Dracula Enderun mezunuydu

Bizler ilkokul yıllarından itibaren “Orada bir köy var uzakta, gitmesekte gelmesekte o köy bizim köyümüzdür” nakaratını tekrar ederek gidip geldik okullarımıza. Biraz daha büyüdüğümüzde, ortaokul ve lise yıllarında, “Çırpınırdı Karadeniz”in ağıt gibi hüzün yüklü mısraları dillerimizi ve gönüllerimizi süsledi. Üniversite yıllarında ise “Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan/ Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan” sözlerinin muhtevasını derinlemesine anlamaya çalışırken, milletler arenasında kamil manasıyla varolabilmek mücadelesinin yanında, sözü dinlenir bir güç olabilmek için gerekli mücadeleyi ve bu mücadelenin unsurlarının neler olabileceğini düşünmeye başladık…

Milleti millet yapan unsurları, milli benliğimizi kazanmaya başladığımız doğumumuzdan itibaren öğrendik, yaşadık; öğretmeye ve yaşatmaya çalıştık.

Dil, din ve ırk birliği… Ya da Gaspıralı İsmail’in o eşsiz veciz deyişiyle, “Dilde, fikirde, işte birlik”… Savaşlar, sürgünler, göçler, afetler Türk’ü başka başka coğrafyalarda yaşama zorunluluğuna itmiş, mekan farklılıkları, zalim yönetimlerin baskıları ve zamanın da menfi tesiriyle, kökü aynı dalları birbirine yabancılaştırma gayreti sahnelenmişti yıllardır. Ancak Allah’a sonsuz hamd olsun ki, bu alçakça gayretlerin çoğunun boşa gittiğini yaptığımız gezilerin hemen hepsinde yerinde müşahede ettik. Türk insanı, dilini, dinini koruduğu gibi Türklüğünü de unutmamıştı.

Unutmayan Türkler…
Türklüklerini unutmayanlar…
Türklükleri unutturalamayanlar…
Ve hep Müslüman-Türk kalacaklar…

Onlara dünyanın dört bir tarafında rastılıyoruz… “Unutmayanları unutmak bize yakışmaz” düstürundan hareketle onları bir kez daha güçlü şekilde hatırlamaya çağırıyoruz…

Bu unutma/unutmama ve hatırlama gayretinde yolumuz bu kez Romanya’ya düştü. Ve orada karşılaştıklarımızın, yaşadıklarımızın, bizleri olduğu kadar okuyunca sizleri de şaşırtacağından eminiz… Çünkü “Muhalif” adına yaptığımız gezi/araştırmada birçok ilke imza atmanın gururunu yaşıyoruz… Romanya gerçeğini ve Romanya’daki soydaşlarımızı merak mı ediyorsunuz?.. İşte her yönüyle Romanya…

Kısa tarihçe

Romenler de Türkler gibi uluslarını dişi bir kurtdan süt emen iki kahramanın kurtardığına inanıyor. Bir nevi Romen Türeyiş destanı diyebileceğimiz bu olayı yansıtan izler ve arkeolojik eserler Romenlerin müzelerini süslüyor. M.Ö’ki tarihlerde yaşanan bu olayda süt emen iki kardeşten biri diğerini öldürerek bugünkü Roma kentini kuruyor. Roma’yı kuran “kurdoğlu”nun ulusu ile yerli halk olan Daclar birbirlerine karışıyorlar. M.S. 1.,2. ve 3. yüzyıllarda Roma imparatorluğunun bir parçası oluyorlar. Dilleri en eski Latince’ye yakın olan Romenler, bu nedenle İtalyanları, Yunanlıları ve Makedonyalıları kendilerine en yakın akraba olarak görüyor.

Tarihi aşinalık

Romanya beş büyük bölgeden oluşuyor. Bu bölgelerin adlarına hemen hepimizin tarihi bir aşınalığı var: Eflak, Boğdan, Dobruca, Erdel (Transilvenya) ve Moldova.Bu tarihi kulak dolgunluğunun nedeni ise gayet basit. Çünkü bu bölgeler yıllarca Osmanlı çatısı altında kalmış.

Demografik ilginçlik

Romanya demogragik açıdan ilginç bir ülke. 23 Milyonluk nüfus tam beş yıldır hiç artmamış. Bu da beş yıldır doğum ve ölüm oranlarının paralellik arzettiğini gösterirken, genel nüfusun 5 yıl daha yaşlandığını gösteriyor. Avrupa’nın genel hastalığı olan “ailevi değerlerden yoksunluk” Romanya için de kısmen söz konusu… Genç çiftler için çocuk yapmak “katlanılması gereken ekstra bir külfet” olarak algılanıyor.
Azınlık Bakanlığı

Ülkede 17 milli azınlık var. Çingeneler milli azınlıktan sayılmıyor ancak 4 milyonluk mevcudiyetle Romenlerden sonra en büyük nüfus payına sahipler. Milli azınlıklar sıralamasında Macarlar 3 milyon ile başı çekerken Türkler 100 bin rakamıyla üçüncü sırada yer alıyorlar. Almanlardan Polonyalılara, Çeklerden Korelilere kadar 17 azınlığı bünyesinde barındıran Romanya her azınlığa ayrı bir statü vermiş ve bir de Milli Azınlık Bakanlığı kurmuş. Her azınlık bir milletvekili çakırma hakkına sahip. Bu nedenle Dobruca bölgesinde yaşayan Türk nüfus Osmanlı bakiyesi Türkler ve Tatarlar diye iki azınlığa ayrılmış. Bu ayrım biraz da göstermelik ve siyasi. Çünkü her azınlık bir milletvekili çıkarma hakkına sahip. Türkler ve Tatarlar ayrımı sayesinde iki milletvekili çıkarabiliyorlar.

