından beridir çok çetin zulüm dönemlerinden pişerek gelen bir akımın en güçlü mirasçısı olan böyle bir Hareket; elinde kaba kuvvete dayalı yapay devlet gücü, arkasında o tahakkümün kapıkulu olan mütebasbıs nadanlar (dalkavuk cahiller) ve zihninde de irfandan yoksun hamâset dışında hiçbir şeyi olmayan bir siyâsî parti eliyle bitirilemez. Sadece zulüm fırınında daha iyi pişmesi sağlanır o kadar. Bir metalin gerekli sıcaklık ve basınç altında, kalıbında preslenmesiyle o metal ancak şekil alır ki bu da nihâî amaçtır. Bir ampülün yaydığı ışıkla güneşin nuru örtülmüş olmaz.

2. AKP’nin hem reel güç ve etki alanının darlığı hem de hukuksuzluk zemininde algı operasyonlarına bağımlı olarak ilerlemek zorunda kalışı Hareketçe iyi okunuyor. Buna karşın Cemaat’in hukûkî zemine ve demokratik sivil tepkiler üzerine inşâ edilmiş sabır, tevekkül, dua yörüngeli mücâdelesinin, yani toplumsal-sivil direncin, başarısı da görülebiliyor. Hattâ bu, İslâm tarihinin belki de yezidî zulümlere karşı gösterilen en etkin; demokratik, sivil, barışçıl, îman yörüngeli, toplumsal destekli, tüm kaynakları kendinden bir direniş örneğidir. Karşımızda İslâmcı zâlim siyâsî bir devlet anlayışı ve ona direnen sosyolojik-dinî bir Hareket var. Bu iki güç kıyaslandığında, köklerine bağlı kalmak şartıyla, ikincisi mutlaka galip gelir!

3. Cemaat, yetiştiği felsefe ve mânevî dinamikleri sâyesinde hakîkat denizi içinde, tıpkı doğal yollarla oksijen solunumu yapan bir balık gibi, rahatlıkla ümit oksijeni soluklayabiliyor ve geleceğe o şekilde ilerliyor. Oysa yanlış ve derin sularda, yapay ve kısıtlı oksijen tüpleri ile ilerleyen birisi nasıl uzun yol alamazsa; aynen onun gibi, yanlış işler okyanusunda ilerleyen AKP de yapay ümit tüpleri ile, hakîkat okyanusunda, bir balık gibi uzun mesafeler yüzüp başarılı olabileceğini zannediyor.

Oysa bilinmiyor ki; üzerinizde yetim hakkı; ayaklarınızda yolsuzluk prangası; elinizde de, batarken bile hırsla sarılıp hâlâ bırakmadığınız zulüm tokmağının ağırlıkları varken o bataklıktan çırpınarak ve paralel diye bağırıp panikleyerek kurtulamazsınız. Çok yakında nefessiz kalacaklarına şâhid olacaksınız. Hattâ, Ali Ünal’ın Erdoğan için; ‘son anda yardım istemek üzere elini Cemaat’e uzatacak ama kaderî bir el onu geri itecektir’ öngörüsü tasvir ettiğim bu nefessizlik ve batma anında gerçekleşecektir.

4. Algı operasyonları ve yalanlar ile hakîkat gemisi yürütülemez. Hakîkat gemisi, enerjisini doğru ve haklı olmaktan alırken, ümidin beslediği azim kürekleri ile de yol alır. AKP, sisli bir havada o kürekle suyu sadece döverek gürültü yapmaktadır ki; o da arkasında duran ve hiç güvenemediği Ergenekon’dan aldığı sahte cesâret ile kabadayılanma şeklinde ve onun verebileceği ümit kadardır. Cemaat’in süreci kazanım olarak görmesi ve geleceğe ümitle bakması bu sosyolojik gerçeği görüyor olmasındandır. Sis dağıldığında diğerleri de görecek ve Ahmet Kurucan’ın işaret ettiği ‘utanma’ dönemi başlayacaktır.

5. Cemaat’ten olmadığı hâlde benzer kazanımları yazan az sayıdaki aklıselim sahibi hakikat-perest kişiler, bunca sis dumana rağmen sosyolojinin realitelerini uzmanlıkları ile görebilmektedirler.

