Korkmadım, korkmadık, korkmayacağız

Korkmadık, Korkmayacağız

5 Ağustos 1986 ile 19 Şubat 2014 arasına geçen 28 yıl gözümün önünden film şeridi gibi geçiyor. 1986 Ağustos’u başında Hürriyet ve Milliyet gazeteleri Said Nursi ve o günler henüz tanınmayan Fethullah Gülen Hocaaefendi ile ilgili yalan, yanlış ve çarpıtmalarla dolu MİT servisi iki yayın dizisi yayınlıyor. İki muhterem hoca şahsıda “dört eşli”, “ehli keyf” ilan ediyor. Derin devleti ilk fark ettiğim zaman dilimi bu, ama adını koyamıyorum.

Henüz 17 yaşında iken GATA Psikiyatri kliniğinde karşılaştığım Yüzbaşı İhsan yardımıma koşuyor. Van’da görevli iken PKK timini tuzağa düşürmüş, hepsi ölmüş, bacağında ve karnında kurşunla ölü diye bırakmışlar. Pusudan bir gün önce PKK lideri Abdullah Öcalan’ı yakaladığı için cezalandırıldığını söylüyor. Helikoptere bindirip Genelkurmay’a paketi teslim edeceği tarih 2 Mart 1987, ancak ‘götür Suriye sınırına bırak’ emri geliyor, “Öcalan bizim adamımız” diyen sesi hiç unutmuyor. Komando timini pusuya gönderen postasının PKK’lı olduğunu sonradan öğreniyor, derin devleti pek milli bulmuyor.

Yüksek Askeri İdare Mahkemesi’nde 18 Mart 1989’da yaptığım tarihi konuşmada henüz 20 yaşında iken, “GATA’da derin devlet var, hırsız, uğursuzlar güruhu hastaneyi zina merkezine çevirdi” diyorum ama mahkeme heyeti beni “deli” sanıyor. Silivri mahkumu Engin Alan ile tanıştığım 1993 yılında halen gözüm kapalı idi, el yordamı ile yanlış giden bir şeyler var diyordum. Alan’ın 1994 ve 1995’te OMON timi komutanı Rövşan Cevadov ile Azeri Lider Haydar Aliyev’e karşı giriştiği darbe ve beş suikast teşebbüsünde derin devletin tüm birimleri görev alıyordu. Susurluk çetesi ve raporu ile 1996’da fotoğrafın bir yüzü aydınlanıyor, babası MİT, kendisi MİT elemanı gazeteci Can Dündar, yapının adını gazeteci Celal Kazdağlı ile yazdıkları kitap ve belgeselde 1997’de ilk defa koyuyordu: “Ergenekon.” Sol görüşlü gazetecilerimizin ortaya çıkardığı Ergenekon örgütünde ciddi bir sorun hemen sırıtıyor. Eli kanlı katillerin hepsi ülkücüler olarak gösteriliyor. Ne solcusu var yapıda ne askeri, ne medyası, ne oligarşisi, ne iş adamı. Kaynayan düdüklü tencerenin sadece gazı, havası kaçsın diye düdüğünü açmaya izin verdikleri belli. Yemiyoruz bu oyunu!

28 Şubat 1997’de Susurluk’a “fasa fiso” diyen siyasiler “mevta” oluyor ama geride kalanlar ülkeyi idare etmekten aciz, derin yapının beceriksiz kuklaları gibiler. 1999’da rahmetli Bülent Ecevit’i Başbakanlıkta takip eden muhabirim, Kriz Masası ve Gölge Bakanlar Kurulu ile tanışıyorum. Hepsi asker kökenli özel harp elemanları, başbakana istedikleri genelgeyi hazırlayıp imzalatıyorlar, diledikleri kanun hükmünde kararname albaylar gözetimindeki bakanlar tarafından sorgusuz sualsiz imzalanıyor. Derin oligarşinin gücünü görüyorum, bu fitne şebekesi en masum insanları bile iki üç dönemde şeytana çevirir diyorum içimden.

