Yeni Kitab

Niyazi-i Mısri

Your ads will be inserted here by

Google Adsense.

Please go to the plugin admin page to set up your ad code.

Mehmet Kamış
Niyazi-i Mısri

İlk defa lise yıllarında bir öğretmenimden duymuştum onun ismini. Bu şehre Niyazi-i Mısri’nin ruhu sinmiş demişti Malatya’yı anlatırken… O zaman bu sözün ne anlama geldiğini, öğretmenimin bunları söylerken neyi kastettiğini çözdüğümü söyleyemem.

Niye böyle demişti? Niyazi-i Mısri’nin ruhunun sinmesi iyi bir şey mi, kötü bir şey mi tam kavrayamamıştım. Hatta bahsettiği kişinin kim olduğunu da bilmiyordum. Bir kente ruhu sinmiş ama ben o kentte yaşayan biri olarak bu ismi o güne kadar hiç duymamıştım.

Bu isimle ikinci kere Bediüzzaman’ın İhtiyarlar Risalesi’ni okurken karşılaştım. “Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım, vücudum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor. Niyazi-i Mısrî’nin;

Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere,

Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber,

dediği gibi, ruhumun hanesi olan cismimin de her gün bir taşı düşmekle yıpranıyor. Ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümitlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden mufarakat zamanının yakınlaştığını hissettim. O mânevî ve çok derin ve devâsız görünen yaranın merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyazi-i Mısrî gibi dedim ki;

Dil bekası, Hak fenâsı istedi mülk-ü tenim,

Bir devâsız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber.”

Bediüzzaman’ın sonraki kısımda alıntıladığı dizeleri ise 30 yıl dilimize takılacaktı:

Bir ticaret yapmadım nakd-i ömrüm oldu heba

Ola geldim lakin cümle kervan geçmiş bi haber

Ağlayıp nalan edip düştüm yola tenha garip

Dide giryan sine bir yan akıl heyran bi haber.

Maalesef böyle bir bilgeyi keşfetmek için Bediüzzaman’ın işaret etmesi de yeterli olmamış, elimize geçen bu fırsatı da iyi değerlendirememiş, onu sadece İhtiyarlar Risalesi’nin içine hapsetmişiz.

Bugün öğreniyoruz ki, Niyazi-i Mısri’nin ömrünün bir kısmı ilim öğrenmek için yaptığı seyahatlerle, diğer kısmı da öğrendiği ilimlerin onurunu korumasının bedeli olarak maruz kaldığı sürgünlerle geçmiş. İhtiyarlar Risalesi’nde geçen şiirinde böyle bir hayatın muhasebesini yaparken Niyazi-i Mısri belki de bütün bir ömrünü gözlerinin önünden geçiriyor, yapamadıklarına hayıflanıyordu. İnsanoğlunun geç kalmışlığını, ertelemeciliğini bir bilgeye yakışır bir muhasebeyle dillendiriyordu.

Ancak adil olmayan yönetimler karşısında eğilmezliği, dik duruşu başına çok işler açacaktı. Ayağındaki bukağı ile memleket memleket sürülecekti de yine dik duruşundan vazgeçmeyecekti. Her bilge insan için olduğu gibi hakkın hatırı her şeyden âliydi.

Kutsal kaynaktan beslenmiş her bilge gibi, keyfi davranmayacaksın, yetim malı yemeyeceksin, adil olacaksın, hadim olacaksın, hakkın hukukuna uyacaksın, dediği için yönetenler tarafından tehlikeli bulundu. Her yerde adım adım takip edildi, diyar diyar sürgüne gönderildi. En son Limni’de sürgünde iken insanların zulmünden Hakk’ın rahmetine göçtü.

Ona bu zulmü yapan valilerin, sadrazamların hepsi unutuldu gitti. Ama o çağlar sonra yeniden gün yüzüne çıkıyor, yeniden keşfediliyor ve hakkı teslim ediliyor. Kim bilir belki bundan sonra kıyamete kadar da yaşayacak.

Yönetimler belki tabiatları gereği doğruyu söyleyen, hakkın hatırını her şeyden üstte tutanları sevmiyor, hatta onları tehdit olarak görüyor. Hakka davet edenleri, adaletle muamele isteyenleri, milletin istikbalini, kişisel istikbalinin önünde tutanları diyar diyar sürgünlere gönderiyor. Kim bilir, hakkın hakikati de bu olsa gerek!

