Kızıldeniz’de boğulmaya doğru!

Kızıldeniz’de boğulmaya doğru!

Kalplerin kalbini kalbin zümrüt tepelerinden konuşturmanın vakti geldi. Firavun ve ordusu, istihbarat teşkilatı, nefsine esir medyaşörleri ile Kızıldeniz’de boğulmaya doğru koşarken, münzevi Sufi’ye susmak yakışmaz. Vicdan gerçekleri bilir, kalbin sahibini dinler, Kur’an’daki Hz. Musa ile Firavun’un meşhur kıssasını kalp gözüyle okur. Sufiler Kur’anı sadece lafzıyla okumaz, mealin farklı tefsiri yorumlarını batını ve batının batınıyla tahlil eder ve günümüze dersler çıkarır, sözünü sakınmadan söylerler. Sufizm konusunda tez yazdığım için farklı bir bakış açısı ile gündemi yorumlamama, umarım Firavun ve Sufi kızmazlar. Her nefiste firavun ve sufi nefisleri çarpışır.

Hz. İbrahim (AS) ve Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (SAV), kalplerin kalbini temsil eder, tüm insanlığa tek doğruyu nasihat ederler: Allah en güzel vekildir. Hz. İsa (AS), kanunlar nizamlar ötesinde ruhani kalbin içinden hitap eder. Hz. Musa (AS) ise, bir kaç nesil boyu köleleşmiş bir kavmi firavunun zulmünden kurtararak özgürleştiren, 40 yıllık çöl hayatında Allah’ın kanunlarına tabi kılan vicdani kalptir. Tiranlaşan firavun nefis ile özgür nefis arasındaki mücadele hiç bir zaman bitmedi, bu nedenle meşhur kıssa sadece Yahudileri anlatmıyor, insan karakterini hatırlatıyor. Her nefis tiranlaşmaya müsait bir firavun nefsi taşıdığı gibi, Hz. Musa’yı simgeleyen özgürleşmeye meyilli bir nefsi de taşır. Önemli olan içimizdeki Hz. Musa nefsinin temayyüz etmesi ve firavunlaşan nefsi yenmesi, doğru yerde sağlam durabilmektir. Aksi halde firavunun ordusuna katılan köle nefis, hemde sayısız mucizeyi kendi gözleriyle görmesine rağmen dönekleşir ve Kızıl bir denizde boğulmak zorunda kalır. Firavun’un Hz. Asiye gibi meleklerden evla bir eşi olmasına rağmen yanı başında duran Hanuman gibi vezir ve danışmanları sonunu hazırlamıştır.

Metaforları net biçimde açarak günümüze net biçimde bir bir uyarlayalım. Rabbimiz doğuştan kekeme Hz. Musa’nın (AS) dilini düzeltmiş ve yanına yardımcı olarak kardeşi Hz. Harun’u (AS) vermişti. Firavuna tebliğe giderken onlara yumuşak olmalarını ve tatlı dille tek gerçeğe çağırmalarını tavsiye etti. Erzurum şivesiyle konuşan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin dilini İstanbul Türkçesi’ne çevirmesi yıllarını aldı, yanına Allah Hz. Harun gibi yardımcılar verdi. Diyalog, barış, sevgi dilini mükemmel kullandı, en galiz firavunların bile kalbini eritmeyi başardı, nefsine köle olmuş nice tiranları özgürleştirdi. Kuran ve sünnete dayanan evrensel insanlık dilini asrımıza taşıdı. Tatlı dili ve yumuşak edası kalpleri ve gönülleri feth etti. Ancak kibri, enaniyeti, egosu yüksek firavunlaşmış, tiranlaşmış nefisler defalarca ikna olmalarına rağmen, nefislerinin doymak bilmeyen iştahlarına, emellerine her ulaştıklarında cayıyorlardı. Dönekliğin, takiyenin kralını yapan firavun nefisler, gözleri ile eğitim mucizesine tanık olmalarına ve takdir etmelerine rağmen, nefsi emmarelerine mağlup oluyorlardı. Kalpler, her gün firavun ile Musa arasında gel git yaşıyordu.