Gelin bu muhtemel kazanımlar hakkında yazılanları derleyerek devam edelim ve kendi yorum ve gözlemlerimiz ışığında bu kazanımlar konusunu biraz daha detaylandıralım.

Ali Ünal, 2014 yılında ‘’Hizmet için hep zafer’’ başlıklı analizinde sürecin Cemaat’e faydalarını irdelemiş ve aşağıdaki noktalara değinmişti:

Her zaman Özalcı, Demirelci, Erdoğancı vs. olmakla suçlanan Cemaat, parti taraftarlığından uzak bulunduğunu ortaya koydu.
Genellikle sağ-muhafazakâr tabana yayılan Hizmet Hareketi sol tabana da açılma imkânı buldu.
Siyâsî hedefleri olmakla suçlanan Hareket, AKP saflarında rahatça gerçekleştirebileceği yolu izlemedi ve dürüstlük adına AKP’ye karşı durdu; ayrıca seçimlerde güçlü bir siyâsî etkisinin olmadığı da görülmüş oldu.
Olması ihtimal ‘’Cemaat gururu’’ izâle edildi.
Hareket içinde bazıları mevcut iktidarla ‘’gül devri’’ yaşanabileceği zehâbına kapılmış, siyâsetten beklentilere girmişlerdi. Mevcut süreç, bu zan ve beklentileri de büyük ölçüde belki de tamamen giderdi. [Bu tarz bir anlayışın yayılması Cemaat’in Kur’ân ve Sünnet üzerine ikâme edilen temellerini dinamitlerdi, UT]
Son zamanlarda terörle suçlanan İslâm ve dünyadaki siyâsî-İslâmî hareketlerin yanlışları İslâm’ın imajına çok zarar vermişti. ‘’Türkiye’de İslâmcı kökenli güçlü bir iktidarın onca yolsuzluk, rüşvet, ihtikâr ve ihtilâs gibi savcılık iddiasına girmiş ve bilhassa İslâm ile asla bağdaşmayacak suçlarına, hukuksuz-kanunsuz uygulamalarına karşı Müslüman kesimler içinde en güçlü itirazı Hizmet Hareketi’nin yapması, hem Türkiye içinde, hem dışarıda bu suçların İslâm’a mâl edilmesinin ve İslâm’ın imajının bir yara daha almasının önüne güçlü bir set çekti ve Hareket, bilhassa dışarıda kendi prestij ve güvenirliğini de arttırdı.’’

Siyaset bilimci Mahmut Akpınar da 2014 yılında yazdığı ‘’Süreçte Hizmet Hareketinin kayıpları ve kazanımları’’ başlıklı yazıda konuya değinmiş ve özetle şu değerlendirmeleri yapmıştı:

Yolsuzlukların, usulsüzlüklerin, İslâm’a ve hukuka uymayan pek çok iş ve eylemin algı yönetimiyle uzun süre ve kalıcı olarak örtülemeyeceği bütün kamuoyu, muhafazakârlar, cemaatler tarafından da görülecek ve Câmia’nın yaşadıkları lehine dönerek haklılığı anlaşılacaktır.
Hareket içinde olanlar uzun bir aradan sonra bir dayanıklılık ve samimiyet testine tâbi tutulmuş oldu. Hareket beklentili ve kendi ajandası olan insanlardan arındı, samimi kişilere kaldı.
Hareket yurt dışında ‘’devletin ajanı’’ gibi algılanıyordu. Süreç hareketin devletle organik bir bağı olmayan sivil bir hareket olduğunu göstermiş oldu.
Hareket çok örtüştüğü [itikadî mânâda, UT] kirlenmiş, otoriterleşmiş, hukuk ve demokrasiden uzaklaşmış olan AKP ile ayrışmış ve benzer ithamlardan kurtulmuştur.
Süreç harekete kendini revize etme, ihmal ve hatalarını yeniden masaya yatırma fırsatı verdi.
Pek çok cemaat, hareket, tasavvuf ekolü, kaynak ve imkân mukâbili hükümetle örtüşürken Hizmet ise dayak yeme, kapatılma, hakarete maruz kalma ve tehdit edilme pahasına doğrunun yanında yer aldı; dik durdu. Bu tarihe karşı bir sorumluluk [yerine getirme, UT] ve not düşmedir.
‘’Cemaat güçlü’’, ‘’dokunan yanar!’’ gibi mübalağalı ithamların gerçek olmadığı, Hareketin sanıldığı kadar etkili ve güçlü olmadığı, bunların Hareketi yıpratmaya ve hedef göstermeye dönük karalamalar olduğu anlaşılmış oldu.
Süreç, Hareket’in dünyada reklamı olmuş oldu. İnsanlar ve devletler bu Hareketi merak edip araştırmaya başladı.
Süreçte Hareket sol cenahlarla ve Alevî kesimlerle daha sıkı diyalog kurma imkanı yakaladı.
‘’Entelektüeller, aydınlar arasında Hizmet ve ilkeleri, öğretileri merak edilir hâle geldi. İslâmcı kesime ve Müslümanlara toptan yaklaşan ve baştan reddeden sol kesimler, aydınlar Hizmet Hareketinin “farklı” olduğunu, bazı Müslüman kesimlerle, tarikat-cemaatlerle diyalog kurulabileceğini, görüş paylaşımı yapılabileceğini gördü. Hizmet Hareketine ait medya bu kesimlerce takip edilmeye, yayınlar okunmaya başlandı.’’