Başbakanlık müşaviri adı altında hem MOSSAD, hem CIA’ya çalışıp hemde MİT elemanı olan bir sürü “double double” ajan ile tanıştığım Ankara yıllarımda Ergenekon’un iskeleti gözümde canlanıyor, ama halen et giydiremiyorum. NATO’nun uydusu maskesi altında 1960 askeri darbesinden beri “Amerikan mandası” olduğumuzu geç fark ediyorum ve sol görüşlü kardeşlerimi daha dikkatli dinlemeye başlıyorum. “Atatürk döneminde İngilizler ne dese onu yaptık, güya sömürge değildik” diyen Enerji Sendikasından 1970’lerin hızlı solcusu bir arkadaş ekliyor: “Göstermelik bir bağımsızlık vererek onurumuzu, haysiyetimizi, dinimizi, medeniyetimizi, kültürümüzü, ekonomimizi Batı’ya sattık, geri almamız için çalışan sağdan soldan vatan evlatlarını fişlediler, birbirine düşürdüler. Yeter artık, hep beraber savaşmalıyız.” Hak veriyorum. ‘Bizi biz yapan öz değerlerimizle el ve gönül birliği vermek, düşmanı tepelemektir’ sözleri hala kulaklarımda…

2000 ‘de Fethullah Gülen Hocaefendi’ye açılan davanın 80 sayfalık iddianamesini okuyan ve haber yazan ilk gazetecilerdenim. 40 sayfasında Said Nursi ve Nurculuk suçlaması yapılıyor ve Gülen Nurculuğun en güçlü devamcısı diye gösteriliyordu. Üstadın emanetlerini Tahiri Mutlu ve Hulusi abilerin Gülen’e 1980’lerde teslim ettiğini, Nur davasının lideri olduğunu Ergenekoncular biliyorda, başbakan bilmiyor mu? Star gazetesinde dün 18 Şubat 2014’de Başbakanın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan, derin devletin planını değiştirdiğini ispatlayan bir Said Nursi ve Gülen yazısı kaleme aldı. Fitnecilerin üstadımızı bile kullandığı ve neden kullandığı net anlaşıldı. Gülen bu sefer Nursi düşmanı olmuş, üstelik Nurculuğa yakışmayan tavırlar içindeymiş! Ne utanıyorlar nede edepleri kalmış. Diğer Nurcu cemaatlere oy versinler diye şeker dağıtan Akdoğan, cemaatı Nurculardan uzaklaştırıp yalnızlaştırmaya çalışıyor. Liderliği ele geçiremediler, bari bölelim havasındalar! Sen kim oluyorsunda Nurculara ders veriyorsun diye kimse sorgulamıyor. Dün Nurcu diye yargılanan Gülen idi, Rusya ve Çin’e Nurcu diye gammazlanan Gülen idi, Komünizme bunlar karşıdır açtıkları Türk okullarını kapatın diyenler Gülen’i Nurcu sayardı. Bu sefer münafıklıklarına şeytanlıklarına bir yenisini ekliyorlar: Gülen Nurcu değilmiş, vurun gitsin! Yeni Asya Nurcu grubu, görülen bir rüya üzerine safını Gülen yanına yerleştirdi, darısı diğer Nurcuların başına. Cemaat, İslami cemaatler arasında yüzde 45’lik oya ve ağırlığa sahip. Diğer Nurcular yüzde 25’lik ağırlıkta, ondan fazla cemaata bölünmüş durumda. Nurcular, AKP’ye oy vermezse yüzde 30 altına düşecekleri kesin, korkudan nasıl yalan söyleyeceklerini bilemiyorlar. İftira, bühtan ve fitnenin bini bir para, sonu yok bu siyasi yalancılığın. Nur’un tüm kardeşlerine Allah basiret, feraset verin!

Ağaç kabuğunda yaşamadım ve dün ortaya çıkmadım. Kalemimi hiç satmadım, mertlik ayarını üstadımız Said Nursi ve Gülen’de buldum, sokakta bulmadım. Devletten beslenip, MİT tarafından ulufelerle altın tepside köşe yazarlığı hediye edilmedi! 2000 ile 2006 arasında gerçek Ergenekon’u ortya çıkarma adına sonsaniye.net de yarım düzine yiğit kalemle yaptığımız kalemşörlük yine Genelkurmay’ın bizi andıçlayıp hakkımızda dava açma tehditine tosluyor. Yeni Ergenekon’u ortaya çıkardığım kitap 2005 Haziran’ında Silivri mahkumu Sedat Peker mafyası tarafından bertaraf ediliyor. Ağustos 2006’da Ergenekon’u genel hatlarıyla deşifre edecek Tuncay Güney, Toronto Türk Festivalinde kendi ayağıyla geliyor, benim yazı ve kitaplarımın hayranı olduğunu söylüyor ve imzalı kitap istiyor.