Firavun’u ikna etmek kolay değildi. Allah, Hz. Musa’ya dokuz mucize verdi. Bunlardan ilki elindeki asasının ejderha olmasıydı. Gülen Hocaefendi’nin elindeki asası eğitimdi. 160 ülkede eğitim sancağı bayraklaştı, eğitim asasının ejderhaya dönüşmesi herkesi şaşırttı ve arkasında Allah’ın inayeti ve Resulullah’ın eli olduğunu anlamakta gecikmediler. Müslüman olmayanlar dahi hakkı teslim etti ve eğitim asasının cahilliği yutması karşısında vicdanlarını dinlediler. Firavun’un sihirbazları ile halk önünde yapılan dershane sınavında Sufi’nin ejderha olan eğitim asası, tüm  çakma sihirlerini yuttu. Firavun deliye döndü. ‘Sufi’nin Allah’ına iman ettik’ diyen nice köşe yazarları, gazeteci ve aydınlarının el ve kolları çapraz kesildi, işlerinden oldular. ‘Ben izin vermeden siz nasıl iman edersiniz Sufi’ye’ der gibiydi firavun, haksız olduğunu bile bile kesti doğradı kendi seçtiği sihirbazlarını. Kendi ülkesindeki bu firavun, bu keramatvari eğitim mucizesini defalarca övmesine rağmen, tiranlaşmış nefsinin kışkırtıcı sesine ve etrafındaki dalkavukların fitnesine engel olamıyordu. Utanmadan eğitim asasının kapatılmasına karar verdi. Aldırış etmedi kalbine, kulak tıkadı vicdanına, duymak istemedi halkın feryadını. Asayı ejderha yapan Allah’ı unuttu, oysa asa kendi başına eğri bir sopadan ibaretti, birazda kötek demekti devlet okullarında.

Firavun daha fazla mucize talep etti. Allah dostunun eli bembeyaz kesilip nur gibi parladı, yed-i beyzâ mucizesinde keramet görenler iman ediyordu. Kalplerin kalbi sevgi olunca kainatın mayası olan sevgi ateş böceklerinin ışığa koşması gibi Gülen Hocaefendi’ye koştular. Sevginin çekim gücü o denli güçlü idi ki, her dinden her milletden her ırktan ve her dilden insanlar bu hal dilini anlıyordu. Ancak firavun kıskanmaya başlamıştı, neden bana itaat etmiyorlarda, elinde devletin gücü, makamı, saltanatın ihtişamı olmayan yalnız Sufi’ye tabiler demeye başladı. Etrafındaki yalaka ve palyaçolar, firavunu eğlendirmeyi bırakmış şöyle korku pompalıyordu: Efendimiz, bakmayın dünya tahtı istemem demesine niyeti size sıkmak, koltuğunuzda gözü var, sizin altınızı oyuyorlar!

Gülen grubunun yeryüzü insanlık hizmeti global ve yerli şeytanları korkutuyordu, bu nedenle yerli firavunun egosunu kullanmaya karar verdiler. Seneyi devriyesinde camiayı bitirin emrini imzalarken pek gönülsüzmüş gibi davrandı. Zira etrafındaki insani şeytanların elinde güçlü bir ordu ve istihbarat vardı. Böylece çekirge âfeti mu’cizesi ortaya çıktı. Yediden fazla darbe planı yaptı çekirge sürüsü. Emirlerinde beş bin üst düzey yönetici ve yüz bin çalışan var iken Sufiyi bitirmek, henüz özgürlüğü tam tatmamış, sistemin köleliğinden kurtulmamış kitleyi fişleyip temizlemek çocuk oyuncağıydı. Çekirge sürüsüi paralel devlet yapılanmasıyla çok zarar vermeye başlayınca firavun aman diledi ve Sufi’den dua, keramet talep etti. Sufi ve takipçileri öylesine güçlü dua ediyordu ki, çekirge sürüsünün afeti bir anda yok edildi. Adeta ilahi bir temizlikti bu, iki asırdır milletin başına tebelleş olmuş şeytani çekirgeler afetin bu kadar ustaca bertaraf edilmesine hem şaşırdılar hemde iman etmemeyi sürdürdüler. Oysa planları kusursuzdu, adliye de polisiye de çekirgesavarlar olduğunu hesap edemediler. Bela def olunca firavun iman etti.

