Fesadın Yayılmasına Sebeb Olan Gizli Teşkilat Üyeleri: ‘Mason Bektâşiler’

Kitabın Adı: Mason Bektâşiler Yazarı: Faruk Arslan Basım Tarihi ve Yeri: İstanbul, 2010 Yayınevi: Karakutu Yayınları Sayfası: 374 Kapak Türü: Karton Kâğıt Türü: 2. Hamur

Aylık islami Eğitim dergisi Misak’ta Mason Bektaşiler kitabımı analiz eden, aşağıdaki kısa
özeti çıkartan Mehmet Zahid Aydar’a teşekkür ederim. FA

ALNI secde gören insanların yaklaşık üç asırdır, neredeyse hemen her cephede kaybettiği bir mücadelenin tarihidir bizim tarihimiz. Mehmet Akif’i çile şairi yapan, İslâm dünyasının içinde bulunduğu bu perişan haldir. Anadolu’daki harekete destek veren, İstiklal Marşı şairinin Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra bu toprakları terketmek zorunda kalmasının sebeplerini anlayabilmek için bizlere sunulan “Şanlı Tarih”ten fazlasına ihtiyacımız olduğu vicdan sahiplerinin mâlûmudur.
İlluminati hareketinin ortaya çıkarttığı Fransız İhtilali’nin dünyada meydana getirdiği değişimin bizdeki yansımalarının bir kısmını açıklamaya yardımcı olacağına inandığımız elinizdeki eser, teşkilatlı bir avuç insanın gayretlerinin ortaya çıkartacağı neticeleri göstermesi açısından dikkate değerdir. II.Abdülhamid’ten beri ülkeyi yöneten İttihat Terakkî anlayışının bir yönünü tanımamıza vesile olacağını düşündüğümüz bu çalışma aynı zamanda neredeyse Osmanlı Devleti ile birlikte ortaya çıkan Bektâşilik hareketinin bilinmeyen yönlerine ışık tutması sebebiyle de dikkate değerdir.
Giriş
MASON BEKTÂŞİLİĞİ VE HACI
BEKTÂŞ AYDINLIĞI
“Cumhuriyet öncesi ve tarikatlar kapatılıncaya kadar, Hacı Bektâş Velî tarikatına girmiş köylüye Kızılbaş veya Alevî, şehirliye ise Bektâşi denilirdi. Mason Bektâşiler elit Bektâşiliği savundu, Anadolu Alevîliğinden kendilerini ayrı gördüler. Osmanlı ve Türkiye’de dış istihbaratlara çalışan casus ve ajanların pek çoğunun Bektâşi kimliği kullanması ve mason olması tesadüf değildir. Masonik Bektâşi yapının geçmişte kullandığı İttihat ve Terakki geleneği çetelerle, Ergenekon ile bugün de yaşıyor.”(Sh:14)
“Çok tartışmalı bir konuyu masaya yatırıyoruz. 1850’den bu yana Bektâşilik, Mevlevîlik ve Melamilik arasına karışan masonlar, özellikle Alevî Bektâşiliği derinden etkilediler. 1908 ile 1918 arasında Osmanlı İmparatorluğu’nu idare eden İttihat ve Terakki Partisi’nin hemen hemen tüm mensupları masondu denir, ancak nedense Bektâşi kimlikleri söylenmez. Biz bu çalışmada Osmanlı’ da Bektâşilerin masonlarla içiçe geçmeye başladığı dönemi ve Cumhuriyet dönemini sorgulayacağız. (Sh:15)
Bektâşiler ile Ergenekon ve kırk kişiden oluşan, “Danışma Kurulu” anlamına gelen Encümen-i Daniş’in ilişkileri bugüne kadar hep ıskalandı. 1952’den beri ‘Üç Albay Ergenekon’ dönemi yaşandı, eskiden Ergenekon’un adı kötüye çıkmamıştı. ‘Albay Ergenekon’ lakabını veya kod ismini kullandığı bilinen Alparslan Türkeş, Turgut Sunalp ve Velî Küçük, operasyon birimlerini yönetti. Asıl liderler, beyin takımı ortada gözükmedi. Nihayet çok önemli görevlerde bulunmuş eski asker, politikacı ve diplomatların oluşturduğu bu ‘Büyük Devlet Jürisi’” ortaya çıktı. On beş günde bir İstanbul’ da, Moda Deniz Kulübü’nde bir araya geliyor ve ülke sorunlarını tartışıyorlar. Encümen-i Daniş, kimilerine göre devlete rota çizmeye çalışan gizli bir ‘güç odağı’, kimilerine göre hükümetlere yön vermek isteyen bir teşekkül, kimilerine göre ise, asıl derin devletin’ âkil adamları’. Bazılarına göre ‘ Dinazorlar Takımı’ bazılarına göre ‘İhtiyarlar Heyeti’ …(Sh:24)
