Yabancı işçilerin ırkçılıkla imtihanı!.

Yabancı işçilerin ırkçılıkla imtihanı!.

Faruk Arslan  Toronto/ Kanada  Platform Dergisinin Mart 2011 sayısında yayımlanmıştır.

Almanya Başbakanı Angela Merkel’in “çokkültürlülük deneyimi tümden başarısızlığa uğradı” söylemi, Almanya tarihinden ders almadığının bir göstergesi. Tarih tekürrür ederse tedirginliğine sevkeden bir yaklaşım, bağnazlık. Thilo Sarrazin’in yazmış olduğu “Almanya Kendini Yok Ediyor” kitabı ise, ırkçılığın geldiği dehşetengiz boyutu simgeliyor. Almanya için tehlike çanları yeniden çalıyor. Sarrazin’in kitabının bir buçuk milyonun üzerinde satması, Hamburg bölgesinde Sarrazinciler Partisi diye bir partinin bile kurulmuş olması, endişeleri artırıyor.

Merkel’in çok kültürlülüğı dışlayan tavrı Kanadalı politikacılar tarafından temkinle karşılandı. Kanada’da Liberal Parti Eski Federal Milletvekili Rob Oliphant ile Almanya’nın nereye koştuğunu ofisinde masaya yatırdık. Kanadalılar ‘korku’, ‘çıkar’ ve ‘önyargı’larıyla hareket edenlere kapalılar. Geçmişleri Almanlar gibi tamamen ırkçılık ve ayrımcılık tarihi olmasına rağmen “ırkçılık yobazı”, “kör”, “şaşı” veya mantıksız değiller. Çünkü özür dilemeyi ve yaptıkları hatalardan dönmeyi biliyorlar. Barış, demokrasi ve insan haklarından yanalar. Çeşitliliğin getirdiği gücün farkındalar. Oliphant, Merkel’e ve Sarrazin’e oldukca okkalı şu yanıtı verdi:

“Almanların göçmenlik kanunu oldukca ırkçı. Ülkesindeki Türk toplumunu asimile etmeye çalışıyor, onlarda kendilerini dışlayan tavır nedeniyle entegre olmuyorlar ve gettolaşıyorlar. Biz bunu istemiyoruz. Türkler, Kanada vatandaşı olmalı, insan haklarını merkez alan değerlerimizi Kanada kimliğinde pekiştirmeli, ikinci kimlik olarak Türk Kanadalı olabilmeli. Ülkelerinin iç ve dış sorunlarını diasporaya taşımamalılar. Yoksa dünyadaki tüm ihtilaflarla burada boğuşuruz ve çok kültürlülük politikamız iflas eder. Türk toplumu, Kanada’da Almanya’daki  Türkler gibi gettolaşmamalı.”

Federal Almanya’nın Doğu Almanya ile birleşmesinden sonra gelişen süreç, Almanları eski hülyalara döndürdü ve dünyanın nereye gittiği konusunda basiretlerini kapatmaya başladı. ‘Post modernizm’in ‘neoliberal’ politikalarla kol gezdiği dünyada, ulus devletler ve aşırı milliyetçilik önemsizleşiyor, çok uluslu şirketler devletlerden daha etkin hale geliyor. Alman olmak veya Türk olmanın fazla bir esprisi kalmıyor. Hepimiz global vatandaş haline geliyoruz. Ekonomi dünyası maneviyatımızı yok ediyor, aşırı tüketim çılgınlığı tekelleşiyor ve  toplum şuuru ölüyor. Eğer toplumu insanı merkez alarak sevgiyle yeniden inşa edecek, inanç ve ümidimizi canlandıracak yüksek ruhlar çıkmazsa, mevcut kapitalist sistemin yol açtığı krizden çıkış yöntemi gözükmüyor.

