Türk Dünyası’nın Manevi Başkenti Türkistan

Hoca Ahmet Yesevi ve alperenleri ile batini Bektaşiliğin dinsel akraba sayılarak  bağdaştırılması, Masonik Bektaşilerin bir hilesidir. Yesevi’nin Hanefi itikadında bir Kalenderi şeyhi olduğu söylenebilir, (Doğrul, Koca 1980, 2003), ancak kesinlikle bir ‘İsmaili Daisi’sayılması kabul edilemez (Bulut, Kaygusuz, 2000). Yesevi ile bugünün Bektaşi Alevilerinin dini anlayışları arasında uçurum var. Hele Cumhuriyet gazetesinin vefat eden eski başyazarı İlhan Selçuk gibi Sabataycı Mason Bektaşiler, Bektaşiliği saçma sapan Bektaşi fıkralarına indirgeyip Yesevi’yi ağızlarına bile almamalıydı. 150 yıl önceki Alevilik ve Bektaşilik ile bugün arasında dağlar kadar fark var iken, bin sene önceki Yesevi’nin bugünkü Alevi Bektaşiliği onaylayacağını öngörmek, referans yapmak safdilliktir. Veya kasıt, bozgunculuktur.
Hoca Ahmet Yesevi, “İslam Tasavvufu ile Türk töresinin bileşimini yaparak Orta Asya’da Müslümanlığı yayan ‘Ulu Ata’dır. Türkler arasında İslam’ın ve doğru İslam’ın yayılmasında en önemli yer O’nundur. Ahmet Yesevi, Divanı Hikmet adıyla bilinen eserine “Bismillah diyerek hikmet söyledim; taliplere dür ve gevher saçtım” diye başlıyor. Dür ve gevher dediği Ayetler ve Hadislerdir. Yesevi’nin ana kaynağı Kuran’ı Kerim’dir. Ahmet Yesevi yolundan yetişen O’nun izbasarlarının en önemlileri Orta Asya’da Hakim Ata Süleyman Bakırgani, Anadolu ve Balkanlarda Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre’dir. Hakim Ata, Piri’nin yolundan giderek yazdığı hikmetlerde “Hazret Sultan’ın Hıristiyanlar, Yahudiler ve Moğollarla ilgilendiğini yazıyor.” Yesevi dergâhında dağıtılan aşı almak için kimseye dini, mezhebi,tarikâtı, milliyeti sorulmazdı. İnsan olan herkese yardım edilirdi. Hacı Bektaş Veli aynı anlayışı Anadolu’ya taşıdı.‘İncinsen de kimseyi incitme!’ sözü çok bilinen ve tekrarlanan bir sözdür. Yunus Emre bir Yesevi izbasarı ve Hikmet geleneğinin en önemli şairidir. (Zeybek, 2008).
Eylül 1998’de bir Türk kurultayı vesilesiyle gidip 15 gün kaldığım Türkistan’da ve türbesini görme imkanı bulduğum Yesevi’yi yakından tanıdım. Türbesinde halen manevi bir hava hissediliyor. Yesevi’yi ziyarete gelen misafirlerin Arslan Baba’da bir gün geceleyerek ‘ icazet ‘almaları, sonra Yesevi’nin huzuruna çıkmaları eski bir gelenek. Bende öyle yaptım. Arslan Baba halkın inanışına göre bir sahabe, bir iddiaya göre Selman-ı Farisi. Ancak Peygamberimizden 300 yıl önce doğduğu 33 dini çok iyi bildiği, nihayet İslamiyeti seçtiği yönündeki bilgilerle Selman-ı