Birinci Bölüm
GERÇEK BEKTÂŞÎ MASON OLAMAZ
“Ulusal Kurtuluş Savaşı yalnızca ordular arasında cephelerde değil, aynı zamanda çeşitli uluslararası lobiler arasında da geçmiş çetin bir mücadeleydi. Taraflar, Londra, Paris, Roma, Washington gibi önemli metropollerde çeşitli baskı gruplarını etkilemek istiyorlardı. Bu etkili baskı gruplarının başında masonlar geliyordu. Ve hakkını vermek gerekir ki, sol fikirlere yakınlığı olan Fransız Büyük Doğu Locası masonları, zaman zaman Ermenilerin etkisinde kalıp tavır değişikliği gösterseler de, genellikle Ankara Hükümeti lehine propaganda yaptı. Gerçi asıl nedenleri, İngiliz yayılmacılığının önüne geçmekti, ama olsun, destek vermişlerdi işte.” (Sh:26-27)
“Bektâşilik, Mevlevîlik ve Melamilik arasına karışan masonlar, özellikle Alevî Bektâşiliği derinden etkilediler. 1908 ile 1918 arasında Osmanlı İmparatorluğu’nu idare eden İttihat ve Terakki Partisi’nin hemen hemen tüm mensupları ‘masondu’ denir, ancak nedense Bektâşi kimlikleri söylenmez.”(Sh:29)
Noyan, sunduğu listede aşağıdaki isimlerin hepsini ‘ortak payda’ Bektâşilikte birleştiriyor:
Mustafa Kemal Atatürk, Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Saydam, Mithat Paşa, Talat Paşa, Ziya Paşa, Namık Kemal, Abdullah Cevdet, Muallim Naci, Ahmet Rasim, Kazım Karabekir, Behçet Kemal Çağlar, Rıza Tevfik, Neyzen Tevfik, Şair Eşref, Ahmet Refik Altınay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yahya Kemal Beyatlı, Hilmi Ziya Ülken, Ali Nihat Tarlan, Samih Rifat Çağatay, Nuri Halil Poyraz, Şükrü Şenozan, Şemsi Yastıman … daha eskiler de var: 2. Murat, Kanuni Süleyman, Tepedelenli Ali Paşa, Fuzuli.” (Sh:30)
1826’de Yeniçeri Ocağı 2. Mahmut tarafından fesh edilip, tekkeleri kapatılınca Bektâşiler Mason Locaları ile işbirliği içine girdiler. Pek çok Bektâşi şeyhi Mason oldu. Konunun uzmanı İrene Melikoff’a göre, Bektâşiler kendilerini korumak için masonluğa girdiler. Hatta Bektâşilik masonluk ritüellerinden etkilendi. Üçler, Beşler, Yediler kavramı Masonluktan girmedir. Bektâşiler sonraki dönemlerde Genç Osmanlılar, Jöntürkler ve İttihat-Terakki içinde etkin rol oynadılar.”(Sh:32)
İkinci Bölüm
BEKTÂŞİLERDE
POSTNİŞİNİ LİDERLİK ANLAŞMAZLIĞI
“Tekkelerin kapatıldığı 1925 yılında Dedebaba postunda Salih Niyazi Dedebaba bulunmaktaydı. İttihatçı olup, Mustafa Kemal Paşa ile de bir hayli samimi olan Arnavut Salih Niyazi Dedebaba’nın 1925’te tekkeler kapatılınca Mustafa Kemal Paşa ile arası bozulur. Bunun üzerine Salih Niyazi Dedebaba, 17 Ocak 1930 tarihinde Türkiye’yi terk ederek Arnavutluk’a gider. Orada 1941’de Arnavutluğu işgal eden İtalyanlarca öldürülür.