Mezhep Bakanlığı

Nüfustaki ilginçlik dinlerin dağılımı konusunda da kendini gösteriyor. Romanya’da adeta mezhepler cenneti. Ülkede 12 Hırıstiyan mezhebi var ve onlara göre hepsi de hak din olarak sayılıyor ve devlet bunları resmi olarak tanıyor. Müslümanlık ve Yahudilik diğer tanınan dinler arasında yer alıyor. Azınlıklar nasıl Azınlık Bakanlığına bağlı ise mezheplerin de tabi olduğu bir Mezhep Bakanlığı mevcut.

Müslümanların statüsü 1948′de belirmenmiş,bugünkü kalıba sığmasa bile halen geçerliliğini koruyor. Romanya’da müslümanlar Bulgaristan’a göre şiddetli biçimde asimile edilmeseler de Komünizm’in dinlere düşmanlığı burada da yansımış. Ezanların okunduğu,çanların çalındığı ülkede aslında camiler ve kiliseler birlikte özenle kapatılmış. Allah’ın evlerinde ibadet edecek kimse kalmayınca kapılara kilit vurmak doğal olarak hiçte zor değil.

İLK ALPEREN : SARI SALTUK

drakulaRomanya’ya adımınızı atıp özellikle tarihi bölgeleri gezmeye başladığınız andan itibaren bize tanıdık gelen isimler gülümsemeleri, tarihi eserlerin gözkırpmalarıyla karşılaşıyoruz. Karayoluyla Köstence’ye giderken “Mecdiye” ilçesi Sultan Abdülmecit’in bıraktığı bir hediye olarak göğsümüzü kabartıyor. Her köşesi buram buram Türklük ve Müslümanlık kokan Romanya’da Mecidiye ilçesini Anadolu’nun herhangi bir ilçesinden ayırt edemiyoruz. Öyle ki bu benzerlik bir cuma namazı vakti girdiğimiz camide Türkçe okunan hutbe ile daha da ayırt edilmez bir hal alıyor. Evet, Romanya’da, bir ilçede, bir camiye giriyorsunuz ve bir imam Türkçe hutbe okuyarak ruhlarınıza inşirah saçıyor… Cuma kılmanın hazzını artık varın siz tahmin edin.

Mecidiye’den bir saatlik mesafede, Babadağ’da bir başka güzellik kucak açıyor bize. Restarasyonunu geçen yıl 300 bin dolar harcayarak Türkiye’nin tamamladığı Gazi Ali Paşa Cami bir vakar abidesi olarak yükselen minareleriyle “hoşgeldiniz” selamı çakarken, içlerimizde nicedir kıpırdaşan coşkunluk, Tuna Orduları Komutanı Gazi Ali Paşa’nın türbesinde okunan Fatihalarla biraz olsun ferahlıyor.

Babadağ’da asırlık unutulmuşluktan sonra vefayla hatırlanmanın hazzını yaşayan bir başka mekan da Balkanlara ilk Müslüman-Türk mührü vuran Sarı Saltuk Baba’nın türbesi oluyor. Sarı Saltuk Osmanlı’dan 100 yıl önce Rumeli topraklarına ilk adımı atan ilk Alperen.1263′de bu topraklara adımını atan Saru Saltuk tıpkı Yunus Emre, Nasreddin Hoca gibi tüm Balkan topraklarında yaşayan müslümanlar tarafından benimsenen ve sahip çıkalan manevi bir dinamik. Öyle ki bir çok yerde mezarı ve türbesi var.

Sarı Saltuk’un gerçek mezarı olarak kabul edilen Babadağ kasabasındaki, ıstıratgahı ise oldukça metruk bir halde, bakımsız. Daha düne kadar bir damı bile yokmuş. Romen hükümeti ile anlaşma yapılarak kültürel varlık adı altında restore çalışmalarına yeni başlanacak. Şu an ki halini, Balkanların kapılarını gönül ve kılıç gücüyle bizlere açan zata “hürmetsizlikten” başka bir kelimeyle ifade edemiyoruz. Neyseki geçte olsa gösterilen ihtimam vefasızlığın sona ermesi bakımından sevindirici.
Türbenin yerini Koyuncu baba adlı bir piri fani tesbit etmiş. Bir çoban olan Koyuncu Baba, koyunların Saru Saltuk’ın bugün bulunan türbesinin üzerinden geçmediklerini görmüş ve kuşkulanmış. Bir akşam rüyasında Saru Saltuk’u görmüş,ona mezarının yerini göstermiş. Tıpkı Molla Gürani’nin Eyüp Sultan’ın yerini tesbit ettiği gibi. Bu mekanı kazınca Saru Saltuk’un mezar taşını bulmuşlar. Mezar taşı bugünde türbenin kapısında duruyor. Müslümanlar,hatta Hırıstiyanlar taşın önüne gelip mum yaktıkları için maalesef taş kararmaya başlamış. Koyuncu babanın türbesi de hemen Saru Saltuk’un yakınlarında yer alıyor.