Almanların geçmişten bugüne yabancı işci çalıştırma politikalarını mercek altına alarak, zihinaltı  tortuları ve korkuları ortaya çıkartalım. Almanların yeni bir çıkmaz sokağa girmelerini engellemek Almanya’da yaşayan Türklerin boynunun borcudur. Her ekonomik krizde patlayan Almanya, bir kez daha patlamamalı… Patlarsa, Avrupa Birliği’nin çöküşü hızlanır.

Kapitalizmin başarısı, Avrupa devletlerinin koloniyal politikaları ve ucuz işçi kullanımıyla büyümüştür. Endüstrileşme ve aydınlanma paradigmalarını gerçekleştiren politik ve ekonomik güç,  göçmenlerin sömürülmesine dayanır. Global sömürüyü ve çok uluslu devletlerin hegemonyasını ilk temsil eden  17. ve 18. yüzyıllarda Dutch East India Company idi. Bu şirkette çalışanlar Hollandalı değildi, taşradan toplanmış fakir Alman köylülerdi.  Almanya, sömürgeciliğe ve aşırı milliyetçiliğe dayalı ulus devlet oluşturmaya geç başladı. İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz ve Hollanda, üçüncü dünya ülkelerini köleleştirip kolonileri haline getirirken, Almanya uyuyordu. Göçmen veren bir millet konumundan göçmenleri ezen bir konuma Almanya’nın yükselmesini incelemek gerekiyor. Almanların aşağılık kompleksini anlamadan 1. ve 2. dünya savaşlarında takındıkları ‘üstün ırk’ söylemlerini kavrayamayız.

Endüstri reformunun düşüş yaşadığı 1800 ile 1860 periyodunda fakir Almanların yeni vatanı Amerika oldu. Bu dönemde Amerika’ya Avrupadan göç edenlerin yüzde 66’sı İngiliz ise, yüzde 22’si Alman kökenliydi. 1860 ile 1920 arasında İrlandalılar, İtalyanlar, İspanyollar ve Doğu Avrupalılar, özellikle Yahudiler her Avrupa ülkesinden toplu halde Kuzey Amerika’ya göç ettiler.  1876 ile 1920 arasında 15 milyon  göç ederken,  bunun 6.8 milyonu Fransa, İsviçre ve Almanya’ya taşındı. Boşalan Avrupa’da en ağır işlerde çalışan tarım ve endüstri işçiliğini artık Polonyalılar, İtalyanlar ve İrlandalılar yapıyordu.

Avrupa’nın siyahlarıydılar. Yahudiler ve İrlandalılara İngiltere’de özgür işçi hakları verilmedi. 1875 ile 1914 arasında Rusya’dan gelen 120 bin Yahudi, en alttakilerdi. 1905 ve 1914’de Yabancı Sınırlama Yasaları’na rağmen Yahudilerin ikinci nesilleri, iş veren konumuna yükseldi,  meslek ve sanat sahibi oldu ve 3. nesillerinin profesyonel mesleklerde zirveye çıkması için asfalt yol hazırladı. Bu devrede Fransa ve Almanya’da işçilere ayrımcılık ve ırkçılık uygulanmasına başlandı.

19. yüzyılın ortalarında ağır sanayi hamlesi yapan Almanya, Doğu Prusya’nın fakir tarım işçilerinin dikkatini çekti ve büyük kentlere taşıdı. Polonyalılar ortada kalmışlardı. Prusya, Rusya ve Avusturya Macar İmparatorluğu arasınd atoprakları bölüştürülen Polonyalılar, Almanya’nın ağır işci gücü oldu. 1913’e gelindiğinde Alman maden yataklarında çalışan 410 bin işçiden 120 bini Polonyalıydı. Prusya, sınırdaki 40 bin Polonyalıyı daha kovdu. Ucuza, geçici, mevsimlik çalışan Polonyalılar, Almanya’da itilip kakılan, her an sınırdışı edilebilen en alttakiler oldular.