Salih Niyazi Dedebaba’dan sonra Ali Naci Baykal Baba, Dedebaba sıfatını takınır. Ondan sonra ise, Doç Dr. Bedri Noyan bu sıfatı taşımaya çalışır. Bedri Noyan’ı asıl ‘yetiştiren’ Atatürk’ün ve daha sonra Celal Bayar’ın doktorluğunu yapan, cumhurbaşkanlığında Çankaya Köşkü’nde oturan, ‘Baba Erenler’ lakaplı, Dedebaba Dr. Hasan Ragıp Erensel’di. Dedebabası Dr. Erensel sayesinde, ‘yola girdiğinden’ itibaren hızla yükseldi. Altı ay içinde derviş ve altı ay sonra da baba oldu. Dr. Erensel, hasta yatağında Dr. Noyan’a ‘hilafetname’sini yazdırdı. Ve 1953 yılında Dr. Erensel’in ölümü üzerine Dr. Noyan ‘Dedebaba’ seçildi. 6 Kasım 1997’de Aydın’da Hakka yürüdü.”(Sh:40-41)
“Karizmatik Dedebaba Bedri Noyan’ın 1997’de ölümünden sonraki süreç iki tane dedebaba ortaya çıkardı: Biri Noyan’ın vefatının ardından seçilen Haydar Ercan, diğeri de Ankara grubu veya mason grup olarak anılan oluşumun seçtiği Mustafa Eke. Bu on bir yıllık süreç, Osmanlı’nın fetih ve tebliğini omuzlamış, ardından Kurtuluş Savaşı’nı kayıtsız şartsız desteklemiş bir köklü tarikat mensuplarının tabiriyle ‘ibret verici’ olaylarla dolu.” (Sh:39)
Bu bölümde 1997’de gerçekleşen bölünme süreci ve sonrası ele alınır. (Sh:39-49)
Üçüncü Bölüm
BEKTÂŞÎLER BÖLÜNÜYOR
Bektâşiler arasındaki tarihi ihtilafların ele alındığı bu bölümde (Sh:49-72) bölünme sürecinde tarafsız kalmaya gayret eden Şevki Koca görüşlerine de yer verilir.
“Bu dergâhta sürekli, Çelebi ve Dedebaba postu olarak iki post bulunmuştur. Bu durum yüzyıllardır, Bektâşiler ve Alevî-Bektâşiler arasında tartışma konusu olmuştur. Dede-Babalar, Çelebileri, Hacı Bektâş’ın soy evladı olarak kabul etmemişlerdir. Zira bu babagün koluna göre Hacı Bektâş-ı Velî hiç evlenmemiş olup mücerret kalmıştır. Çelebileri yol evladı olarak kabul etmişlerdir. Çelebiler ise; kendilerinin Hacı Bektâş-ı Velî’nin nesebinden geldiklerini, (Fatma Nuriye ya da Kutlu Melek)’in Hacı Bektâş-ı Velî’nin nikâhlı eşi olduğuna inanırlar. Çelebilere bağlı Alevî-Kızılbaş Dede Ocakları da, Hacı Bektâş-ı Velî’nin evlenmiş olup, Çelebilerin onun neslinden geldiğini kabul etmişlerdir. Bu yüzden Alevî-Kızılbaş Ocakları Hacı Bektâş Çelebilerine bağlı hale gelmişler.”(Sh:70-71)
Dördüncü Bölüm
ÖRGÜTSEL ETNİK VE DİNİ YAPI
Cumhuriyet öncesi ve tarikatlar kapatılıncaya kadar, Hacı Bektâş Velî tarikatına girmiş köylüye Kızılbaş veya Alevî, şehirliye ise Bektâşi denilirdi. Mason Bektâşiler elit Bektâşiliği savundu, Anadolu Alevîliğinden kendilerini ayrı gördüler. Osmanlı ve Türkiye’ de dış istihbaratlara çalışan casus ve ajanların pek çoğunun Bektâşi kimliği kullanması ve mason olması tesadüf değildir. (Sh:73-74)
Beşinci Bölüm
HOCA AHMET YESEVÎ VE BEKTÂŞİLİK
“Hoca Ahmet Yesevi ve Alperenleri ile Batini Bektâşiliğin dinsel akraba sayılarak bağdaştırılması, Masonik Bektâşilerini bir hilesidir. Yesevi’nin Hanefi itikadında bir Kalenderi şeyhi olduğu söylenebilir, ancak kesinlikle bir ‘İsmailî Daisi’ sayılması kabul edilemez.” (Sh:87)
“Mason Bektâşiler. Yesevi’yi bir İsmailî Daisi göstererek Alevîlik kapsamı içine katarlar. Oysa Yesevi Maturidir ve şeyhi Yusuf Hemedani adlı Hanefi âlimidir.” (Sh:92)
Altıncı Bölüm
BEKTÂŞİLİĞİN BEŞ YÜZÜ
Masonik Bektâşilikten rahatsız olan ve Alevî ile Bektâşi kavramlarının birbirinden ayrılmasını talep eden Alevîlerden Teoman Şahin’in tesbit ve önerileri bu bölümde (Sh:105-126) ele alınmış:
“Birinci Yüz: 1200-1500 arası
Bu dönemin başlarında Hacı Bektâş, Selçuklu sarayının hemen yanıbaşına Sulucakarahöyük’e gelip yerleşiyor. Herhangi bir tarikat kurmuyor. Çevresinde kendisiyle birlikte hareket eden az sayıda bir kitle var. Bu kitleye liderlik ettiğine ilişkin bir kanıt yok. Kitlenin Bektâş’ın dini bilgisi olduğuna inandığı açık. Bektâş Horasan’lı Türk kökenli. Sünni bir mutasavvıf olarak kabul ediliyor.