Şüpheleniyorum: “Çorum’dan Yahudi çıkmaz ve benim Yahudi hayranım pek yoktur!” 1 Ekim 2006’ya kadar ona randevu vermiyorum ama adam yapışkan, King otelinde ilk diyalog yemeğinde beni buldu, imzalı kitabımı söke söke aldı ve kendini evine bıraktırdı. Kendi kaşındı! Sabaha kadar konuşup Ergenekon’u bana ayrıntılarıyla, epeyde çarpıtarak, hedef saptırarak anlattı. Ertesi gün sonsaniye.net de haber olacağını ve bu yazının Ergenekon operasyonunda köşe taşı oluşturacağını ne Güney nede ben tahmin edebiliyordu. Korktu, “Veli Küçük beni öldürmeye ABD’den suikast timini gönderecek” dedi. “Korkma, konuşanı öldüremezler, bak Mahir Kaynak halen yaşıyor. Bundan sonra susamazsın.” dedikten sonra cesurca konuştu. Güney’in telefonunu isteyen tüm gazetecilere veriyordum. Meşhur oldu, ancak bir süre sonra “medya budala”sına döndü. Hakkında 2008’de ilk kitabı yazıp gerçek yüzlerini gösterdim. Ne yapalım, Ergenekon’u sulandırmak isteyen Doğan grubu keklenmeyi, işletilmeyi seviyor. Adamı haber yapma uyarılarımı dinlemiyorlardı. Geç dinlediler.

Ergenekon’u Kanada’da yayınladığımız gazetemiz Canadatürk’teki köşemde hiç sektirmeden tam beş yıl aralıksız yazdım. 2012 yazından beri yazmıyorum, bir anlamı kalmadı. Tam beş kitap çıkardım bu süreçte ve ekstradan sağa sola yazdığım değişik müstear isimlerimde de hep derin devletin karanlık yüzünü detaylarıyla yazdım, her gittiğim yerde değişik topluluklara sansürsüz anlattım. Ergenekon’un “Göktürk” adlı yeni bir yapılanmaya dönüştürüldüğünü yazalı iki yılı geçti. Müstear isimlerimin hepsini kaldırdım, başka bir isimde yazmıyorum, dimdik buradıyım, yazdıklarımın arkasındayım.

AKP Göktürk adlı derin oligarşik yapının içine girdi ve zafiyetleri üzerinden yapılan tehdit ve şantajlarla, yolsuzluk ve rüşvetlerle kirletilerek ele geçirildi. Milleti temsil etmiyor, Ankaralaştı. 20 yıl istikrarlı bir hükümetle bu yapıyla savaşmadan yüzbin nemalananı, beş binde üst düzey yönetici bulunanan, dış güçler tarafından finanse ve organize edilen sistemi çökertip, kendi milli derin devletimizi kuramayacağımızı dile getirdim. Erdoğan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Milli devleti kurdukları koskoca bir yalandır. Artık AKP’den ve Milli Görüş çizgisindeki siyasal İslam projelerinden hiç bir hayır gelmeyecektir. Bunu en son Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İnternete sansür kanununu onaylayarak gösterdi. Allah bilir, HSYK kanununuda 2010’daki halk referandumuna rağmen onaylayacak ve halkın değil başbakanın cumhurbaşkanı olduğunu bir kere daha haykıracaktır. Kimse Gül’ün Erdoğan’a rakip alternatif parti kuracağını zinhar beklemesin, boş umut ve rüyadan uyanalım.

2013 yılı münafıkların ortaya çıkması yılıydı. Yolsuzluk ve hırsızlıklara, rüşvete karşı mücadele eden hak tarafındadır. Bunu Said Nursi, 29. Mektup. 7. Kısımda izah ediyor. 2014 yılının, Fesad Komitesi’nin Türk ordusunun boynuna doladığı kölelik kemendini fark edip çıkaracağı yıl olacağını yazdım. Mücadele bitmedi, sürecektir. Yalancı bir fecri sadıktan sonra gerçek bir sabah doğacaktır. 2015 sonrası yeni Türkiye’yi kuracaklar adanmış ruhlar olacak, temel özellikleri satın alınamamaları, asla rüşvet yememeleri ve yolsuzluk yapmamaları olacaktır. AKP’liler bu tanıma uymadığına göre Abbas yolcudur! Bugüne kadar zalimi tesbit, hakkı batıldan ayırma noktasında ismimle müsemma olmam nedeniyle hiç şaşırmadım. Kamu vicdanı gerçekleri görecektir, iman ile yalan yanyana durmaz!

Velhasıl kelam, maskeleri, hüviyetleri sık sık değişse de hiçbir zaman zalimden korkmadım, korkmadık, korkmayacağız. Mağdur edilmek ukbada bir şeref madalyasıdır.

logo1

Clip to Evernote
8 Yorum

Bir Yorum Ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÇEVİRİ: Arif Onur Hangişi