Farisi iddiası çelişiyor. Daha çok Hızır anlatılıyor gibi. Arslan baba tam 850 sene yaşamış olabilir mi? Olmaz böyle şey demeyin, Namık Kemal Zeybek’ten dinlediğim rivayet şöyle: ” Peygamber Efendimiz bir gün sahabelerine, ‘ Ben de bir emanetvar, bizden çok sonra yaşayacak birine çocuk yaşta ulaştırılacak, bunu kim yapar ‘ diye sorar.Arslan Baba, bu görevi kabul eder. Peygamberimizde ağzından bir hurma çıkartarak Arslan Baba’nın dilinin altına koyar. Allah senin ömrünü artırsın diye dua eder. Diyar diyar dolaşan Arslan Baba , hurmayı 500 yıl dil altında saklar. Türkistan’a Ahmet Yesevi 7 yaşında iken gelir. Arslan Baba’yla karşılaşan Yesevi’nin ilk sözü ‘ emanetimi ver ‘ olur. Baba, emaneti Yeseviye verir. Baba otağını Türkistan’a kurar. Yesevi’ Arslan Baba’nın öğrencisi olur. Onun ahlakiyle ahlaklanır. Arslan Baba öldüğünde artık Ahmet Yesevi, bölgenin manevi direği,Türklere müslümanlığı sevdiren kutlu bir kişidir. ”Bu meşhur hikaye, Yesevi’nin peygamberimizin varisi bir alim olduğunu gösterir. Arslan Baba’nın türbesi 12. asırda yapılmış, 14. asırda Timur tarafından yenilenmiş 1907’de ünlü mimar Kalbirza Misafiroğlu tarafından 3. defa restore edilmiş. İlk türbesinden iki direk hala ayakta duruyor. Halk bu iki direğe kutsaliyet izafe ediyor. Türbeden içeri girerken adete yerde sürünecek kadar saygı gösteriyorlar. Arslan Baba’nın şeceresi duvarda asılı. Yaşlı bir Kazak Şamanist kadın elinde bıçak ve tesbihle gelen misafirlere uzun bir dua ettiriyor. Atilla’dan Timur’a tüm ulu Türk hakanlarının adlarını bir bir sayıyor .Arslan Bab (Baba) türbesinin hemen karşısında Kurban Ata adlı türbe dikkatimi çekiyor. Kırgızıstan’da ki Su nehri yakınlarında 28 yıl yaşamış Yesevi’nin Alperen’i, bir evliya olarak kabul ediliyor. Türbedar Mirali Ulu Mevlün, Kurban Ata’yı ‘ hiç kimseye kötülük yapmamış,kul hakkı yememiş ‘ diye tanımlıyor. Kurban Ata’nın asıl mezarı 70 kilometre uzaklıkta KaraBuğra’da. Arslan Baba’ya yakın olsun burada Özbek Ali Çaribek sembolik bir türbe yaptırmış Kurban Ata’nın elbiseleri, Çapan, tesbih takya ( sarık ), Asa ve Kuran’ı hediye etmiş; kendimezarını da yanına gömülmesini sağlamış. Rivayete göre, Kurban Ata, öleceği yeri ve zamanı söylemiş ve birden ortadan kaybolmuş. Asıl mezarının başında büyük bir ağaç bulunuyor, halk bu agacı da kutsal kabul ediyor. Kurban Ata’nın 6 oğlu var; Tiney, Çartı Bas, Çarı,Sasık, Köten, Kyikkişi. Kazakça Geyikli baba anlamına gelen Kyikişi’nin Bursa’da türbesi bulunan meşhur Yesevi müridi Geyikli Baba ile aynı kişi olduğu sanılıyor.