İkinci Yüz: 1500-1826 arası
Bu dönemi fidana can suyu verilmiş dönem olarak görülüyor. Mutasavvıf bir Sufi olan dindar Osmanlı sultanı 2.Bayezid tahta geçiyor ve Anadolu’daki tüm dini yapılaşmalara el atıyor. Anadolu Alevîliğinin temellerini atan padişah sıkı bir müslüman. Dimetokadan Balım Sultan’ı Sulucakarahöyük’e tayin ediyor. Var olan yapılanmayı tarikat yapılanmasına dönüştürüyor.
Üçüncü Yüz: 1826-1923 arası
Yeniçeriler yabancı unsurların da etkisiyle sarayda etkin rol oynuyorlar. Osmanlı bu ordudan kurtulmak istiyor. Yeniçeriler 1826 yılında acımasızca katledilince aradaki ilişki nedeniyle bundan Bektâşi dergâhları da etkileniyor. Bu dönemin başını Bektâşiliğin Osmanlı kontrolünden çıkmasının başlangıcı olarak kabul ediyoruz. Bu dönem, Anadolu’ya yavaş yavaş hâkim olan Sabatayist unsurların egemenliğe üst düzeyde etki ettikleri dönemin de başlangıcı oluyor. Sünni Osmanlıdan darbe yiyen Bektâşiler, Sabatayistlerin etki sahasına giriyorlar. Bektâşilerin, özellikle Sünni İslam’la hesaplaşmaları, Sünni İslam’ı yavaş yavaş eleştirmeye başlamaları bu dönemle başlıyor. Bektâşileri bu dönem Sabatayistler yönlendiriyor.
Dördüncü Yüz: 1923-1980 arası
Bu dönem Bektâşiliği, artık İslam’ı açık açık eleştirmektedir. Atatürk de artık Bektâşilerin kutsallarından birisidir. Sabatayistlerin güçlenmesi Bektâşilerin de güçlenmesi anlamına geliyor. Ancak Ekim Devrimi’yle gelişen sosyalist sol etki Bektâşi Dedelerinin etkisini kırıyor. 1968’den 12 Eylül 1980 darbesine kadarki dönemde artık Bektâşi Dedeleri topluma hâkim değildir.
Beşinci Yüz: 1980’den günümüze
1979 İran İslam devrimi, on iki imamın isimlerini gündeme getirdi ve hemen akabinde civar Müslüman ülkelerde garip darbeler olmaya, iktidarlar değişmeye başladı. Anadolu Alevîleri, unuttukları on iki imamın İslami anlayışını, görüşünü, fıkhını bu etki sayesinde öğrendi ve bunu Alevîyim diyen halka da anlatmaya başladı.”