Bunlara ilâve olarak Emre Uslu konuya daha pratik bir açıdan bakarak ‘’Erdoğan Cemaat’e üç şekilde hizmet ediyor’’ başlığı altında şu değerlendirmelerde bulundu:

1. Erdoğan’ın tüm baskılarına rağmen Cemaat şiddete başvurmadı. Dünyada baskıya mâruz kalan İslâmcıların şiddete başvurması konusundaki önyargı hep mevcut. Cemaat böyle davranmadığını aksine teröre destek veren İslâmcı bir hükümet ile arasına mesâfe koyduğunu gösterdi. Bu da bu Cemaat ile çalışılabilir imajı oluşturur.
2. Yüzlerce baskında bir tek illegal delil, silah vs. bulamadılar. Erdoğan böylece Cemaat’e destek veren esnafa verdikleri paraların adreslerine gittiğini gösterdi ve Cemaate olan güvenini yeniden inşâ etti.
3. Cemaat, aklını [AKP hükümetinin arkasından, UT] çekince onca gücüne rağmen AKP ayakta kalamıyor. Ülkede istikrarı sağlayamıyor.
4. Uslu’nun doğru tesbitiyle; Erdoğan, yaptıkları ile Cemaat’e ne tür bir iyilik yaptığının farkında olmasa da Cemaat bunun farkında ve bu nedenle dik duruyor. Bu da Cemaat’in, kaybediyor görünsede, ileriki süreçte hem kendi tabanı, hem dünya, hem de Türkiye’nin geleceğine ilişkin düşünceleri olan yerli ve yabancı elitler nezdinde yerini daha da sağlamlaştırıyor.

Prof. Osman Özsoy, toplumdaki beklentilere rağmen AKP lehine sonuçlanan 1 Kasım 2015 seçimleri ardından yazdığı ‘’Hizmet açısından 1 Kasım seçimleri’’ başlıklı yazısında özetle ‘’Hizmet’in kaybetmemesi için AKP’nin kazanması gerekiyordu’’ şeklinde özetlenebilecek şu çıkarımları yapmıştı:

AKP istediği sonuçları alamasaydı ve eğer onun gitmesiyle bir kaos durumu yaşansaydı bunda büyük oranda Hizmet Hareketi suçlanacaktı.
Böylece Hareket siyâsî sonuçlar ortaya çıkaran sosyal bir yapı olarak algılanacaktı. Bu da Türkiye’de ve dünyada olumsuz bir imaj ortaya çıkaracaktı.

AKP’nin kazanmasıyla birlikte;

Hizmet’in Batılı demokrasilerde kabul edildiği şekliyle bir sivil toplum hareketi (NGO) olduğu görülmüş oldu.
Hizmet’in mevcut siyâsî iktidarla göbek bağı olmadığı görüldü. AKP ile arasındaki fark ortaya çıkıyor. Bu, Hareket’in önünü açıyor.