Saru Saltuk’un bu topraklara gelişi Bizans imparatorunun özel izni ile olmuş. Moğol istilasından sonra yıkılmakta olan son Selçuklu Hükümdarı 2. İzzeddin Keykavus ‘un annesi Bizans imparatorunun kızı. Bir nevi dayısı yiğenin ricası üzerine Sarı Saltuk’un kafilesine imkan tanımış. Saru Saltuk, Hacı Bektaş Veli’nin öğrencisi bir Yesevi müridi. Hoca Ahmet Yesevi’nin misyonunu Balkanlara taşıyan Saru Saltuk, Tatarlara İslamiyeti götüren evliya olarakta anılıyor. Sarı Saltuk’un yaptırdığı cami ve medrese Kosova savaşları sırasında yıkılmış. Tuna Orduları Komutanı Gazi Ali Paşa 1522′de yıkılan medresinin hemen yakınında yeni bir külliye kurmuş. Zebil ve Sarıköyler ile 60 bin dönümlük ormanlık araziyi ölürken miras olarak bu külliyeye vakfetmiş. 1837′de bu külliye genişletilmiş.1900′da bu külliyeye Babdağ’da müslüman ve Türk kalmayınca Mecidiye’ye almışlar.1948′de komünist döneminde kapıtılan külliye Diyanet Vakfı’nın himmetiyle 1996 yılında tekrar açılmış. Mustafa Kemal Lisesi daha ziyade bir imam hatip görünümünde . Türkiye’den 7 öğretmen görev yapıyor, diğer 60 öğretmen yerli. 300 öğrencinin öğrenim gördüğü okulda öğretmenlik ve ilahiyat alanında din eğitimi veriliyor. Ancak Romen hükümeti lise mezunlarına öğretmenlik hattı tanıyan yasayı kaldırmış. Bundan dolayı okul bu yıldan itibaren okul müfredatını değiştirip yüksek okul statüsü almaya hazırlanıyor.

LAZ KÖYÜ

Kişisel hikayesine biraz sonra değineceğimiz Oflu bir Laz olan Sabit Danış’la tanışmamız, duyduğumuzuda hayretlerimizi gizleyemediğimiz bir bilgiyi öğrenmemize vesile oluyor. Bu bilgi bizi hayrete düşürdüğü kadar, keşfetme aruzumuzu da sonuna kadar körüklüyor. Sabırsızlıka Sabit Bey’den bize rehberlik ederek bilgiyi kaynağında kontrol ve doğrulunuğu teyit etmek istidiğimizi söylüyoruz. Son derece mütavazi ve anlayışlı olan Sabit Bey bizi kırmıyor ve kendi arabasıyla, Köstence’ye çok uzak olanmayan ve meraklarımızı yatıştıracak yere doğru bizi yola çıkarıyor. Mesafe kısa ancak, hedefe bir an önce vasıl olmak heyecanı kısa mesfayi bitip tükenmek bilmez bir hale sokuyor. Neyse ki ileride görünen ve gittikçe belirginleşen bir tabela silüetini işaret eden Sabit Bey’in “işte geldik” sözleri sıkışan meraklarımıza emniyet sübabı gibi geliyor ve geniş bir nefes alıyoruz. Tabelanın yanına 20 metre kala artık üzerindeki yazı bütün netliğiyle gözlerimize hitap ediyor: LAZU…

Hazine bulmuş define avcıları gibi tabeladaki Lazu yazısına hayran ve şaşkınlıkla bakarken Sabit Bey’in anlattıklarıyla şaşkınlığımız bu kez yerini bildik bir tebessüme terkediyor. Lazu’nun gerçek ismi LAZ KÖYÜ imiş. Ancak komünizmin baskıcı yönetimi isimler üzerinde işlemiş ve Çavuşesku döneminde Laz Köyü, Lazu olmuş. Laz Köyü’nün hikayesi ise tam fıkralık. Bundan 90 yıl önce bizim lazlar bu sahillere balık avlamak için gelip üç ay veya sezonun verim durumuna görealtı ay kalıyorlarmış. Yerli halk sempatik tavırları sayesinde lazları pek sevmiş, “eşlerinizi de alın gelin buraya yerleşin. Size toprak falan da verelim” demişler. Laz köyüne 60 hane yerleşen Lazlar komünizm döneminde dönmek istemişler. Ama komünistler halklar arasında eşitlik,sosyal adelek olacak diye lazları oyalamışlar. Köyün adını Lazu diye değiştirmişler. Nihayet geçim sıkıntısı nedeniyle kısa bir süre önce Laz köyü dağılmaya başlamış. Hala köyde 5 hane Laz evi var. Gördüklerimizden sonra aramızda şu espriyi yapmaktan kendimizi alamıyoruz: Galiba lazın gitmediği hiçbir yer yok.

ANADOLU KAPLANLARI TÜRK SINIRLARINI ÇOKTAN AŞTI

Sabit Danış aslen Trabzon, Of’lu… Yaşı 37 olan Sabit Danış tabiri yerinde ise feleğin çemberinden yaşından fazla, 40 takla atarak geçmiş… Aç kalmış, açık kalmış ama hiçbir zaman umudundan birşeyler yitirmemiş. Çalışmış, çabalamış ve başarıyı yakalamış. Ara alıp satarken, yurtdışına ufak tefek mal pazarlamış önceleri. Daha sonra işlerini büyütmüş. 17 yıllık Romanya macerası halen devam ediyor; ama artık ilk çıkış noktasından fersah fersah yüksekte Sabit Bey.