Yedinci Bölüm
BEKTÂŞİLİK MİTLERİ
“Alevî/Bektâşilerce makbul sayılan ve Hazreti Pir’in menkıbe ve kerametlerinin anlatıldığı Velâyetname-i Hünkâr Hacı Bektâş Velî El Horasani’de, Bektâşilerin Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda birinci derecede etkili olduklarını, hatta Ertuğrul Bey’in ölümünden sonra Osman Bey’in Kayı aşiretine Bey olmasını Hacı Bektâş Velî ‘nin sağladığını gösteren bir bölüm bulunmaktadır. Bu anlayış Bektâşilerin, en azından 1826 yılına kadar, bu devlet bizim kurduğumuz devlet diye sahip çıkmalarının tarihi, siyasi, dini ve psikolojik temelini oluşturmakta”(Sh:130) ve süreç içerisinde temel Bektâşi anlayışları ele alınmaktadır.(Sh:127-140)
Sekizinci Bölüm
OSMANLIDA MASONLUK VE BEKTÂŞİLİK
“İttihat ve Terakki, daha doğrusu bu cemiyetin özünü teşkil eden Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, bazı Mason locaları ile iç içe denilebilecek kadar ilişkili olmuştur. İttihat ve Terakki’nin özümseyip uygulamaya çalıştığı Hürriyet-Eşitlik-Kardeşlik şeklindeki Fransız ihtilal sloganının konuşulması ve uygulaması için, Batı uygarlığı ürünü locaların hürriyetçi ve insan haklarını gözeten havası, cemiyet üyelerine son derece uyumlu geldiği gibi; Masonluğun geneldeki zulme ve monarşilere karşı mücadele ve masum insanları hürriyete kavuşturma ideali; Cemiyet’in İstanbul istibdadına karşı sürdürdüğü benzer eylemle tamamen örtüşmüştür.” (Sh:147)
“Devrin en ünlü mason Bektâşisi Mehmed Talat Paşa (1874-1921) İttihat ve Terakki kurucularından ve önde gelen siyasetçilerindendir. Meclis Vekilliği, Dâhiliye Nazırlığı, Posta Vekilliği ve 1912’de Sadrazamlık yapmıştır. Nedense Yahudilerin çalıştığı Alyans Mektebi’nde öğretmenlik yaptığı hep gizlenir, Yahudi olduğu yazılmaz.” (Sh:153)
“Türkiye Büyük Locası’nın ilk Büyük Üstadı olan Talat Paşa, Masonluğa, İttihat ve Terakki hareketinin başladığı ve kurucuları ile üyelerinin büyük kısmının bulunduğu Selanik’teki Macedonia Risorta Locası’nda 1903 yılında başlar. Bir sene sonra, Veritas Locası’na geçer ve burada II. Nazırlık görevinde bulunur. Veritas Locası, 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra Selanik’te yapılan kutlamalara regalyalarıyla katılmış bir locadır. 1909 yılında, 33.dereceye yükseltilir ve Türkiye Yüksek Şurası’nın başına getirilir. Bu esnada İstanbul’ da çalışan Vatan Locası’nın kurucuları arasında yer alır. Aynı yıl içinde kurulan Türkiye Büyük Locası’nın Büyük Üstatlığına da getirilen Talat Paşa, bu görevini artan siyasi görevleri ve hazırlandığı Sadrazamlık vazifesi sebebiyle 1910 yılında Faik Süleyman Paşa’ya devreder.” (Sh:159-160)
Osmanlı’nın yıkılmasına sebep olan faktörlerden biri olan mason localarının etkisini kavrayabilmek için ilginç ayrıntıların ele alındığını söyleyebiliriz.( (Sh:141-162)
Dokuzuncu Bölüm
SABATAYCILAR VE MASON BEKTÂŞİLERİN
İLİŞKİLERİ
“18. ve 19. Yüzyıldaki Sabataist kimliğini anlamada ‘heterodoks’ sufi tarikatlar kilittir. Bunun en önemli nedeni söz konusu tarikatların Sabataycılara daha hoşgörülü bir yaşam biçimi sunmasıdır. Bektâşi sufizmindeki yanılmaz/kurtarıcı şeyh fikri Sabatayizmdeki Mesih fikrine çok benziyor. Ayrıca teorik ve pratik olarak İslâm sufizmi Yahudi Kabalasından daha zengin olması Sabataistlerin ilgisini çekti ” (Sh:163) tesbitinde bulunduktan sonra Sabataycılar ve mason Bektâşiler arasındaki ilişkileri inceler. (Sh:163-181)
Onuncu Bölüm
MASON BEKTÂŞİ DERİN DEVLETİ
“15 Haziran 1826’daki Yeniçeri Ocağı’nın lağvedilmesinden başlayarak, Bektâşiler de onlara itikad açısından yakın olan Anadolu Alevîleri’nin bir bölümü de Osmanlı Hanedanı’na karşı, tıpkı Mabed Şövalyeleri’nin Fransa Hanedanı’na besledikleri gibi, bir hınç ve kin beslemeğe başlamışlardır. Hınç ve kinin Sultan Abdülaziz’in şahadetinde de rol oynamış olduğuna dair tarihçilerimiz tarafından iddialar ileri sürülmüştür.