Tarihçi Fuat Köprülü’ye göre, İslamiyet Türkler arasında Melamilik vasıtasıyla girmiştir. 10.yy’de Maveraünnehir’de Buhara, Semerkand, Fergana gibi şehirlerde eski Şamanlar ve Budistrahipler gibi menkıbe anlatan, manzum ilahiler okuyan Arslan Baba, Korkut Ata, Çoban Atagibi Türk şeyhler ortaya çıkmıştır. İslam’ı tasavvuf aracılığıyla öğrenen Türk topluluklar için Budist, Şamanist ve Maniheist rahiplerden Kalenderi derviş anlayışına geçiş zor olmamıştır. Çünkü yeni intisap edilen şeyhlerde Kamlar gibi gelecekten haber veriyorlar, kalpten geçenleri biliyorlar, yağmur yağdırıp gittikleri yerlere yeşillik getiriyorlar, hastaları tedavi ediyorlardı. Sufizmin örgütlü ayinleri sayesinde genellikle eğitim görmemiş cahil halk zümrelerinin sosyal ihtiyaçlarının karşılanması amaçlanmıştır. Özellikle müzik, raks, sazlı vesözlü ayinler göçebe halkın ilgisini çekmiştir. İzzeddin Doğan, Fethullah Gülen’i bir ziyaretinde, ‘sazlı ve sözlü’ geleneğin o devirlerde olup olmadığını soruyor. Gülen, 10 saniye düşünüyor, ‘ Vardı, İzzeddin bey’ diyor. Bu sosyal bir gerçektir. Türk müslümanlığını Araplardan ayıran bariz farklardandır.Anadolu Türkleri, Timur’u Yıldırım Beyazıt’ı Ankara savaşında 1402’de yendiği, kafese koyduğu, Türk birliğini parçaladığı için pek sevmezler. Aslında sağlam bir müslüman olan Timur, büyük bir İslam kahramanıdır. Mason Bektaşilerin beslendiği kaynak olan Karamiler,İsmailliler, Haydariler ve Hurufilerin önderlerini, takipçilerini ve öğretilerini kökünden kazıyarak ortadan kaldırmış, İslam’a büyük hizmet yapmıştır. Ülkemizde Timur nefretininnedeni acaba Mason Bektaşilerin Timur’dan intikamı olabilir mi? 14. asırda 27 ülkenin hakanıolan müthiş komutan Emir Timur’un girdiği hiçbir savaşta yenilmemesinin manevi bir sırrıolduğuna inanılır. Orta Asya topraklarında yaygın kanaata göre, Timur’u Ahmet Yesevi kanatları altına almıştır. Halbuki Timur Yesevi’den 200 yıl sonra yaşamış bir hükümdardır .Rivayete göre, rüyasında Yesevi’den öğrendiği bir zafer duasıyla Timur’un yenilmez olduğuna inanılır.Timur, hayatı boyunca alimlere ve Allah dostlarına büyük hürmet gösteren bir hükümdardı.Yesevi’nin kendine öğrettiği duayla muzaffer olmasının ardından, kendi kendine, Yesevi’nin türbesinin külliye haline getirme sözü verir ve bu sözünü tutar.
Timur’un yenilmezlik sırrı olarak anlatılan öykü ise şöyle : ”14. asırda Altınordu Devletini yıkan, Orta Asya’yı hakimiyeti altına alan Emir Timur, rivayete göre Ahmet Yesevi’yi rüyasında görür. Yesevi Timur’a zafere giden duayı öğretir. Artık Timur’da Yesevi’nin bir mürididir. Böylelikle Timur-Yesevi arasında bir gönül bağı oluşur. Timur, 14. asrın sonlarında (1405)’te Yesevi’ye görkemli biçimde yeniden türbe inşa ettirir. Timur, bu girişimiyle tüm Türklerin sevgisini vedesteğini kazanır.” Yesevi’nin öğrettiği duayı hiç ihmal etmeyen Timur, bir gün yakın arkadaşına girmiş olduğu bunca savaşta yenilgi yüzü görmemesini şu ifadelerle açıklar: “Ahmet Yesevi’nin duasını ettim, onun mezarını korudum, müritlerine dokunmadım. Allah’da beni hep muzaffer kıldı. ” Emir Timur’un vefat şeklide çok ilginçtir. İnatcılığı ve aldığı karardan asla dönmemesiyle bilinen Timur, en son Çin’e gerçekleştirdiği sefer öncesi Türkistan ‘da Sır derya’ya yakın Arıs nehri kenarında konaklar. Çok soğuk olduğu için askerler Çin’e gitmek istememektedir. Askerin bu direnişini kırmak için, o soğuk karlı kış günü Arıs nehrinde çıplak olarak yüzmeye başlar. Kar üstünde iki gün oturarak askerine örnek olmaya çalışır. Ancak o kara soğuğa üç gün dayanabilir. Yakalandığı zatüre sonunda hayata gözlerini kapar.