İş mekanı Köstence Sabit Bey’in. Ancak Romanya’nın tamamında tanınan, sözü dinlenen biri. Köstence İşadamları Birliği’ni kuran ve Başkanlığını yürüten Sabit Danış, son olararak bir milyon dolara 350 yataklı bir otel yatırımında bulunmuş. Harabe halinde özelleştirme ihalesinden aldığı otel oldukça geniş bir alana kurulu ve şu an ki değeri on milyon dolar. Karadeniz’in kıyısında. Ne var ki fiziki mekanın müsaitliğine rağmen dev tesis bakımsızlık ve ihmal yüzünden çürümüş, her yeri dökülüyor. İhaleyi kazanmanın yetmediğini söyleyen Sabit Bey, oteli adam edip hizmete açabilmek için asıl önemli işin bundan sonrası olduğunu belirtiyor.

Sabit Danış diğer iş atılımlarını da şöyle anlatıyor: “Köstence tren istasyonunda 41 işyeri olan bir ticaret merkezi kuruyorum. Ayrıca iki fırın, üç lokanta ve oto alım satım işini yürütüyorum. Romanya geleceğin AB ülkesi,çok önemli bir pazar. İş adamlarımıza her türlü yardımı ücretsiz yardımı yapmaya hazırız. Özelleştirme pastasından Türk iş adamları önemli paylar alabilir. Ancak kendi
başlarına haraket edenler Romen çetelerin eline düşüyor. “.

Danış, Sümerbank’ın patronu Ömer Hayyam Garipoğlu’nun Akmaya şirketi ile 740 milyon
dolara satın almaya talip olduğu, ancak geri çekildiği Romanya’nın ve Avrupa’nın en büyük petrol rafinerisini satın almak için girişimde bulunmuş. Köstence’ye Türkiye’den kim gelirse gelsin yardımcı olmaya çalışıyor.

Pkk’nın çingene tuzağı ve Türk müteşebbislerine uyarı

Romanya’ya giden zengin Türk iş adamlarını daha önce kaldıkları otellerle anlaşmalı biçimde takip ederek soyan PKK-Romen-Çingene çetesi, taktik değiştirerek Türk iş adamlarını ülkeye davet edip rehin alarak fidye istemeye başlamış. Romanya’daki 100 bine yakın Türk’ün ve Çingenelerin çoğunlukta yaşadığı Dobruca bölgesindeki liman kenti Köstence’de kısa bir süre önce rehin skandalı yaşandığını öğreniyoruz. Köstence’de geçtiğimiz yıl Türk iş adamlarını koordine ederek Köstence Türk İş adamları Birliği’ni kuran cemiyetin başkanı Sabit Danış, Türk büyükelçiliği, Köstence başkonsolosluğu ve iş adamları birliğine başvuruda bulunup bilgi almadan Türk iş adamlarının Romanya’ya gelmemesi konusunda uyarıyor. Danış, ” Turizmci kimliğiyle güney sahillerinin turistik otellerini dolaşan mafya üyeleri Türk iş adamlarını Romen turist getirecekleri vaadiyle aldatarak ayrıntıları görüşmek için ülkesine davet ediyor. Bu yeni bir metod. Geçtiğimiz günlerde Marmaris’teki bir otel sahibini Köstence’ye getirdiler. Rehin alarak fidye istediler. İş adamımız söyledikleri hesaba 30 bin dolar yatırarak canını kurtardı. Bu olay ferdi değil. Bu olayın hemen ardından iki olay daha yaşandı. Polis suçluları bulamıyor. ” diye tehlikeye dikkat çekiyor.

Aids tehdidi ve Nataşa uyarısı

Köstence İşadamlarından tüyler ürpertici bir gerçeği daha öğrendik. Geçtiğimiz haftalarda Köstence Devlet Hastanesi’nin Başhekimi 300 bin nüfuslu kentde kayıtlı 2000 AIDS hastası olduğunu açıklamış. Bu rakamın en az iki katı olduğu sanılıyor. Romanya genelinde de rakam büyük. İngilizler bu nedenle Avrupa’da Romanya’yı AIDS konusunda en tehlikeli ülke ilan etmiş. Aldığımız bilgilere göre İngilizler biri Köstence’de olmak üzere ülkede 4 AIDS hastanesi kurmaya hazırlanıyorlar. Doğu bloku çözülmeden önce 1985′de Romanya’ya gelen Danış, AIDS hastalağının 1991 sonrası artış gösterdiğini, Romen hayat kadınlarının hastalığı Türkiye’ye de yaydığını ifade ediyor..

.
ZULMÜN SOMUT BELGESİ: MODERN PİRAMİD

Romanya’yı 1965-1989 arasında demir yumruğu ile yöneten Çavuşeşcu adeta 20. yüzyılda yaşamış bir firavun gibi. Firavunlar piramid yaptırdığı gibi Çavuşesku da modern bir piramid yaptırmış. Romence adıyla Casa Poporului, Türkçesi bir tezat numunesi olarak “halk evi”. Adı “halk evi” ancak halk sarayın yakınına dahi yaklaştırılmamış. Komünist parti üyeleri için sarayın etrafında lüks konutlar yaptırılmış ama onlar da Doğu Blokunun çöküşüyle bu mekanlarda oturamamışlar. Evet zulum payidar olmadığı gibi dünya da zalimlere yar olmuyor.