XIX. yüzyılın sonlarına doğru Mekteb-i Tıbbiye’ de Sultan II. Abdülhamid’in idaresinden rahatsızlık duyan müteriz bir grup öğrenci 1889 yılında, adı bir takım değişiklikler geçirdikten sonra 1908 yılında İttihad ve Terakki Cemiyeti’nde karar kılacak olan İttihad-ı Osmani Cemiyeti’ni kurmuş ve aynı yıl içinde Fransa’da yaşamakta olan ve Jön Türkler diye tanınan ve Padişah’a karşı olan bir grupla temasa geçmişti. Jön Türkler’in hemen hepsinin Fransız Dışişleri Bakanlığı tarafından paraca desteklendiği ve Fransız Mason Locaları’nda tekris edilmiş, Fransız İhtilali’nin hayranı kimseler oldukları bugün delilleriyle ortaya çıkarılmış bulunmaktadır.
Bu akımdan Jön Türkler hem İttihad Ve Terakki Cemiyeti ve hem de Türkiye’ deki Mason Locaları için verimli bir fidelik görevi ifâ etmişlerdir. Sultan II. Abdülhamid’in affıyla Türkiye’ye döndükleri zaman Jön Türklerin, Osmanlı Hanedânı’na karşı duydukları hınç ve kin bakımından aralarında hemen bir sempatinin oluştuğu bir topluluk ise Bektâşiler olmuştur. Bektâşlilerin önde gelenleri zaten 1867 yılından başlayarak Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa sayesinde Mason Locaları’nda tekris edilip mason olmuş bulunmaktaydılar.” (Sh:183-185)
“Özellikle tek işi insan sağlığının tedavisi olması gereken Tıbbiye öğrencilerinin ‘Carbonari’ hareketin merkezinde yer almaları zannediyorum ayrı bir analizi hak etmektedir. Carbonari-jöntürk-ittihatçı hareket bazılarının sandığı gibi 19. asrın ikinci yarısından itibaren sisteme hâkim olmuş görünse de köken olarak ucu çok daha derinlerdeydi.”(Sh:201)
“ Selanik’te Şimon Zivi (Şemsi Efendi) Karakaşlar ile Kapanileri uzlaştırmak amaçlı bir okul kurarken, Anadolu köylüsünün tarlasını harmanlayıp oğlunu savaşlara nefer olarak göndermekten başka bir lüksü yoktu. Feyziye Mektepleri’nde, Trakki okullarında, Fransız kolejlerinde çocuklarını okutanlar taşralılar değildi, zaten giremezlerdi de. Haliyle buradan çıkanlar mülki ve askeri makamlara geliyorlardı. Dolayısıyla bu bakış açısı bir komplo değil, tersine bir komplonun deşifrasyonunu sağlamaktadır.” (Sh:204)
On Birinci Bölüm
RUDOLF VON SEBOTTENDORF VE
ZİYA GÖKALP
“Atatürk’ü fikri açıdan derinden etkileyen iki mason Bektâşi Namık Kemal ve Ziya Gökalp’tir. Ancak derin Türk devletinin kurucusu Osmanlı Mason Bektâşisi Alman kökenli Baron Rudolf von Sebottendorf’dur. Nazilerin derin devleti Thule’yi kuran Baron Rudolf von Sebottendorf, 1933-1945 yılları arasında Türkiye’de bulundu. Almanya’ da Thule olarak bilinen bu örgütün, ”Türkiye’ deki adı Ergenekon olarak biliniyor. Almanya’da Alman milliyetçiliğini yönlendirmeye çalışan örgüt, Baronun girişimleriyle, Türkiye’ de de Türkçülüğü yönlendirmeye çalıştı. Almanya’nın pagan köklerine dönmesine çabalayan örgüt, Türkiye’ de ‘Şamanizmi’ canlandırmaya çalıştı. Her iki örgüt de komünizme karşıydı. Baron, Mısır ve İstanbul’ da da uzun süre kalmıştı. Bu gezileri sırasında simya, astroloji ve Kabala ve İslâm sufizmi üzerinde çalışmalar yapmıştı. Baron ve adamları, bir müddet sonra zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya vasıtasıyla o zamanki adıyla MAH bugünkü ismi ile MİT’le bağlantıya geçti. Mason Bektâşi Şükrü Kaya o dönemin en kritik adamlarından biridir. O dönem Alman nüfuzunun Türkiye üzerinde en yoğun olduğu dönemdir” dedikten sonra Rudolf von Sebottendorf ile Ziya Gökalp hakkındaki tesbitlerini aktarır. .”(Sh:204-223)
On İkinci Bölüm
MASON BEKTÂŞİLERİN ŞEHİTLİK TEKKESİ
Bezmialem Sultan ve Pertevniyal Sultan’ın da desteğiyle 1846’dan sonra Bektâşiler yavaş yavaş sürgünden dönüp, tekkelerini yeniden sessizce kurmaya başladılar. Rumelihisarı’ndaki Şehitlik Tekkesi kısa sürede eski günlerine dönmeyi Büyük Mahmud Cevad Baba’nın oğlu Mehmed Abdünnafî Baba döneminde başardı. Tekke onun döneminde ‘Nafi Baba Tekkesi’ olarak tanınmaya başladı. (Sh:225)
On Üçüncü Bölüm
MASON BEKTÂŞİLER VE HURUFİLİK
Harflerden anlam çıkarıp yorumlamak anlamına gelen huruf ilminin nasıl ortaya çıktığını, Anadolu’ya nasıl geçtiğini ve Bektâşilik ile ilişkisini inceler. (Sh:235-255)
On Dördüncü Bölüm
ATATÜRK BEKTÂŞİ MİYDİ?