Mason Bektaşiler, Yesevi’yi bir İsmailli Daisi göstererek Alevilik kapsamı içine katarlar.Oysa Yesevi Maturidir ve şeyhi Yusuf Hemedani adlı Hanefi alimidir. (Fığlalı, Ocak 1990).’Kim olursan ol gel ‘ öğretisini Mevlana’dan önce kullanan Yesevi, Mevlana gibi dergahına gelenlere herhangi bir dini baskı yapmıyarak İslamiyetin engin hoşgörüsünü gösteriyordu.Hidayet yolunu gösteren Yesevi, gelenlerin İslamiyetle şereflenmesi için yanıp tutuşuyordu.Yesevi’ninde Mevlana gibi bazı mihraklar tarafından kullanılmaması için Yesevi’yi iyianlamak zorundayız. Yesevi’yi Mason Bektaşilerin kucağına bırakırsak, ortaya içi boşaltılmış bir İslam, dışı posa, iğreti bir öğreti, alperenleriyle işret yapan bir tarikat şeyhi çıkar.‘Yeseviyim, Mevleviyim, Bektaşiyim’ diye övündüğü halde, O erenlerle ilgisiz, hatta düşmanlık yapan nice insanlar, nice Mason Bektaşiler gördüm. Rakı sofrasında alperenlik taslıyorlardı…
Binlerce yıldır Türklerin manevi atası ve öz Türkçe’mizin mimarı olarak kabul edilir Hoca Ahmet Yesevi… Yesevi’nin bu topraklar üzerinde yaşaması ve vefat etmesi, Türkistan’ın tüm Türk devlet ve toplulukları tarafından manevi başkent olarak görülmesinide beraberinde getirir. Müslümanlığın Orta Asya steplerinde neşvü nema bulup çiçek açmasında Hoca Ahmet Yesevi’nin çabaları tartışılmaz. Ahmet Yesevi, Türklükden ve Türkçe’den hiç taviz vermemiş,müslümanlığı doğru anlamış, Mevlana gibi kapılarını her dinden, ırkdan insanlara açmış evliya ve alperenlere ufuk, vizyon sunmuş bir Pirdir. Hristiyan, Şamanist, Yahudi, Budist,Müslüman ayrımı yapmamıştır. Bu nedenle hala değişik inançlara sahip Türkler, Yesevi’yi ortak ataları olarak görüyor. Buda Yesevi’nin engin hoşgörüsünün bir kanıtıdır.
PekiYesevi’nin referansı ne? Türklük mü, Müslümanlık mı? Yoksa her ikisi mi? Hristiyan,Şamanist, Müslüman Türklerin onu ortak ata kabul etmesi referansının Türklük olduğunu gösterir mi? Bu profilden yaklaşanlar, ‘ Yesevizm’ diye bir ‘ izm ‘ ile ve yeni bir tarikat neşvesiyle ortaya çıkıyor. Bu tarikat üyelerinin bazı vakitlerde gizli gizli Yesevi’nin Türkistan’daki türbesine gelip zikirli ayinler yaptıklarını öğrendim. Türkistan köylülerinin Yesevi halkası oluşturup, zikir yaptığı bu ayini izledim. Bu zikir, bugün Cerrahi, Rufai ve Kadirilerin yaptığı zikirle benzerdir. Semahla alakası yoktur.
turkıstanYesevi dergahın tam ortasında 3 bin litre su alan 6 asırlık bir kazan bulunuyor. Resimde kazanın yanındayım.
Kazan’ın Türklerin egemenlik sembolü olarak görüldüğünü ifade eden Zeybek, kazanın Sovyet baskısı altında esaret yaşadığına dikkat çekti ve kazanın başına gelenleri şu şekilde dile getirdi: “Sovyet baskısı altındaki yıllarda bilinçli olarak, bu kazan Leningrad’daki Erimtaj müzesine kaldırılmıştı. Daha sonra Kazak aydınlarının yoğun baskı üzerine kazan eski yerine geri getirilerek konuyor.” diyen Zeybek kazan’ın manevi boyutuyla ilgili olarak da şunları anlatıyor: “Kazanın içi şerbetli su ile her zaman dolu olarak dururdu. Dervişlerin yaptığı zikirler sırasında kazanın üzerinde nurların görüldüğü rivayet edilir. Bu şimdiki tabirle vücuttan çıkan elektrolar olarak belirtiliyor. Zikir sonrasında susayan ve hararet içerisinde bulunan dervişler bu kazandan içtikleri bu nurlu suyla serinliyordu. Zikir başlamadan önce parola belliydi. Zikir sırasında ya ter, ya kan, yada can çıkması zikirin samimiyeti için çok önemli bir noktaydı. Şu anda kazanı ziyarete her kesimden insan geliyor. Fakat kazana maksadı dışında işlevler yüklenmiş durumda. Ziyarete gelenler kazana para atarak dilekte bulunuyorlar. Bu sonradan çıkan yanlış adeti biz düzelteceğiz. Bu konuyu Cumhurbaşkanı Nazarbeyev’de ilettim.”