Kısa süre sonra Firavun istediğini elde edince Sufi’ye verdiği sözden caydı ve kendi tiranlığını kurmaya başladı. Bu sefer, bit âfeti mu’cizesi ve ardından kerameti gerçekleşti. Toplumun genel çoğunluğu eski sistemin kudretli, elit bireylerini artık vebalı ve bitlenmiş kabul ediyorlar ve fellik fellik kaçıyordu. Bulaşanları kaşıntı tutuyordu, hapishanelerde bit vakasından mağlup tiranlar depeleniyor, kuduzlaşan salyalarından toplum korunuyordu. Bitliler karantinaya alınınca, faili meçhul ölümler bıçak gibi kesilmiş, toplumun umumi bitlenmesi tehlikesi bertaraf edilmişti. Firavun yine iman etti ve ‘Hz. Musa’nın Allah’ı büyükmüş’ dedi. Ne kadar büyük olduğunu öğrenmek için maliye veziri Hanuman’a emir verdi ve yüksek bir kule yaptırdı. Kulenin tepesine çıktı, okunu attı ve yere kanlı düşen oka kanarak ‘Hz. Musa’nın Allah’ını öldürdüm’ diye yaygara kopardı. Öldürdüğü, havadan geçen ’emniyet’li bir kuştu, kurtuldum ‘yargı’sına erken varmış firavunun basireti bağlanmıştı. Emniyetini sağlayan yargıyı yok ederek sonunu hazırlıyordu.

Bu durumda, kurbağa sürülerinin ülkeyi istilâ etmesi kaçınılmaz hale geldi, mucizesi ve arkasından kerameti gerçekleşti. Devşirilmiş renk renk kurbağalar ciyak ciyak ötüyor, halkı rahatsız ediyorlardı. Kimisi kara, kimisi yeşil, kimisi kızıl, kimisi alacalı bulacalı bu kadar kurbağa hangi sulak arazide büyümüştü, kimse akıl erdiremedi. Millette rahat, huzur kalmamıştı. Hangi taşı kaldırsan altından bukelamun tazrında sinekle beslenen, bataklık seven bir kurbağa çıkıyordu. Kurbağalardan bıkan halk, firavundan ricada bulunarak, Hz. Musa’nın Rabbine tekrar dua etmesi için tasallutta bulundular. Dua hemen kabul edilmiş ve musibetin karanlık üreme merkezi tesbit edilip kolluk kuvvetlerince operasyon yapılmıştı. Odasından çıkartılan kara ve kızıl kurbağalar bir bir hapsedildi, diğer kurbağalar korktu ve seslerini kıstı. Firavun pek hoşnut oldu, iman etti, zira her geçen gün iktidarı daha da güçleniyordu. Çekirgeler, bitliler ve kurbağalar temizlenmiş, önü açılmıştı. Firavunun sözünden caydığını hemen fark eden Sufi, mert olmasını ve apaçık keramete karşı hareket etmemesini arzu etti. Firavun artık kendini güçlü hissediyor, telefonlara çıkmıyordu, arabulucuları dinlemiyordu. Güç zehirlenmesi yaşıyor, zehirlendiğini kabul etmiyordu.

İmanından dönen firavunu ikna etmek iyice zorlaştı. Bu defa gerçekleşen mucizenin keramatvari boyutuun herkesi kendine getirmesi gerekirdi: Sular kana inkılâp ediyordu. Rüşvet, yolsuzluk, hortumlama öyle bir kandı ki, içilen her helal suyu, malı, metayı haram kılıyor, karartıyordu. Firavun ve taifesinin ne kadar kan içtiği ortaya çıkmıştı. Kamu hakkı, amme hakkıydı, yetim hakkıydı, Allah hakkıydı. Sular kanlaştıkca kusması gerekenler, alışkanlıktan olacak vampirleşmiş, daha fazla kan içmek ve devletin malını yemek için tüm güçlerini kullanıyordu. Gıybetin kardeşinin ölü etini yemek olduğunu bildikleri halde kanla iyi gidiyordu. Bu bulaşıcı virüs öyle bir salgındı ki, firavun taifesinden gıybetle kanlı ölü eti yemeyen, kamu hakkına tecavüzden nemalanmayan neredeyse kimse kalmadı. Kamuoyu helali haram yapanlarla hak yolu tavsiye edenleri puslu havada şaşırır hale geldi. Firavunun borazanları güçlüydü, matbuatı bir silah olarak kullanıyor, psikolojik savaş yürütüyorlardı. Ülkesine hakim olan firavun, dış güçler bizi devirmek istiyor gulyabanisini temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp dayatıyor, bu söylemiyle halkın gözünü boyuyordu. ‘Yolsuzluk helaldir, devletin beşte birini kasana koyabilirsin’ diye aldığı akılmaz danışmanlık, fetvada cepteydi.  Firavun azmıştı, tüm devletini, gücünü tiranlığı etrafında toplamak için kullanıyordu. Güçlü bir hatipdi, akı kara göstermek en iyi becerdiği işti. Fişleyin, şişleyin, dişleyin emrini verene kadar Sufi umudunu yitirmedi ama firavun safını gücünü pekiştirmekten, Karunlaşmaktan yana koydu ve kazanma kuşağında kaybetmeye doğru koşuyordu. Adalet tatile çıkmış, haklının değil güçlünün haklı olduğu eski bozuk düzen firavunu cezp eder hale gelmişti. ‘Aptal halk nasıl olsa arkamda, istediğim adamı genel kuruluma seçtirir, istediğimi kovar öldürür, istediğimi oldurur, yaşatırım’ diyordu Firavun.