Zaman, 02.06.2012


Arzularsın


Nadanı terk etmeden, yaranı arzularsın
Hayvanı sen geçmeden insanı arzularsın
Men arefe nefsehu kad arefe rabbehu
Nefsini sen bilmeden Sübhan’ı arzularsın

Sen bu evin kapusun henüz bulup açmadan
İçindeki kenz-i bipayan’ı arzularsın
Taşra üfürmek ile yalınlanır mı ocak
Yönün Hakk’a dönmeden ihsanı arzularsın

Dağlar gibi kuşatmış benlik günahı seni
Günahını bilmeden gufranı arzularsın
Sen şarabı içmeden serhoş-u mest olmadan
Nicesi Hak emrine fermanı arzularsın

Cevzin yeşil kabuğunu yemekle tad bulunmaz
Zahir ile ey fakih Kur’an-ı arzularsın
Gurbetliğe düşmeden mihnete satışmadan
Kebap olup pişmeden püryanı arzularsın

Yabandasın evin yok bir yanmış ocağın yok
Issız dağın başında mihmanı arzularsın
Ben bağ ile bostanı gezdim hıyar bulmadım
Sen söğüt ağacından rumman’ı arzularsın

Başsız kabak gibi bir tekerleme söz ile
Yunus’leyin Niyazi irfanı arzularsın


Niyazi MISRİ

Ateşi hicrinle can durmaz figana başlar
Kaynayıp akar ol ateşle gözümden yaşlar
Ateşim yaşım iniltim can içinde gizlidir
Zahirimde yok içimde hasıl oldu yaşlar
Bî-kesem bu âlem içre sırrıma yok mahrem,
Bilmedi derdim benim ne kavm u ne gardaşlar

Niyazi MISRİ

Çağırırım Dost Dost…Niyazi Mısri Nihat Gülle

Bakıp cemali yare çağırırım dost dost
Dil oldu pare pare Çağırırım dost dost

Aşkın ile dolmuşum zühdümü yanılmışım
Mest-i müdam olmuşum çağırırım dost dost

Mescid-i meyhanede Hanede viranede
Kabe de put hanede,Çağırırım dost dost

Sular gibi çağ çağ,dolaşırım dağ,dağ
Hayran bana sayru sağ,çağırırım dost dost

Dünya gamından geçip Yokluğa kanat açıp
Aşk ile daim uçup,Çağırırım dost dost

Hep görünen dost yüzü,Andan ayırmam yüzü
Gitmez dilimden sözü,Çağırırım dost dost

Geldim o dost ilinden,koka koka gülünden
Niyazinin dilinden,çağırırım dost dost

Ne yerdeyim ne gökte,ne mürdeyim ne zinde
Her yerde her zamanda,Çağırırım dost dost

Niyazi MISRİ

Derman arardım derdime derdim bana derman imiş
Burhan sorardım aslıma aslım bana burhan imiş

Sağ u solu gözler idim dost yüzünü görsem deyu
Ben taşrada arar idim ol can içinde can imiş

Öyle sanırdım ayriyem,dost gayridir ben gayriyem
Benden görüp işideni bildim ki ol canan imiş

Savm u salat u haccile sanma biter zahid işin
İnsan-ı Kamil olmağa lazım olan irfan imiş

Kanden gelir yolun senin ya kande varır menzilin
Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvan imiş

Your ads will be inserted here by

Google Adsense.

Please go to the plugin admin page to set up your ad code.

Mürşid gerektir bildire Hakkı sana hakkel-yakin
Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş

İşit Niyazi’nin sözün bir nesne örtmez Hak yüzün
Hak’tan ayan bir nesne yok gözsüzlere pünhan imiş


Niyazi MISRİ

Zat-ı Hakk’da mahrem-i irfan olan anlar bizi
İlm-i sır’da bahr-i bi-payan olan anlar bizi
Bu fena gülzarına talib olanlar anlamaz
Vech-i baki hüsnüne hayran olan anlar bizi
Dünye vü ukba’yı tamir eylemekten geçmişiz
Her taraftan yıkılıp viyran olan anlar bizi
Biz şol Abdal’ız bırakdık eğnimizden şalımız
Varlığından soyunup üryan olan anlar bizi
Kahr u lütfu şey’-i vahid bilmeyen çekdi azab
Ol azabdan kurtulup sultan olan anlar bizi
Zahid’a ayık dururken anlamazsın sen bizi
Cür’a-yı safi içip mestan olan anlar bizi
Arifin her bir sözünü duymağa insan gerek
Bu cihanda sanmanız hayvan olan anlar bizi
Ey Niyazi katremiz deryaye saldık biz bu gün
Katre nice anlasın umman olan anlar bizi
Haklı koyup LAMEKAN ilinde menzil tutalı
Mısri’ya şol canlara canan olan anlar bizi