Zeybek, bugün gerçek alperen kültürünün Orta Asya’da açılmış Türk okullarıyla temsil edildiğini itiraf etmiş bir Yesevi aşığı. Yesevi külliyesine ziyarette bulunanlara buğday ve etin birlikte kaynatılmasınıdan elde edilen”Herse” veya “Keşkeş” denilen bir yemeğin yedirilmesi eski bir gelenek. Külliye aynızamanda eskiden üniversite şeklinde de kullanılmaktaydı. Zamanın sayılı kütüphanelerinden biride bu kulliye içerisinde mevcuttu. Şimdi yine büyük bir kütüphane de külliye’ye eklenmişdurumda. Ünlü şairimiz Yahya Kemal, Yesevi’yi şöyle tanımlıyor: ”Ahmet Yesevi olmasaydı, Türk milliyeti olmazdı.”1186 yılında vefat eden Yesevi’nin kendisini insanlığa adamış öylesinegüçlü bir inancı var idi ki, 63 yaşından sonra ‘ Yeryüzünde Peygamber Efendimizden fazlayaşamak haram bize ‘ diyerek yeraltında hazırlattığı ‘ Çilehane ‘ olarak adlandırılan çukurdaölene kadar yaşadı. Koyu bir Hz. Muhammed aşığıdır. Elbette Hz. Ali’yide sever. Bugünkü müslümanlar, ‘‘Hz. Ali’yi sevmek Şialıksa, en büyük Şia, Alevi benim’ söylemini anlayamıyor. Oysa geçmişte Rafizi olmakla suçlanan İmam Şafi de aynı cevabı vermişti.Yesevi, bugün Orta Asya ve dünyanın imdatına koşan alperenler gibi on binlerce öğrenci,Alperen yetiştirdi. Yesevi, alperenlerini (gönülleri fetheden ) tüm dünyaya, o cümleten Anadolu’ya gönderdi. 1990’den beri ‘ bu borcu ödemek boynumuzun borcu’ diyenler, Orta Asya’ya Anadolu’dan tersine alperen göcü başlattı. Ahmet Yesevi, Türklerin müslümanlığa benimsediği 10. asırda tarihin akışını değiştirecek ölçüde rol üstlendiği kabul edilir. Verdiği tarihi hicret emri önemlidir.

1992’de Fethullah Gülen Hocaefendinin başlattığı tersine göç, tarihin akışını değiştirmeye devam ediyor. Yesevi’nin misyonu ile sözkonusu misyon birbirine benziyor. Her ikiside Türkçe’nin yayılmasına, İslam’ın Türkçe anlayışıyla başka dinden olanlara anlatılmasını sağlıklı buluyor. Bu benzerliklerin halen doktora tezi yapılmaması büyük eksiklik…Yesevi, dönemin Türk hakanları, Hanları, beyleri ‘Farisi’ dilinde yazıp çizerken, resmi ve edebi dili ‘ Farsça ‘ kılmış iken O, Türkçe’ yi savundu, ‘ Türkçe ‘ konuştu, müslümanlıkla özdeşleşmiş ‘Türk milliyetçilik’ şuurunu yoğurdu. Yesevi Gönüllüler Hareketi, 11. ve 12. asırda tufan gibi gelen Moğol tehlikesine karşı direnecek gönül erlerini halkın içine zamanında yerleştirdi. 40 yıldır görülen benzer ‘Gülen veya Hizmet Hareketi’nın aynı dalgakıran görevi gördüğü yadsınamaz.