Tam 14 yılda 17 bin işçiyi 24 saat çalıştırarak 6000 odalı bu sarayı başkent Bükreş’in ortasına konduran Çavuşescu, sarayın 20 kat altında dev sığanaklar inşa ettirmiş. Ayrıca sarayın altından şehri dolaşan gizli geçitler mevcut. 3 milyar dolar bu saraş için harcanmış ama Çavuşescu’ya bu sarayda oturmak nasip olmamış. Kendi halkı tarafından kurşuna dizilen belkide ilk devlet başkanı olan Çavuşescu ile firavunlar arasında benzerlik kurmamızın tek nedeni bu modern piramid değil. Piramidin projesini yapan mimarları ve işçileri firavunlar gibi Çavuşescu’da değişik metodlarla öldürtmüş. Bunlardan biri de Neceddin Demirbec. Oğlu Erdin Dmeirbec babasının esrarengiz ölümünü şöyle anlatıyor : ” Babam bu sarayın yapımında çalıştı. İşi bittikten üç ay sonra 1987′de şüpheli biçimde öldü. Hastaneye kaldırdık, antibiyotik zehirlenmesi dediler. Oysa babam ilaç almamıştı. Daha sonra öğrendik ki, inşaatda çalışanların çoğunluğunun sonu böyle olmuş. İşçilere radyoaktif madde vererek kısa sürede ölmeleri sağlanmış. Sessiz ölüm. ” Projenin 100 mimarının ölümü daha ilginç. Hepsi arka arkaya şüpheli biçimde ölünce halk durumu anlamış. Mimarları öldürmek için zehirli iğne kullanılmış. Bu mimarların hiçbiri diğer mimar arkadaşının projesini bilmiyormuş. Çavuşescu, bütünün parçalarını tek bilen isimmiş. Bu nedenle hala 20 kat yerin altında neler var, kimse bilmiyor. Çavuşescu ve eşinin ölümü de hayli ilginç. Özgürlük meydanında halka yine maaşlarınızı yükselteceğim diye yalan söylerken halk birden daha fazla sabredemiyor ve ayaklanıyor. Helikopterle Çavuşescu ve eşini kaçıran pilot korkuyor,havada vururlar diye başkanı bir tarlaya indiriyor. Bir taksi ile Braşov’daki Peleş adlı sarayına gitmek isteyen Çavuşescu bu sarayın girişinde öldürülmek için bekleniyor ve kurşuna diziliyor.

Peleş sarayında Kraliçe Elizabeth tarafından yaptırılan bir Türk salonu var. 1866 yapımına başlanan saray 1876′da tamamlanmış. Türk salonu ise 1905′de dekore edilmiş. Romanya’nın kayak merkezi olan Peleş sarayının çevresi doyum olmaz yeşilliği ile tam bir cennet. Karpatların eteklerinde bir çok oteller mevcut. Burada misafiri olduğumuz Romanya’nın İstihbarat Teşkilatı Eski Başkanı merhum Bohçet Michay’ın evinde Romen aile tarafından çok sıcak karşılanıyoruz.

BENZİN TARLASI

Toprağın altından ne çıkarılır ? Patates, soğan, havuç veya su ya da biraz derine inerseniz belki petrol. Romanya’nın Köstence kenti yakınlarındaki Kestalu köyünden geçerken, tarlara dağılmış insanların hummalı bir faaliyet içinde toprakta birşeyler çıkardıklarını gördük. Ellerinde kalın ipler, iplein ucunda farklı renk ve ebatta kovalar, bunları biteviye toprağa sallıyorlar ve sonra ritmik hareketlerle çekiyorlar. Merak ettik sorduk: “ne çıkarıyorlar” diye. Aldığımız cevapla şaşkınlığımız ve hayretimizi gizleyemeyerek “olmaz böyle şey” demekten kendimizi alamadık. Köylüler toprağın altından benzin çıkarıyorlardı. Evet, evet bildiğimiz benzin. Topraktan suyla birlikte çıkarıyorlar, yoğunluk farkı nedeniyle su alta, benzin üsste kalarak kendiliğinden ayrışıyor; üstteki benzini başka bir kaba aktarıyorlar ve benzin kullanıma hazır.

Evet olmaz böyle şey! demeyin oluyor. Tarladan benzin çıkıyor. Peki bu işin sırrı ne?.. İşte bu işin sırrı… .3 yıl önce tarlalarına ektikleri ürünün kuruması üzerine şüphelenen köylüler 5 metre derinliğinde kuyu kazınca tarlanın altında bir benzin gölü oluştuğunu tesbit etmişler. Yerin altından ham petrol değilde işlenmiş benzin çıkması üzerine köylüler yaz-kış, gece-gündüz benzini çıkartarak piyasa fiyatını yarısına satmaya başlamışlar.