1907’de Almanya’da İtalyan, Belçikalı ve Hollandalılarla birlikte toplam 950 bin yabancı işçi vardı. Almanlar, aile birleşmesine izin vermiyor ve daimi iskanlarını engelliyordu. Yaklaşık 300 bin işçi tarım sektöründe, 500 bin işci endüstri alanında, 86 bin kadarı ise ulaşım ve ticarette çalışıyordu. Aynı sistem Nazi ekonomisindede sürdü, ancak 1955’de Federal Almanya’da misafir işçi kanunu çıkartılmasıyla sonlandı.

Almanya’nın zorlamasıyla büyüyen  1. Dünya savaşı, işci politikalarını değiştirdi. Askerlik hizmeti için Avruplaılar ülkelerine dönerken, Almanya yabancı işçilerin ülkelerini terketmesini istemedi. Yabancı Polonyalı işçiler, Rusya ve Belçika’da işci gücü olarak istihdam edildi. Almanya, Doğu Afrika ülkelerindeki kolonilerinden getirdiği sivil Afrikalıları köle asker ve taşımacı olarak kullandı. Bunlardan 650 bini hayatını kaybetti. 1918 ile 1945 arası uluslararası işçi göçünün durduğu yıllardır. Savaş esirleri, ücretsiz iş gücü olarak kullanılmıştır. Almanya’nın aşırı ırkçılık bataklığına saplandığı bu dönemi masaya yatıralım.

NAZİ SAVAŞ EKONOMİSİ

1929’da başlayan Büyük Ekonomik Depresyon,  ekonomilerini kurtarmak isteyen Almanların faşistleşmesine kapı aralarken, iç ve dış düşman üretmelerine yol açtı. Nazi rejimi, inanılmaz miktarda yabancı işçi gücünü sömürmeye başladı. Çünkü Avrupa’yı işgal planları yapan Adolf Hitler, 11 milyon Almanı askere almıştı. Boşalan işci gücüne yenisi konmadan savaşamazdı. Bu nedenle öncelikle geleneksel işci gücü tarlası, hazır rezervi olarak gördüğü Polonya’yı işgal etti.  İşgal edilen topraklarda bir hafta içinde kurulan İşçi Alma Ofisleri,  polis ve asker kolluk kuvvetiyle çalışacak tüm genç  erkek ve kadınları topluyordu. Hitler, sadece bazı Avrupa ülkelerinde biraz dostca davrandı ve gönüllü işcilik metodunu tercih etti. İspanyol, İtalyan ve Hırvatlara kibar davrandı. Savaş sonunda 7 buçuk milyon yabancı işçi gücü kullanılıyordu ve bunun 1.8 milyonu savaş esiriydi. 1944’de endüstriyel üretimin dörtte biri yabancı işciler tarafından sağlanıyordu. Nazi rejimi ve savaş makinesi, yabancı işci sömürgeciliği olmasaydı, daha erken çökebilirdi.

Yabancı işçilere nasıl davranılacağının prensiplerini yazan ve yöneten Alman Sauckel idi. Filozofisi özetle şöyleydi: “Tüm işçiler mutlaka beslenecek ve barınacak yer verilecek ki, maksimum seviyede sömürülebilsinler ve yüksek seviyede verim alınabilsin.” Bunun anlamı yabancı işçilerin asker gözetimi altında çalıştırılmasıydı. Kaldıkları barakalarda kontrol altındaydı. Sosyal hayatları ve sivil hakları yoktu.  Sağlık sigortaları bulunmuyordu. Polonyalı, Rus ve Yahudiler, etnik aidatlarını gösteren özel bir kimlik taşıyordu.  Pek çok yabancı işci, kötü beslenme, ağır iş şartları, bakımsızlık, hastalıklar ve ağır cezalardan dolayı öldü. Sauckel’in sert disiplin kurallarının temelinde insanlıktan yoksun şu emri ve tavrı vardı: “Yabancı işçiler bir nebze olsun umurumda değil. Eğer iş yerlerinde en küçük bir hata yapar veya suç işlerlerse, önce hemen polise bildirin. Asın, kuriuna dizin onları. Umurumda değiller. Eğer tehlikeli iseler yok edilmeleri gerekir.”