“Hemen hemen bugün dindar her Alevî / Bektâşinin evinde üç resim yanyanadır. Hazreti Ali, Hacı Bektâş Velî ve Mustafa Kemal Atatürk… Bu durum Alevî / Bektâşilerin Atatürk’ e olan sevgilerinin bir yansımasıdır. Alevîlerdeki Atatürk sevgisi bir devlet büyüğüne duyulan sevginin ötesinde bir derinliğe ve ruhaniyete sahip bir sevgidir. Öyle ki pek çok Alevî için o, on ikinci imam Muhammed Mehdi’ dir. Bazı sapık görüştekiler ileriye gidip Hz. Ali’nin ruhunun Atatürk’e geçtiğini dahi iddia edebilmiştir. Mustafa Kemal’in Alevî / Bektâşilere ilgisinin, Alevî / Bektâşilerin de ona olan derin sevgi ve bağlılıklarının nedenlerinden biri de babasının Alevî / Bektâşi kökenli olmasıdır” (Sh:260) şeklindeki tesbitinden sonra bu konudaki iddiaları inceler. (Sh:257-273) Fakat 5816 sayılı ‘Atatürk’ü Koruma Kanunu’ yürürlükte ve yapılabilecek her hangi bir eleştiri ‘niyet okuyucular’ tarafından hakaret olarak değerlendirilebiliyorken bu konuda yazılıp çizilenler bir anlam ifade etmekten uzaktır. Söz konusu kanunun yürürlükten kaldırılması için ortaya koyacakları mücadele, ‘Kemalist’ çevrelerin samimiyetlerinin göstergesi hükmündedir. Başka bir ifadeyle söz konusu kanun Kemalistlerin turnusol kâğıdı hükmündedir.
On Beşinci Bölüm
ATATÜRK’Ü BEKTÂŞİLER Mİ
ÖLDÜRDÜ?
“Emekli Subaylar Derneği’nin (TESUD) 1999 yılında çıkarmış olduğu ‘Birlik’ dergisinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Sağlık Dairesi eski başkanlarından Emekli Deniz Kıdemli Albay Aytekin Ertuğrul, Atatürk’ün ölüm nedeninin ‘Siroz’ değil, sıtma olduğunu açıkladı. Ardından, araştırmacı Ogün Deli ‘Agoni’(Lazer yay, 2004) isimli kitabında Atatürk’ün Mason localarını kapatması sebebiyle Mason doktorlar tarafından zehirlenerek öldürüldüğü iddialarını gündeme getirdi.” (Sh:275-304)
On Altıncı Bölüm
DERSİM’DE NE OLDU?