Yesevi, Türk devletleri ve halkı Moğol istilası nedeniyle ayaklar altında ezilirken, müritleriyle gönüllere su serpti, umut tohumlarını ektirdi .Yunus Emre, Yesevi’nin bu rüşeymlerden beslendi, asırları eskiten ulu bir çınar oldu gönüllerde, kalplerde. Bir rivayete göre, Yesevi’nin bir milyon öğrencisi veya sempatizanı vardı. Yesevi kazandı; hırçın Moğol kavmi müslüman oldu ve Türkler arasında eriyerek Türkleşti. Cengiz Han’ın torunları Ögedey, Çağatay müslüman olarak Türk-İslam sentezini benimsedi, İslamiyete hizmet etti. İşte Ahmet Yesevi, Timur’dan Abay’a, Çoğan’dan,Celaleddin Harzemşah’a, Alparslan’dan Mevlana’ya Yunus Emre’ye, Hacı Bayram Veli’ye,Geyikli Baba’ya Saltuk Buğra’ya Babür’e kadar tarihte tanıdığımız tüm ulu Türklerin öncüsü,rehberi, koruyucuydu. Gönüllerde kurduğu tahtı kimse yıkamadı. Özbekistan, Kazakistan,Türkmenistan, Tacikistan, Kırgızıstan, Azerbaycan, hatta Babür’ün mirası üzerinde kurulan Afganistan, Hindistan, Pakistan gibi ülkelerde hatta Balkanlarda derin izler bıraktı.

Yesevi gibi olanlar hep kazanacak, granit gibi kalbi olan yeminli din düşmanlarını dahi insafa getirecektir. Allah’ın izniyle gerçek Sufizmin eritmediği kalp yoktur, yalancı Sufizmin tehlikeleri ise çoktur. Mason Bektaşilik, sahte sufizm ile bu alanının dini derinliğini yok etmiş, etki gücünü eritmiştir. Etrafında dönüp dolaşanlar içine girip beslendiği ana kaynaktan hakiki iman iksirleri içmiyor; şekilcilik, gösteriş önplanda. Romanya’nın Babadağ kentinde yer alan Sarı Saltuk Baba türbesini Haziran 2000’de ziyaret ederken, yine Yesevi’nin soluklarını, nefesini duymuştum.

Hacı Bektaş Veli’nin öğrencisi olan Sarı Saltuk, Büyük Selçuklu devleti yıkılırken 1263’de Rumeli topraklarına adım atmış bir Yesevi devamcısı. Balkanların Türkleşip müslümanlaşmasında Saltuk Baba’nın yeri çok önemli. O, ilk alperen… Tatarlara da müslümanlığı götüren Sarı Saltuk. gönüllerin sultanı olmanın dünya saltanatı elde etmekten ne denli önde olduğunu ispatlıyan bir abide. Saltanat sahipleri unutuldu, ama Yesevi gönüllerde yaşıyor, amel defteri hiç kapanmadı. Rusya arazisi içinde kalan alanları kapsayan coğrafyada Türklerin ortak paydası mazide olduğu gibi bugünde Ahmet Yesevi… ‘Türkistan Ortak Evimiz’ projesi temelinde Yesevizm, Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un da desteklediği belki de tek proje. O, bu topraklarda parçalanan unsurları birleştiren maya olarak görülüyor. Ünlü tarihçi Hammer’ın ‘ Türkler olmadan tarih yazılamaz ‘ tesbiti ne kadar önemliyse, Yesevi’nin İslamiyetden gıdalanarak Türklük bilincini yeniden yoğurması gerçeği de köklerimize sahip çıkmamız açısından o denli önemli tarihi bir hakikat. Yesevi’yi Yesevi yapan İslamiyetti. Kimlik kartı Türktü. Yesevi’nin referansını sadece Türklük olarak gösterilmesi onun bir kanadı kırık kuşa çevirmektir. Onun İslami hüviyetini görmemezlikten gelenleri Yesevi Divanı’nı okumaya davet ediyorum. Unutmamak için hafızanıza kazıyın: Yesevi ve Yesevi’nin alperenleri olmasaydı, bugün Anadolu müslüman ve Türk olamazdı,Türk kalamazdı. Macarların akibetine uğrardı. Mason Bektaşilerin Sarı Saltuk’u kendi kafa yapılarında bozuk bir Bektaşi sayıp, Yesevi’nin talabesi Hacı Bektaş’ı çarpıtmalarına,üzerlerinden siyaset yapmalarına artık göz yumamayız. Siyasi mecradan kurtarılan Aleviliğin sahte Bektaşilikten ayrışmasıyla gerçek dini hüviyetine kavuşturulması, kaçınılmaz bir süreçtir.