Yeniyön’den Cemal Meray ise, 3 Haziran 2015 tarihli ‘’Fethullah Gülen’in stratejik aklı’’ başlıklı yazısında özetle şu noktalara değinmişti.

Gülen, önceden önlem alması durumunda son yılların parlayan yıldızı AKP’ye karşı ‘’haksızlık yapan’’ bir konuma düşecek ve Cemaat ciddî bir darbe alacaktı ve muhafazakâr kitleler nezdinde meşruiyetini yitirecekti. Algı yönetiminde profesyönel bir ekiple çalışan bir iktidar olması bunu kolaylaştıracaktı.
Mısır’da İhvan’ı bugünkü duruma düşürenler aynı senaryoyu Türkiye için de planlamış olabilirlerdi.
Bu hamleleri doğru okuyan Gülen ve Cemaat, hukukun üstünlüğüne vurgu yaptı. Sakinliği ile AKP hükümetini sinirlendirdi. AKP böylece daha çok hukuk ihlâli yaptı ve suç işledi. Bu da Türkiye’de farklı kesimlerin hukuksuzluk ve yolsuzluğa karşı bir araya gelebileceği demokratik bir tecrübeyi yeşertti.
Süreç içerisinde kendisine eleştirel bakabilen Hareket’in, başkaları ile paylaşmak zorunda olmasa bile, kendi içinde birtakım dersler çıkarıyor olması kendi başına ayrı bir kazanımdır. Aslında süreç ile birlikte; bazılarınca ‘’öz eleştiri yapmamakla’’ suçlanan Cemaat, aslında samimiyetle özeleştiri yapan belki de tek grup olduğunu insafla bakabilenlere göstermiştir (bu hususu başka bir yazıda ele alacağım).

Hareket, ileride bunu projelendirip aksiyon planında hayata geçirmeyi başardığı ölçüde de kazanımlar silsilesi üssel (eksponensiyel) bir şekilde hızlanarak artmaya devam edecektir. Siyâset bilimci, Meydan gazetesi yazarı ve benim de gönüllü olarak destek verdiğim İstanbul Enstitüsü’nün başkanı olan İhsan Yılmaz’ın, Hizmet’in ciddî bir muhâsebe dönemine girdiğini belirtmiş olması önemli bir aşama ve gelişmedir. Dinamik bir yapısı olan bu tarz oluşumlar için kendini revize etmeye ve geliştirmeye olanak sağlayan bu tür süreçler iyi istifâde edildikleri takdirde önemli sıçrama rampalarıdır.

Yaşanan sıkıntılarla birlikte uygulamalar ve anlayışlar noktasında birtakım paradigma değişimleri yaşanacaktır. Hareket’in, değişime hızlı adapte olabilen dinamik bir yapısı var. Temel olarak insan eksenli, bireylere ulaşan, mikro hizmet anlayışından beslenen bir oluşum zamanla hızlı büyümeyle birlikte belli noktalarda bazı makro (kalite anlayışını büyümeye fedâ edebilen, sistem eksenli; ama tam olarak sistemleşemeden ve modelleşemeden kurumsallaşma gibi) refleksler geliştirdi. Bu şimdilik çok ciddî bir sorun olarak görülmeyebilir; fakat hızla değişen dünyada kurumları tıkanma ve monotonlaşma noktasına getirebilir. En önemlisi de Hizmet’in ‘marka’ değerini düşürür.

Hareket, sürecin ardından daha hızlı bir değişim ve yenilenme yaşayacak, uzmanlık arayışında refleksler kazanacaktır. Daha fazla ‘insan ve kalite’ odaklı olacak ve bu uğurda modeller geliştirecektir. Hızın baş döndürücülüğü ile bazı yerlerde kaybolmaya başlayan istişâre kültürü yeni bir doku kazanarak geri gelecek; meselâ, önceleri tek bir kişinin liderliği altında yürütülmeye çalışılan bir bölgedeki işler, uzmanlığı olan danışmanlar ve/veya heyetlerce de desteklenecek, ‘uzmanlığa dayalı istişâre heyetleri’ kavramını Hareket’in gündemine sokacaktır.