Nazilerin yabancı işcilere yaptıkları zulüm sadece kölelere yapılan eziyet ve işkencelerle kıyaslanabilir. Aynı zihniyetin yansımalarını, izlerini daha sonraki dönemde de görmekteyiz. 1955 ile 1973 arasında Almanların uyguladığı misafir işçiyi kabul etme düzeni, aile birleşmesine karşıydı ve göçmenlerin sürekli yerleşmesini engelliyordu. Ancak ailelerin birleşmesini engelleyemediler, başaramadılar. 1973’de Alman hükümeti, yabancı işçilerin ülkelerine dönmesi için elinden geleni yaptı. Türkler ve Kuzey Afrikalılar gitmediler. 1974 ile 1981 arasında yabancı göçmen kadınların oranı yüzde 12 arttı. Yabancı çocuklarda yaşı 15’i bulanların oranı yüzde 52’ye çıktı. 1970’lerin sonunda yabancı göçmen yerleşimcinin nüfusu 4 milyondan 1980ların ilk yıllarında Türklerin sayesinde beşyüzbin birden arttı.

1980’den beri geçen 30 yılda hızla yaşlanan Alman nüfusu kısa zaman içinde kendine bakamaz, emeklilik ve hastalık sigortalarını ödeyemez hale geliyor. Bu sorun tüm Avrupa ülkeleri ve Kanada’nın da sorunu. Müslüman nüfusu ise, özellikle 20 yıl sonra dünyanın en genç ve dinamik nüfusu olarak aranan işçi gücü olacak. Bu nedenle Almanların veya başka milletlerin ırkçılığı saman alevi gibi yanıp sönmeye mahkum! 1990’larda küçük Alman köyleri ve yerleşim merkezlerinde başlayan cami ve mescit karşıtlığının bugün Almanya genelinde bir ırkçılık tufanına dönüşmesinde, Türklerin kendilerini anlatamamalarının rolü büyük. Yabancı işçiliğin ırkçılıkla ve ayrımcılıkla imtihanını en derinden hisseden Türkler, çok kültürlülüğü Almanlara öğretecek derin kültür ve medeniyete sahiptir. Misafir kültür, dominant kültürü aşılayacak ve bu aşı tutacaktır. Son yıllarda Almanya’da iyi yetişmiş 40 bin gencimiz anavatana dönsede, geride kalanlar Almanya’da paradigmları değiştirebilecek sayıda ve potansiyelde…

Avrupa’daki Türkler, daha iyi eğitimli, donanımlı hale gelmeli, hoşgörülü ve diyaloga açık, demokrat birer aydın olmalılar ve Neo-Nazi veya Dazlak Almanlar gibi itici ırkçılıktan uzak durmalılar. Almanların ırkçı tavırlarına sabırlı olmalı, ateşe ,odun atmamalıyız, közü körüklememeliyiz. Bulunduğumuz ülkelerde yıllar içinde yabancılıktan vatandaşlığa terfi etsek de, topluluk yaşamının gerektirdiği iletişim ihtiyaçlarının karşılanması önemli bir sorun olarak duruyor. Çevrelerini en önemli araçla, “anlayabildikleri dil ile” algılama ve ifade etme ihtiyacı başta olmak üzere, kültürel kimliğin, özellikle de anadilin korunması ve geliştirilmesi büyük önem taşıyor. Yurtdışında faaliyet gösteren ulusal ve bulundukları ülkelerde kurulmuş yerel medya organlarımız günlük, haftalık, onbeş günde bir, aylık veya iki ayda bir tüketilen bir bilgiyi sizlere aktarıyor. Bu vesileyle, Platform’da bizleri yeniden bulaştaran dergi çalışanlarına teşekkür ediyorum.

 

Clip to Evernote

Bir Yorum Ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÇEVİRİ: Arif Onur Hangişi