Cumhuriyet’in kurucu kadrolarında söz sahibi olan Mason Bektâşiler, gerek zamanla ortaya çıkan Bektâşi–Alevî ayrılığı gerekse etnik kökenleri sebebiyle Dersim Alevîlerini sevemediler! Dersim’de gerçekleşen katliamın incelendiği bu bölümde (Sh:305-328) Yüzleşme Derneği başkanı ‘Alevîlerin Kemalizm’le İmtihanı’ adlı bir kitap yazan Cafer Solgun şu tesbitlerde bulunur. “Alevîlerin Kemalistliği taki’ye ile başladı; çünkü ‘Alevîler, kendilerine uygulanan baskının sorumlusu olan güce yaslanarak kendilerini yaşatma çabasına girdiler’ ancak bu durum zamanla içselleştirildi.” (Sh:319)
On Yedinci Bölüm
ENCÜMEN-İ DANİŞ TARİKATI
“Encümen-i Daniş, 1851 yılından beri var olan bir Osmanlı geleneğidir. Tanzimat’tan sonra, Fransız Akademisi örnek alınarak kurulan ilk Osmanlı Akademisidir. Tanzimat, Batı kurumlarının Osmanlı topraklarına sokulmasını istiyordu. Bu yolda bilim ve eğitim alanındaki çalışmaları bir düzene sokmak için, 1846’da Meclis-i Maarif-i Umumiye kuruldu. Fikir ve bilim adamlarını içine alan bu kuruluş, Encümen-i Daniş isimli bir akademinin kurulmasını kararlaştırdı.” (Sh:329)
“Endimen-i Daniş teşkilatı, devlet salnamelerini de (yıllıkları) 1862’ye kadar yazdı. O zamanlar (yani Tanzimat) henüz ‘devlet’ ile ‘hükümet’ arasında kan davası olmadığı için, bu ‘bilginler kurulu’nda Sadrazam vb. doğal üye sayılırdı. İlk toplantıda (1851) Padişah Abdülmecid de hazır bulunmuştu, Sadrazam Mustafa Reşid Paşa da. Ama dönem değişti, koşullar değişti, ‘seçim’ diye, ‘demokrasi’ diye, olur olmaz ‘bi’dat’lar Cumhuriyet döneminde çıktı. Onun için 1950’li yıllardan itibaren yeniden tesisi edilen “Encümen-i Daniş” (Kamuran İnan’ın söylediğine göre) hükümeti devirmeyi konuşmak üzere toplanır hale geldi.” (Sh:330)
Faaliyetleri 1980’lerin sonunda kamuoyuna yansıyan Encümen-i Daniş, özellikle 1995’te Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Başbakan Tansu Çiller’e gönderdiği bir mektupla dikkat çekti.(…) 1995’te talep ettiklerinin hayata geçirilmesi için 28 Şubat post-modern darbesinin yaşanması gerekti. Ülkeye 28 Şubat sürecini yaşatan komutanların hepsi, istisnasız hepsi, Encümen-i Daniş’te üye olarak hizmet veriyorlar bugün.(Sh:347-348)
“Hiçbir kurumsal varlığı olmadığı halde, 50 yıldır ayda iki kez toplanıp raporlar hazırlaması ve bunun bunca yıl kamuoyunun gözünden kaçması, adeta bir ‘sivil toplum’ mucizesi. Her konuda fikir jimnastiği yaptıkları ve bunları uygulattıkları biliniyor. Şeffaf bir zemin üzerinde devam eden tartışmaları yakinen izleyen kamuoyu ve vicdanlar, akil adamların Ergenekon Terör Örgütü ile ilgisi olup olmadığına karar verecektir.” (Sh:351)
Ergenekon’un üst yönetim kurulu ya da akıl hocası olduğu iddia edilen Encümen-i Daniş hakkında yazılmış müstakil bir esere rastlayamadık. İlgilenenler için yazar bir bölüm ayırmış. (Sh:329-352)
Yaklaşık iki yüzyıllık derin yapılanmanın Osmanlı İmparatorluğu’nun son elli yıllık bölümünü inceleyen Hüsnü Aktaş Hocamızın ‘Fedailer’ isimli belgesel romanının, konuyla ilgilenenler için değerlendirilmesi gereken eserlerden biri olduğunu hatırlatmakta fayda var.
On Sekizinci Bölüm
HACI BEKTÂŞ AYDINLIĞI
Faruk Arslan; Alevî ve Bektâşiliği, ayakları yere basan bir biçimde ele aldığını düşündüğü Cem Vakfı’ndan Ayhan Aydın’ın yazılarını özetleyerek kitabını tamamlar. (Sh:353-366)
Tanıtmaya çalıştığımız eser, toplumda hâkim olan “Şanlı Tarih” anlayışına sunduğu alternatifler sebebiyle dikkate değerdir. Bununla birlikte; alıntıların nerede başlayıp nerede bitiğinin belirsizliği, aynı ifadelerin farklı bölümlerde tekrar tekrar karşımıza çıkması ve genel olarak kitabın aceleyle hazırlanmış olup yeni bir gözden geçirmeye ihtiyacı olduğu izlenimi vermesi kitabın göze çarpan eksikliklerindendir.

Mehmet Zahid Aydar, Misak, Ekim 2012

http://www.misak.com.tr/info.aspx?cat=1KITAP&id=2954

Clip to Evernote
4 Yorum

Bir Yorum Ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÇEVİRİ: Arif Onur Hangişi