Kestalu köylülerinden Elenar-Viktor Mihailoviç çifti, ailece 24 saat benzin çıkartarak 3 yıldır geçimlerini buradan karşıladıklarını söylüyor. Viktor Mihailoviç, ” 300 km ötede Ployeşt rafinerisinden gelen işlenmiş benzin Köstence’deki limandaki borularla gidiyor. Bunlar en az 70 yıllık borular. Çürümüşler.Değiştirmeye devletin gücü yetmiyor. Tarlamızdaki mahsulü kurutan benzini çıkartarak kurtulmaya çalışıyoruz. Ama yine doluyor. Tam üç yıldır benzin çıkartmaya tüm köylüler sürdürüyor. Yeraltı su artezyenlerine yakın olduğu için su ile benzin beraber çıkıyor. Su hafif,benzin ağır olduğu için ayrıştırmak kolay oluyor. ” diye konuşuyor. Bir kişinin günde 20 litre benzin çıkartığını,aile olarak aylık kazançlarının 1000 doları bulduğunu ifade eden Mihailoviç, ” Polis, jandarma ve özel tim bize engel olmaya çalıştı. tarlada yüzlerce delik açtık. Nöbetçi koydular,bizi durduramadılar. Ülkede ortalama maaşlar 80 dolar,ama benzin satışından iyi para kazanıyoruz. ” diye durumlarını anlatıyor.
Boru hattı tamirini bir kaç kez yapmalarına karşın devletin dikiş tutturamamış. Son çare olarak üç ay önce benzin pompalamayı durdurmuşlar. Anlaşcağınız taşı toprağı sıkıp benzin çıkartan Romen köylülerin bu altın yumurtlayan tavuğu artık kesiliyor.

PKK ÜSSÜNE DARBE

PKK, Balkan üssü olan Romanya’da örgüt elebaşları Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından çözülme sürecine girmiş. İçişleri Bakanı Saadettin Tantan’ın Romanya İçişleri Bakanı Dudu İonescu ile geçtiğimiz günlerde yaptığı PKK zirvesinin ardından güvenlik anlaşması imzalamasından sonra ülkeye giriş çıkışlarda PKK denetimi sıkılaştırılmış. Ancak PKK zirvesinden hemen sonra PKK’nın Bükreş’teki bürosunun yerini değiştirerek yeni bürosuna taşınmış.Örgütün Romanya’daki iletişim dergisi olan Mezopotamya ise bölgelerdeki bürolarına kepenk vurmuş gözüküyor.

Türkiye’nin Köstence Başkonsolosu Hayati Soysal, PKK’nın faaliyetlerinin Türklerin yaşadığı Dobruca bölgesinde sistemli ve organize çalışma ile tamamen bitirildiğini söylüyor. PKK’nın Türk vatandaşlarını sahipsiz görerek haraç alma sistemi kurduğunu anlatan Soysal, ” PKK militanı haraç alırken önceden numaraları alınmış bankotlarla suçüstü yaptırdık. Birkaç kez bunu tekrarladık. Bundan sonra PKK çekinmeye başladı,büyük bir etki meydana getirdi. ” diyor.

Bükreş ve çevresinde PKK sempatizanlarının lokanta ve hastane işletmelerinin olduğunun bilindiğine işaret eden Soysal, Mezopotamya adlı dergilerinin Köstence şubesinin kapandığını, Öcalan’ın yakalanmasından sonra PKK’nın dağılma sürecine girdiğini vurguluyor. Köstence’de bulunan Türk iş adamlarını organize ederek Türk İş adamları birliği kurduklarını dile getiren Soysal, ” PKK kötü imajı nedeniyle vatandaşlarımızı korkutmuş,bir baskı havası estirmiş. İşadamlarımızın birliği ve vatandaşlarımızın kenetlenmesi ile bu belayı kontrol altına aldık. İş adamlarımız örgütlendi. PKK’ya verilen her paranın Türk askerine kurşun olarak geri döndüğünü anlattık. ” şeklinde konuşuyor. Başkonsolos gerçekten görev yaptığı iki yıl içinde yerinde hiç oturmamış. Ondan önceki konsolosları ile Türkler tanımıyor bile. Çünkü duvarlarını aşıp sorunlarla boğuşmamışlar…

SAHTE KAHRAMAN : DRACULA

Gün ışığını sevmez. Kötülük kadar karanlık.
Kan içerek beslenir. Sırtlandan daha vahşi. Benzetmek sırtlana hakaret.
Tabutlarda yaşayan: İğrenç bir ölüm kadar soğuk.
Ve teferruatına girmeden temel özellikleriyle zulüm ve ürkünçlük abidesi olan bu yaratık aynı zamanda bir asilzade; Kont…

Kimden mi söz ediyoruz. Hani şu meşhur Vampir’den, Kont Dracula’dan…

Kim bu Dracula, gerçekten var mıydı yoksa bir efsane mi?.. Kaynağı, kökeni ne?.. İşte Romanya gezimiz sırasında Dracula gerçeğini araştırmak için 700 km yol katederek Köstence’den Transilvanya’ya, Dracula’nın toprakları olan Braşov’a, ve onun yaşadığı Bran Şatosu’na gittik.