Ayrıca süreç, Hareket’in x-ray’ini çekeceğinden, görülen diğer eksiklikler, özellikle de insan ve lider kalitesi noktasında, daha dikkatlice ele alınacak ve çözüm metodları geliştirilecektir. Burada şu önemli hususu ifâde etmeden geçemeyeceğim. Normalde, bu yazı dizisinde bahsettiğim değişime ait hususların bir çoğu zaten hissedilmeye başlanmıştı. Yaşanan süreç bu yöndeki ihtiyaç duygusunu arttırarak, değişime direnç gösterebileceklerin daha kolay uyum sağlamasını ve değişim yönünde gerekli olan iç motivasyonu sağlayacaktır.

Böylece Erdoğan faktörü, Cemaat’in daha hızlı ve sağlıklı bir zeminde ve daha çabuk değişmesi yönünde bir katalizör görevi görecektir. Hani Fetih sûresinde müminlerden bahseden son ayette onlar filizini çıkarmış bir ekine benzetilirler ya; işte o benzetmeden mülhem, bir bitkiye benzeteceğim bu Hareket’e, Erdoğan ve AKP hükümetinin revâ gördükleri ‘iğrenç kokulu’ üslûpların ve zulümvari uygulamaların Hizmet ekini için sadece bir gübre görevi gördükleri zamanla daha iyi anlaşılacak ve bu gübre vâsıtasıyla aslında onun değişme, gelişme ve irfanda derinleşme yönünde beslendiği daha net görülecektir.

Süreç ile, Hareket içinde hareketlilik (iç göç) de artacak; dolaşım sistemi canlanacaktır. Bireylerin konfor alanları (zonları) sarsılacak, fertler değişik coğrafyalara daha cesurca açılacak, dışa açık hâle gelecek ve kalite arayışında olacaklardır. Buna uyum sağlayamayanlar ise geri planda kalacaklardır. Sürecin en başında bir okulda yöneticilik yapan bir dostuma Cemaat’i büyük bir göç dalgasının beklediğini söylediğimde bana inanmak istememişti. Bazıları gibi o da halkın gerçekleri göreceğini ve daha ilk seçimde tepetaklak olacaklarını düşünüyordu. Daha evvelki bir yazımda da ifâde ettiğim gibi ben ise buna inanmıyor, süreci bir pişme dönemi olarak görüyor ve şartların yeterince olgunlaşmadığını hisettiğim için de AKP zulmünün daha uzun süreceğini düşünüyordum. Nitekim, ilk seçimden sonraki iki seçimde de AKP, oy anlamında, pek sarsılmadı ve zulmünü her seferinde katlayarak artırdı.

Aşağıdaki alıntılarda da görebileceğiniz gibi bu göç meselesi artık çok açık bir şekilde dile getirilmektedir. Yeniyön’den Fuat Baran, ‘’Cemaat Neden Hicret Ediyor?’’ başlıklı yazısında bu konunun artık daha çok konuşulmaya başlandığına işâret etti; hattâ konunun AKP’li çevrelerce, (dinî perspektif noksanlığından ötürü, UT) hicret kavramına muhâlif şekilde bir hakâret konusu yapıldığını belirtti. Bir yıl evvel Hareket’in düşünce kuruluşu için yazdığım bir raporda aynı konuyu; okulculukta sistem, insan ve lider kalitesi bağlamında ele almış, kurumlarda çeşitliliğin artması için bir iç göçün gerekliliğine ve sistem geliştirme yönünde yaşanan bir takım eksikliklere değinmiştim.

İtirâf etmeliyim ki, her büyük organizasyonda karşılaşılacağı gibi, bazı üyelerin değişime olan direncinin nasıl kırılıp aşılacağı noktasında endişelerim vardı ve yapılacak iyi bir planlamayla bile bu değişimin uzun yıllarda sağlanabileceğini düşünüyordum. Erdoğan ve arkasındaki Ergenekon’un Cemaat’i bitirmek adına yaptıkları yanlışlık ve zulümlerin tam da ihtiyaç duyulan bir zamanda ortaya çıkıp, kimyasal reaksiyonlarda tepkimenin hızını artıran katalizörler gibi, Hareket’in geleceğine katkı sağlayacaklarını ise pek beklemiyordum.