Çaresiz kalan Sufi, başka bir keramet göstermek zorunda kaldı. Tıpkı Tîh sahrasında, Hz. Musa (as)’ın asasını taşa vurmasıyla on iki çeşmenin fışkırması gibi, 12 güçlü ışık yardımına yetişti. Bu ışıklar, toplumun ana atardamarı olan kanaat önderleriydi. Şükreden bir kul, istifasını verirken krala ‘çıplaksın’ demeyi ihmal etmedi. Gayretullah’a dokunma sınırına az kaldığını Sufi’nin kalpleri titreten ahitleşmesinden sonra fark eden 12 ışık ses, arka arkaya gür biçimde seslerini yükseltti. Su çıkmayacak kayadan sular çıkmıştı, hiç umulmadık aydınlar toplum vicdanını firavuna ayan beyan gösterdi. Ancak ne gam! Firavun’un öfkesini artırmaktan, üslubunu bozmasından başka işe yaramamıştı. ‘İnlerine gireceğiz’ diyen firavun, halkını yaşatmayan devletin yaşamayacağını bir türlü öğrenememişti. Güç merkezlerine pabucu kaptırmış, kirlendiğini saklamak için kanunları keyfine göre değiştirmiş, kendini defalarca suikasttan kurtaran kolluk kuvvetleri başçılarını sürgüne yollamıştı. Korku bacayı sarmış, gölgesinden bile tırsmaya başlamış, çekirge sürüsünü, bitlileri ve kurbagaları yardıma çağırmıştı. Yılandan, çıyandan, akrepten, kobradan medet uman firavunun tek gayesi, Hz. Musa’nın kavmini, yani Sufi kalbi yok etmekti.

Hz. Musa’ya kavmini firavunun zulmünden kurtarmaktan başka çare kalmamıştı. 1.5 milyon insanı gece yarısı Kızıldeniz’den yürüyerek kaçıracağını kendisi bile bilmiyordu, sadece Rabbine güveniyor, suçu Allah demek olan onu ve kavmini yarı yolda bırakmayacağına inanıyordu. Kızıldeniz’in yarılmasıyla İsrailoğullarının denizi geçmesi gibi bugünde Sufi’nin ve ona sonsuz güven duyan peşindekilerin denizleri yarıp geçmesi gerekiyor. Defalarca akdini bozmuş Firavun,  darbe üzerine darbe hazırlayan çekirge sürüsü, dezenformasyon konusunda uzman MAKcı Özel Harp bitlileri ve medyada öten renk renk kurbağaları ile garip Sufi ve takipçilerinin peşinde onları denizde boğmaya çalışıyordu. Arkada güçlü bir firavun ve şürakası, önde küçük bir grubu boğmaya hazır azgın bir deniz vardı. ‘Allah en güzel vekildir, biz nefsine zulmeden zalimlerden olduk, sensin kimsesizlerin kimsesi’ demekten başka mazlumların ilacı yoktu. Firavun’un askerlerinin son neferide Kızıl denizlerine girmeden, maskeleri düşüp iki yüzlü çehrelerini ifşa etmeden kızıl denizleri onları boğmak için kapanmayacaktı. Kapanan, mühürlenen vicdanlar, kalplerdi. Boğulacakları Kızıldeniz, kasa, masa nisa tepeleriydi, mal mülk, makam mansıp, şan şöhret, evlad ıyal, bu dünyanın fitneleriydi. Boğulacakları yer ukbaydı, dünyada da huzur bulamayacak, vicdanları ölecekti. Denizin iki yanda yükseldiğini, Sufi grubunun emin ve amanlık içinde denizi yararak karşıya geçtiğini görme kerameti bile azgınlar sürüsünü gafletten uyandırmayacaktı. Hatta firavun ve taifesi gibi, bunlar mucize veya keramet değil, kendi icatları sihirlerdir, çakmadır, ‘büyük bir oyundur’ diyerek kendi kendilerini de aldatmayı sürdürecek, safları sıklaştıracaklardı.