Karşılaştığımız manzara bir gerçeği tescil ediyordu. Dracula veya her kim ise hakikaten zalimmiş. Bu hükmü vermek için Bran Şatosunu uzaktan görmek bile yetiyor. Öte yandan Dracula’nın abartılı bir korku-gerilim kahramanı olduğu hükmü edinmeniz de zor olmuyor. Romenlerin Dracula’yı bir milli kahraman olarak sahiplenmelerine ise inanamıyorsunuz…

Gelelim Dracula ile ilgili öğrendiğimiz gerçeklere. Bran şatosu 1377 yılında Baroşov halkı çalıştırılarak bölgenin hakimi Voyvodalar tarafından yaptırılmış. 1395-1427 yılları arasında bu şato’da yaşayan kont Dracula’nın asıl adı Mircai (İhtiyar) Batrin.9 köy kendisine bağlı olan bir derebeyi. Bu Dracula sakin tabiatlı, hırçın biri değil.1413′de köylülere tapu dağıttığı için iyilikleriyle anılıyor. Ancak eşi cani. Genç kalabilmek arzusu ile bakire kızları şatoda keserek kanları ile banyo yapmış. İşte bu cani kadının torunu gerçek Dracula; dede-babalarının ünvanını devam ettirmiş.

Filmlere konu olan Kont Dracula Fatih Sultan Mehmet’in Enderun’daki mektepden sınıf arkadaşı olan Vlad Sepec. Osmanlı bölgeye hakim olmaya başladıktan sonra Voyvodaların çocuklarını Enderun’da okutarak derebeylerini kendine bağlı kılmak istemiş. Ancak yinede Balkanlarda Osmanlı akıncılarına kan kusturan güçlerin başında Sırplar ve Kont Dracula geliyor. Osmanlı elçisini dahi kazığa oturtan, halkını katletmekle ün kazanmış diğer namıyla tarihte bilinen şekliyle Kazıklı Voyvoda. Bran şatosu aynı zamanda ülkenin gümrük kapısı. 19. yüzyıla kadar bölgenin vergilerini bu şatoda oturan Voyvodalar toplamış. 1457-1504 yılları arasında hüküm süren Dracula, savaşlardan çok reformları ile tanınıyor. Güya zenginlere karşı fakirleri savunmuş. Türk vev Alman tarih kitapları böyle demiyor. Alman tarihçi Hammer’e göre Romanya’da Dracula’nın da bağlı olduğu en büyük Voyvoda Büyük İstifan, ” Ülkemizi başka bir güç idare edecekse bu adil bir idareye sahip Osmanlı olmalıdır ” diye Dracula’ya vasiyet ediyor. Dracula’nın idare ettiği köylerden birinin adı sıkı durun Türkeş… Bran Şatosu’nun yanından akan nehrin adı ise Türk çayı.

Dracula’nın korku rejimi

Şato’yu ve Romanya’yı gezerken ülkeden Osmanlı ve Türk izlerinin silinme gayretini görüyorsunuz. Romenlerin tarih kitaplarında hiç yenilgi yok. ‘Bu topraklar 400 yıl Osmanlı hakimiyetinde nasıl kaldı ? sorumuza aydın kesimden Romenler cevap veremiyor. Ortada bir yanlışlık olduğunu anlıyorlar ama,böylesi işlerine geliyor. Yoksa yeni nesile nasıl milli şuur ve kimlik verebilirler ? Romanya’nın 5 bölgesi 2. Beyazıt döneminde tamamen Osmanlı hakimiyetine girmiş. Romanya’da kimse Dracula’nın nasıl öldüğünü bilmek istemiyor. Bölge halkına kan kusturan Dracula’yı Osmanlı akıncılarının ele geçirip,yargılandıktan sonra halkın huzurunda asıldığını,kellesinin diyar diyar dolaştırıldığını bir türlü kabullenememişler. Onun yerine ‘ o ölmede,ölemez ki ‘ filmlerini seyretmeyi tercih ediyorlar. Neyse tekrar dönelik Şatoya. Şato’ya daha sonraki yıllar 25 kent bağlanmış.1498′de Braşov kentinin kurulmasından sonra 1651′e kadar Şato bu kentin yönetimine dahil edilmiş.1848-1849′de derebeylerin hakimiyetine son verilip köylülerin artık onlara bağlı olmadağı ilan edilince şato önemini kaybetmiş.1 Aralık 1920′da bu Şato 1866′da kurulan Romen Krallığına verilmiş. Kraliçe Elizabeth şatoyu gezerken o tarihe kadar kimsenin fark edemediği bir keşifte bulunmuş. Şato’da gizli bir geçit var,ikinci kat ile üçüncü katı birleştiriyor. Bu ayrıntının şu önemi var. Kont Dracula,malum hayalet hikayeleri ile halkı bu geçik sayesinde aldatmış. İkinci ve üçüncü katlarda ayrı toplantılar yapan Dracula iki toplantıyı da idare ederek hayalet olduğunu isbatlamış. Kont Dracula’nın diğer taktiği ise 10 km uzaklıktaki diğer şatosu Risnov’a bir benzerini koyması. Böylece halk Dracula’nın gerçekten uçtuğuna inanmış. Şato’da insanı ürküten figürlerin bulunması Dracula’nın büyük oyununu perdeliyor. Şato,1956 yılında komünist yönetim tarafından müze haline getirilmiş. Romenler Dracula’yı yaşadığı dönemde tüm suçluları kazığa oturtup ülkede istikrarı sağladığı için kahraman diyor. Öyleki, çeşme başlarındaki altın kupaları bile halk çalmaya korkar hale gelmiş. Yani bir korku rejimi kurmuş Dracula. Bran şatosunun etrafı Dracula sembolünü işleyen hediyelik eşyalar satanlarla dolu. Dracula ülkeye büyük gelir getiren bir turizm aksesuarı. Ülkede Dracula adına gazete bile var. Yakın günlerde Yolsuzluğa karşı mücadele derneği kurulmuş.Derneğin amblemi ve ilham kaynağı Dracula. Bran şatosunun yer aldığı kasabanın bugünkü nüfusu 100 bin civarında. 80 km ötede Bistrison adlı başka bir Dracula şatosu daha var. Dracula’nın hatıra defterini imzalarken Romenlere kendilerine kötü değil iyi huylu kahramanlar bulmalarını tavsiye ediyoruz. Zaten Dracula’yı kan içen vampir sıfatı ile sinemacıların gündemine sokan Romenler değil İngilizler. Bir İngiliz yazarın romanından esinlenen beyaz perde üstadları çektikleri yüzlerce versiyon Dracula filminde tarihi gerçeklerden oldukça uzakta seyrediyorlar.