Niyazi Mısri Kimdir

17.YY. Türk Edebiyatının önde gelen Mutasavvıf şairlerinden olan Niyazi Mısri 1618 yılında (Hicri 1027) Malatya’da dünyaya gelmiştir. Doğduğu yerin Soğanlı köyü olduğuna dair görüşler öne sürülse de kendi eserlerinde doğduğu yer olarak Soğanlıdan bahsetmemektedir. Bazı yerli araştırmacılar Malatya civarında Aspozi denilen yerde doğduğundan söz ederler. 17.yy’a ait sicil defterinde, tarihi kaynaklarda Malatya ve civarında Soğanlı diye yerleşim yerinin olmaması bu bilginin çok ta sağlıklı bir bilgi olmadığını düşündürüyor. Niyaz-i Mısri’nin asıl adı Muhammed/ Mehmet’tir. Mahlas olarak Niyaz-i’’ yi kullanmıştır. Babası soğancı zade Ali Çelebi adında Nakşibendi tarikatındandır..

İlk eğitimine kardeşleriyle birlikte köyünde başlayan Niyazi Mısri Malatya’lı bilginlerden hem dini alanda hem de tasavvufi alanda dersler alarak kendini yetiştirir. Babasının onu kendi şeyhine bağlanma arzusunun hilafına Niyazi Mısri Malatya’lı Halveti şeyhi Hüseyin Efendiye talebe olur.

Bir müddet sonra şeyhi Hüseyin Efendi Malatya’dan ayrılınca Niyazi Mısri de 20 yaşları civarında 1638’de (1048 Hicri) şehirden ayrılarak önce Diyarbakır’a oradan Mardin’e geçer. Buralarda kaldığı zaman içinde ilmi yönden kendini geliştirmeye devam eder. Daha sonra Kerbela, Bağdat, ve Kahire’ye geçer.

Mısır’da bulunduğu süre zarfında da Camiül-ezher’de ilmi faaliyetlerini sürdürmüş, tasavvufi gelişimini tamamlama gayreti içinde olmuştur. 1643’te (1053 Hicri) gördüğü bir rüyanın etkisinde kalarak Mısırdan ayrılıp Arabistan ve Anadolu’nun değişik yörelerini gezer.

Şair 1646’da (1056 Hicri) İstanbul’a gelir. Artık bundan sonra Mısri lakabıyla Niyazi Mısri adıyla anılacaktır. İstanbul’da fazla kalmayan şair önce Bursa’ya oradan da Uşak’a geçer. Burada kısa bir süre Ummi Sinan’ın talebesi Şeyh Mehmed’in yanında kalır. Daha sonra Elmalı’ya gider. Artık şeyhi Elmalı’lı Ümmi Sinan’a kavuşmuştur. (1057/1647) Uzun bir süre burada nefsini terbiye ile uğraşır.Tasavvufi yönden kendini yetiştirmeye çalışır. Niyazi Mısri bir ara ziyaret için Malatya’ya gelir, tekrar geri döner ve 1655 (1066 Hicri) kendisine şeyhi Ümmi Sinan tarafından hilafet verilir. Hilafet verildikten sonra Elmalı’da kalan şair, oradan Uşak’a geçer. Kütahya da şeyh olarak irşada devam ederken şeyhinin ölümünü duyunca 1657′de Uşak’a gider. 1072 yılında Bursa’ya gelir ve burada irşat işleri ile uğraşır. Kısa zamanda şöhreti yayılır ve bu şöhreti onu saraya ulaştırır. Saray tarafından Edirne’ye giden şair daha sonra İstanbul’a oradan da Bursa’ya döner.

Tasavvufu daha başlangıçta iyi şekilde kavramasıyla yaptığı va’azları da o derece etkili oluyor ve büyük ilgi topluyordu. Babasının bir Nakşibendi tarikatı mensubu olmasına rağmen,henüz 21 yaşında genç bir vaiz iken Halveti tarikatı şeyhi Malatyalı Hüseyin efendiye intisab etmiş ve sonuna kadar bu tarikatta kalarak coşkun bir sofi olmuştur.
1655 te kendisine Ümmi Sinan tarafından hilafet verilmesine müteakip Uşak’a ve Kütahya’ya, Ümmi Sinan’ın ölümünden sonra tekrar Uşak’a oradan Bursa’ya gidip Hacı Mustafa adlı birinin kızı ile evlenir. Bir kız çocuğu olur. Abdal adlı bir tüccar, Niyazi’ye bir dergah yaptırır. Bu dergah 1080 (1669-1670) tarihinde merasimle açılır.

Sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa’nın daveti üzerine Edirne’ye giden Niyazi, fazla değer verdiği cıfra dayanarak bazı sözler söylediğinden 1087 (1673) te Rodos’a sürülür.
Dokuz ay sonra affedilerek Bursa’ya döner.

Sultan 2.Ahmet’in Avusturya seferine Niyazi Mısri müritleri ile birlikte katılmak ister, bu isteği padişah tarafından durdurulmak istenir. Niyazi Mısri bunu kabul etmez sefer dönüşünde 78 yaşında iken Limni adasına gönderilir. Buradaki sürgün hayatı şair 1694’te (1105 Hicri) Limni’de vefat etmiştir. Cenazesi Limni’de defnedilmiş olup mezarı halen buradadır. 1676 tarihinde sürüldüğü Limni Adası’nda 1691 senesine kadar sürgün hayatı yaşadıktan sonra affedilir. Sürgüne gönderildiği Limni adasında, 16 Mart 1694 senesinde bir Çarşamba günü kuşluk vakti vefat etmiş olup, türbesi de aynı ada da ziyaretgahtır.
“Niyazi tahtı Ba’da nokta oldu, Ali’nin sırrına olalı mahrem.”

Osmanlı dönemindeki ismi ile Limni, Yunanca Limnos veya İngilizce ismi ile Lemnos adası Çanakkale ilimizin Gökçeada ilçesinin batısında yaklaşık 20 bine yakın nüfusu ile şirin bir ada.

Başta zeytincilik olmak üzere halkın daha çok çiftçilikle meşgul olduğu bir turizm beldesi. Nüfusu 20 bini bulmayan bu adaya yılda 700 bin turist geliyor. Adaya Malatyalı ünlü şair ve mutasavvıf Niyazi Mısri’nin türbe ve dergahını ziyaret etmek üzere gittim.

Kabir adanın merkezinde. Niyazi Mısri’nin kabrinin öyle ücra bir yerde değil, adanın merkezi sayılabilecek bir yerdedir. hemen yürüme mesafesinde eski bir Türk mahallesi olduğu her haliyle anlaşılan, buraya 50-60 metre mesafede adanın batısında bulunan Niyazi Mısri’nin türbesinin bulunduğu yere gittim. Oldukça bakımsız olan türbe sanki kimseler fark etmesin diye, gerek kapısının gerekse kitabesinin bulunduğu yerler ağaçlarla örtülmüş vaziyette. Türbenin etrafı dükkan, market ve konutlarla çevrelenmiş durumda.

Limni Halkından buranın bir şahıs mülkü olduğunu, mülk sahibinin türbenin hemen yanı başında bulunan süpermarketin de sahibi olan Nikolaos Politaridis olduğunu öğrendim. Üzerinde bulunan kitabeden 1910, yani, Limni’nin elimizden çıktığı 1912 Balkan savaşından iki yıl önce onarıldığı anlaşılıyor.

Türbe ve dergahın Niyazi Mısri’nin vefatından sonra ilk öğrencilerinden olan Mahmut Efendi tarafından 1694–1733 yılları arasında yaptırıldığı ve ll. Abdülhamit tarafından 1886 yılında türbe tamir edilerek dergahın genişletildiğini öğrendim.

1930 lu yıllarda Kabri Bursaya taşıma girişimi olmuş fakat Yunan yetkililer adada ikamet eden halkın sesine kulak vererek mezarın Türkiye’ye nakline karşı çıkmışlardır. Zira Niyazi Mısri’ye hristiyan halk ta sempati duymaktadır.

Myrina halkından özellikle yaşlılardan öğrendiğim kadarı ile, anlattıkları konu çok farklıdır şöyleki: türbe 09.1939 tarihinde belediyece yıktırılmış. Aynı gün Myrinada bir sinemeda büyük bir yangın çıkmış olup 250 civarında insanın ölümünü Limni halkı türbenin yıkılmasına bağlamıştır.

 

Your ads will be inserted here by

Google Adsense.

Please go to the plugin admin page to set up your ad code.

Clip to Evernote

Bir Yorum Ekleyin

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÇEVİRİ: Arif Onur Hangişi