Karşıya geçtikten sonra Musa kavmini, Sufi topluluğu veya kalbinizi bekleyen daha büyük sınavlar vardı. İçinizde gizlenen dünyaperest Samiriler, dünyalıklarını da karşı kıyaya taşıyabilir ve fırsatını bulur bulmaz altın buzağı putlarını kendi elleriyle yapabilirdi. Hz. Musa, bu kölelikten yeni kurtulmuş, henüz gerçek özgürlüğü tatmamış topluluk üzerine, Tûr dağının yerinden kopartmak ve tepeleri üzerine kaldırmak zorunda kalabilirdi. Bu tarzda büyük bir uyarıda ve  bunca keramette bulunulduktan sonra imandan dönmek ile Hz. İsa’nın gökten inen son yemeğine katılan havarilerden olupta Roma’ya hainlik yapmak aynı ihanetle eşdeğer gibiydi. İhanet ehli, kemalettin olsa öz bir demir olsa kıymeti yoktu ukbada. Samiri gibi altın, makam sevenlere Hz. Harunlar engel olamayabilirdi. Hz. Cebrail’in ayak izinden toprak alıp putuna ruh katan Samiriler kendini Mehdi, kurtarıcı, birleştirici sanabilirdi, fitneci bir münafık ve şeytanın hizmetkarı olduğunu ıskalayarak. Bunun cezası da, Sina çölünde 40 yıl hapsedilmek ve kölelik görmemiş altın bir neslin yetiştirilmesi için uygun zaman ve zemin arayışı olabilirdi. Rabbiniz size gökten yağacak helva ve ekmekle beslerken, nankörlük edecekler olabilirdi. Dün Hz. Musa’ya, ‘git Rabbin ile beraber sen düşmanla savaş, bizim rahatımızı bozma’ diyen tenperverler, egoistler var iken, nefsindeki firavunu yenememiş bir toplulukla elbette firavuna karşı tam zafer kazanamazdı Hz. Musa. Firavun, son nefesini verirken, azap gelmiş iken secdeye varacak ve iman edecekti ama bu son tevbeyi Allah kabul etmeyecek, ibretlik bir kıssa olarak Kızıldenizde asırlarca cesedi saklanacaktı. İbret alınsaydı tarih tekerrür etmezdi.

Sufi, sizi sahili selamete çıkartabilir, eğer Hz. Musa’nın kavmi gibi 40 yıl beklemek istemiyorsanız, ya hepiniz bir Hz. Musa olun dimdik durun, yada içinizden Hz. Yuşa (AS) gibi kalp ve akıl ehli komutanlar çıkmasını bekleyin ve önderliğini kabul etmeye hazır olun. Sufi, Hz. Musa gibi 120 yıl yaşarsa, Hz. Yuşa’lar henüz doğmadı veya bebektir. Eğer Sufinin topluluğu Hz. Musa’nın kavmi gibi yapmayacaksa, ‘git firavunla kendin savaş’ demeyecekse, 40 yıl beklenmesine ihtiyaç kalmayacaktır, şafakın sökmesi yakındır.

Kızıldeniz’de boğulmaya doğru gidenle denizi yararak geçecekler belli olmasına rağmen şansınızı zorlayarak firavunlaşan nefis olmayın, safınızı iyi belirleyin efendim! Hepimiz bir gün firavunda olabiliriz, kalbimizdeki Hz. Musa’yı bulup denizleri geçip, aşılması zor tepeyi aşabiliriz de… Kalbinizi, vicdanınız dinleyin, içinizdeki firavunu kontrol edin, sindirin ki, bir köşede mazlum mazlum bekleyen Hz. Musa gibi nefis çıksın, Firavun’u Kızıldeniz’de boğsun. Sufinin kalbi ikiye bölünmez, dualizm yoktur, kalplerin kalbini keşfedin.

farukarslanallahlogo

Clip to Evernote
17 Yorum

Bir Yorum Ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÇEVİRİ: Arif Onur Hangişi