Büyük firmalar bile danışmanlık şirketlerine yüklü miktarlarda ücretler öderler ve şirketlerindeki noksanlıkların tesbit edilip iyileştirilmesi adına onlardan eğitim ve danışmanlık hizmetleri satın alırlar. Hizmet Hareketinin bunu, tırpalayıcı bir süreç içinden geçerken, doğal yollarla yaşıyor olması çok daha faydalı olacaktır ve olmaktadır da.

Bahsettiğim tüm bu dinamik değişimleri, aşağıda listelenen kazanımlarla birlikte değerlendirmekte yarar var:

Fuat Baran’a göre süreç ile birlikte;

Cemaat’te bir arınma oldu ve güç zehirlenmesi [ihtimâline, UT] karşı bir uyarı aldı.
Ayrıca düne kadar tabanın saygı duyduğu ve Cemaat’e övgüler düzen bazı yazar, din adamı, siyâsetçi vb. kişilerin Cemaat ve Gülen hakkında besledikleri gerçek düşünce ve hisleri ortaya çıktı.
Cemaat kendisini bekleyen ve çok zor olan, ‘’varlıkla imtihanı’’ tanıdı [AKP’nin zenginleşme ile yaşadığı deneyim ve değişimler üzerinden, UT].
Cemaat ileride yaşayacağı dünya çapındaki bir imtihanın provasını AKP eliyle Türkiye’de yaşamış oldu.

Mahmut Akpınar ise özetle aşağıdaki noktalara işaret etti:

Hareketin binalardan, yapılardan kalplere yönelmesi, insan kazanma işine daha sıkı sarılmasının öneminin artması
Hareketin toplumun bütün kesimlerini kucaklayacak şekilde kendini yeniden revize etmesi ve sürecin Hareket’e, fakir, işçi vs. her insana önem vermek gerektiğini tekrar göstermesi
Cemaat enâniyeti oluşması ihtimaline karşı bir anlayış gelişmesi
Hizmet’in siyâsetten uzak kalma prensibine rağmen yaşanan bir yakınlığın süreç sonunda bu temel prensibi daha iyi anlaşılabilir hâle getirmesi.

İhsan Yılmaz da ‘’Hareketin dönüşümü’’ ve ‘’Hizmet Hareketi: 170, 1’den büyüktür’’ başlıklı yazılarında benzer iç dinamiklere işâret etti. Onun da bir imtihan olarak değerlendirdiği bu süreç özetle aşağıdaki alanlarda iç dinamikleri revize eden neticeler doğuracaktır:

‘’Çok sevilen’’ binaları gasp edilse de insanlık tarafında kalındıkça daha çok işe yarayan [insanlığa hizmet götürme adına, UT] projelere imza atılacak olması. Yani ‘binacılık’ anlayışının terkedilecek olması.
Tüm dünyaya açılmada yavaş davranıldığı, binaya verilen önemin insan kalitesine verilmediği, başarılı bir çok gencin gönüllü kuruluşlarda ve Hizmet’e yakın şirketler yerine bürokrasiyi tercih etmesiyle liderlik pozisyonlarında kalitenin düştüğü ve bu zorlu günlerin [bunun değişmesi adına, UT] bir fırsat sunacak olması.
Yurt dışına gidip yerleşen işadamı vb. kesimlerin sayısındaki azlığın yaşattığı gelişme sorunlarının aşılmasına olanak sağlayacak olması. İnsan kaynaklarının çoğunu Gülen’in teşviklerine rağmen hâlâ Türkiye’de tutan Hareketin artık kozasından çıkarak tüm dünyaya yayılacak olması.
Milleyetçilik olarak algılanabilecek tavırların gözden geçirilecek olması.
Hareket mensuplarının kurumların içine sıkışmaktan kendilerini kurtarıp toplumda daha çok varolmalarını teşvik edecek olması.
Ağırlıklı olarak Türkiye kökenli insanlarla yapılmaya çalışılan hizmetlerin artık dünyanın değişik yerlerinden gelen insanlarla desteklenecek olması ve böylece daha evrensel bir konum kazanılacak olması.

Devam edeceğiz…

Dr. Uğur Tezcan

İletişim:
http://akliselim.blogspot.co.uk/2016/01/cemaat-neden-ve-nasil-kazaniyor-1.html

Clip to Evernote

Bir Yorum Ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÇEVİRİ: Arif Onur Hangişi