RUMLARA TÜRK MAĞDURİYETİ
Türkistan’a gelmişken yakındaki şehirlerden en ilginci olan Kentau’ya uğramadan edemiyoruz. Türkistan’a 30 kilometre uzaklıkta Rumlar tarafından kurulan Kentau kenti,uluslararası şehircilik ödülü almış bölgenin en gelişmiş kenti. Rumlar bu topraklara Stalin tarafından sürülmüş; sürgün olayının ilginç tarafı Rumların Türk diye mağdur edilmiş olması. Bu Rumlar Trabzon ‘dan Kafkas’a sürgün eden Pontus Rumlarının torunları. 1944 de AhıskaTürklerini ve Kafkas toplumlarını sürgün eden Stalin, adet gelenek ve sima olarak Türklere benzeyen Rumları Türk zannetmiş. 2. dünya savaşı sonrası Almann esirlerin bir kısmı da bu kente yerleştirilmiş. 40 bin nüfuslu kentin yüzde 75’ini çok kısa bir süre önce Rumlar oluşturmasına karşın, son 6 yılda Yunanistan’ın girişimiyle Rumlar göç etmeye başlamış. 15 günde bir Yunanistan’a otobüs kalkıyor. Bu Rumları Yunanistan , Ege’deki adalara yerleştiriyorlar. Kentau, adı ile özdeş tam bir maden şehri. Yerin altı oyuk oyuk, maden tünelleri yeraltında yeni bir şehir oluşturmuş; yeraltı suları nedeniyle şehri su basmasın diye sürekli motorlar dışarı su pompalıyor. Demir, kurşun, uranyum, bakır çıkartılıyor, halkın büyük  bölümü de madenlerde çalışıyor. Büyük bir mervi fabrikası mevcut şehirde; fabrika çalışanları 2. dünya savaşında Sovyet ordusunun yüzde 90 mervi ihtiyacını bu fabrikadan karşılamakla övünüyor.
Kentau’da evler Alman tipinde inşa edilmiş, yollar geniş ve asfaltlı, yol kenarları ve şehrin her tarafı agaçlarla çevrili, yemyeşil. Rumlar ve Almanlar, evlerini 500 ABD doları gibi komik bir rakama satarak şehri terkediyor. Bu nedenle nüfus yoğunluğu Kazaklar lehine değişmiş; Kazaklar zengin, Alman ve Rumlar ise fakir duruma düşmüş. Şehrin her tarafı parklar, oyun bahçeleri, sinema, tiyatro ve eglence merkezleriyle dolu. Sosyal imkanları,altyapı sorunun olmaması ve yerleşim planının mükemmelliği nedeniyle Türkistan’da çalışan üst düzey yetkililer ve zenginler Kentau’da oturuyor. Türkistan, Kazakların yaşadığı bir şehir olduğu için hiç bir hizmet götürülmemiş, geri bırakılmış. Kentau’da bir zamanlar milletler mozainin yaşadığını en iyi simgeleyen her millete ait bir anıtın mevcudiyeti. Alman, Rum,Koreli, Çinli herkesin bir anıtı var . Anlaşılan tüm savaş esirleri Kent’auda ağırlanmış! Madenİşçileri Parkında yeralan Japon Mezar anıtı’nın niçin burada olduğuna dair kimse yeterli açıklama getiremiyor. Sovyetler Birliği dağılmadan önce elektirik enerjisini Özbekistan’daki elektirik santralından alan Kentau kentinde 1991 yılından beri elektirik sorunu yaşanıyor. Son yıllarda o muhteşem dokusunu bakımsızlık nedeniyle kaybetmeye başlamıış Kentau. Artık Kentau’da da fabrikalar çalışmıyor, insanlar işsiz…
TÜRK OKULLARI KENTAU’DA
Modern , ama şimdilerde cansız ve ruhsuz bir şehir haline gelen Kentau’ya hayat veren Türk okullar. O tarihteki geniş cografyaya hükmeden muhteşem Türkistan’ın manevi başkenti olanTürkistan ve çevresinin Ahmet Yesevi döneminde olduğu gibi ilim ve kültür merkezi haline getirilmesi için Türkiye’den fedakar insanlar yoğun çaba harcamış.Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbeyev’in imzaladığı kararname ile 1991’de kurulan ve CumhurbaşkanıSüleyman Demirel’in başbakan iken ziyaret ettiği 29 nisan 1992’de ortak hale getirilen Hoca Ahmet Yesevi Türk – Kazak üniversitesi’nin, tıp, edebiyat, siyaset, işletme, iletişim, sanat başta olmak üzere 13 fakülte de 50’e yakın bölümü, 73 kürsüsü ; 400’ü Türkiye’den gelmiş 10.589 öğrencisi bulunuyor. Üniversite’nin Kentau’da Tıp ve Ekoloji fakültelerinde 400 kişi yüksek öğrenim görüyor. Kentau’da parmakla gösterilen, başarılarıyla halkın gözdesi haline gelmiş Türkistan Türk-Kazak Erkek Lisesi, Kazakistan’da tam 29 lise ve Almatı’da kiSüleyman Demirel Üniversitesi’nde 2500 öğrenciye eğitim veren KATEV Eğitim ve ÖğretimVakfı tarafından açılmış. Kentau Lise Müdürü Mehmet Cahit Okay, okullarında 164 öğrencinin eğitim gördüğünü belirtirken, kapasitelerinin kısıtlı olmasından dolayı daha fazla öğrenci alamamaktan dertli. Bu yıl yapılan sınava 1500 öğrenci başvurmuş, içlerinden en zeki 52 öğrenci okula girebilmiş. İngilizce, Kazakca, Rusca ve Türkçe eğitim yapılan okulda yarım ders yılı içinde öğrenciler ingilizce öğrenerek yıl kaybetmeden Biyoloji, Matematik, Fizik veKimya’yı ingilizce olarak okumaya başlıyor. Okulun başarıları hakkında bilği veren Müdür Okay, ”Asya Kimya olimpiyatlarında 1. ve 2., biyoloji olimpiyatlarında 4. okulumuzdan çıktı. İlk mezunlarımızdan 24’ü de üniversiteyi kazandı. Bunlardan 20’si Türkiye’de Bogaziçi,ODTÜ gibi üniversiteleri, 4 kişi de Kazakistan’daki üniversiteleri kazandı. Japonya’ya Amerika’ya giden öğrencimiz var. Kentau’da başarılarımızı kıskanan, İngiltre’ye götürmek için öğrenci arayan bir İngiliz koleji, öğrencilerimizi transfer etmek için yüksek miktarda rüşvet teklif ediyor. Ama hiç birinin aklını çelemediler. Kazaklar bizleri kendilerinden ABD’li ve İngilizleri yabancı görüyor.” diyor.
Türkistan, Türkiye’den gelmiş Alperenlerin eğitim yatırımı sayesinde geleceğe ümitle bakıyor. Bir zamanlar Anadolu ‘ya dervişlerini, erenlerini gönderen Ahmet Yesevi’ye olan borcumuz belkide böylece bir nebze ödenmiş oluyor. Anadolu, Yesevi’nin müridlerine nası lkucak açmış, onların manevi önderliği sayesinde müslümanlaşmış ve Türkleşmiş ise bugün de aynı biçimde kapılarını Türkiye’den gelmiş bu genç Alperenlere açan ensar, muhacirlerini bağrına basıyor. Bu topraklarda dolaşan Yesevi’nin ruhaniyetini hissediyorsunuz. Cumhurbaşkanı Nazarbeyev’in söylemine hemen katılıyorsunuz: Sadece Kazakistan’ıın değil,tüm Türk dünyası’nın manevi başkenti Türkistan…
Faruk Arslan, 15 Eylül 1998, Makale, Aksiyonda çıkan yazım ve Mason Bektaşiler adlı kitabımdan alınmıştır.
NOT: Aşağıdaki foto Azerbaycan’dan ayrılmadan üç ay önce doğum günümde çekilmiş, tarihi bir ziyaret.
Soldan sağa: Ersin Demirci ( Azerbaycan Zaman temsilcisi), Faruk Arslan (CHA Azerbaycan temsilcisi), Zelimhan Yakup (Azeri Şair ve Milletvekili) ve Adem Öcal (Çağ Öğretim A.Ş. İşletmeleri Azerbaycan Genel Koordinatörü). 12 Nisan 1998. Hey gidi günler hey….
Clip to Evernote

Bir Yorum Ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÇEVİRİ: Arif Onur Hangişi