Dracula’nın veya nam-ı diğer Kazıklı Voyvoda’nın bizdeki kaynaklarda geçen serüveni ise kısaca şöyle:
Yildirim zamaninda vergiye baglanan Eflâk Prensligi’nin basina Fatih Sultan Mehmet tarafindan Vlad (Kazikli Voyvoda) getirilmisti(1456). Osmanlilara bagli görünen Vlad aslinda gizliden gizliye düsmanlik ediyordu Vlad’in Fatih’in elçilerini kaziga oturtarak öldürmesi üzerine 1462 yilinda Fatih, Eflâk’a bir sefer düzenledi. Bogdan’dan da yardim alan Osmanli kuvvetleri voyvodayi uzun süre takip etti. Neticede, sigindigi Macarlarin, Osmanlilarla yaptigi anlasma üzerine Vlad’i esir etmeleri ile mesele çözüldü. Fatih voyvodaliga Radul’u getirdi ve Eflâk bir Osmanli eyaleti hâline geldi. 1455′ten itibaren Osmanli Hâkimiyetini taniyan Bogdan Prensligi’nin Kefe’nin fethinden sonra izledigi düsmanca siyaset üzerine Osmanli kuvvetleri 1476′da Bogdan’a girdi. Fatih’in bizzat basinda olduğu Osmanli kuvvetleri Bogdan ordusunu büyük bir bozguna ugratti. Böylece Bogdan da yeniden Osmanli hâkimiyetini tanimis oluyordu.

Özetle, Kazıklı Voyvoda kötü şöhretini ve batı tarafından milli kahraman ilan edilme özelliğini sırf bir kaç Osmanlı elçisini haince öldürmesine borçlu…

Dracula Enderun mezunu

Kim bu Dracula, gerçekten var mıydı, yoksa bir efsane mi?.. Kaynağı, kökeni ne?.. Dracula gerçeğini araştırmak için Transilvanya’ya, Dracula’nın toprakları olan Braşov’a ve onun yaşadığı Bran Şatosu’na gittik. Bran Şatosu’nu uzaktan görmek bile ürkmek için yetiyor. Romenlerin milli kahraman haline getirdiği Dracula’nın gerçek hayat hikayesini öğrenince, abartılı bir korku—gerilim kahramanı ile karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Romenlerin haksızlara karşı mücadele edip, istikrar rejimi kurduğunu ileri sürdükleri Dracula’yı bir milli kahraman olarak sahiplenmelerine inanamıyorsunuz. En önemlisi filmlerde anlatılan Dracula ile gerçekler arasında uçurum var; Vampir Dracula masalı oldukça sanal. Gelelim Dracula ile ilgili öğrendiğimiz gerçeklere.

Bran Şatosu 1377 yılında Baroşov halkı çalıştırılarak bölgenin hakimi Voyvodalar tarafından yaptırılmış. 1395—1427 yılları arasında bu şatoda yaşayan Kont Dracula’nın asıl adı Mircai (İhtiyar) Batrin. 9 köy kendisine bağlı olan bir derebeyi. Bu Dracula sakin tabiatlı, yani hırçın biri değil. Köylülere tapu dağıttığı için iyilikleriyle anılıyor. Ancak eşi cani. Genç kalabilmek arzusu ile bakire kızları şatoda keserek kanları ile banyo yapmış. Onun caniliği filmlere vampir olarak yansıtılmış. İşte bu cani kadının torunu gerçek Dracula; dede—babalarının unvanını devam ettirmiş. Fatih ile Dracula Filmlere konu olan Kont Dracula, Fatih Sultan Mehmet’le aynı dönemde Osmanlı sarayında yetişmiş. Osmanlı, bölgeye hakim olmaya başladıktan sonra Voyvodaların çocuklarını Enderun’da okutarak derebeylerini kendine bağlı kılmak istemiş. Onları din ve dillerinde, geleneklerinde, hatta vergi toplama metodlarında serbest bırakmış. Ancak yine de Balkanlarda Osmanlı akıncılarına kan kusturan güçlerin başında Sırplar ve Kont Dracula geliyor. Bran şatosu aynı zamanda ülkenin gümrük kapısı. 19. yüzyıla kadar bölgenin vergilerini bu şatoda oturan Voyvodalar toplamış. 1457—1504 yılları arasında hüküm süren Dracula, savaşlardan çok reformları ile tanınıyor.

Zenginlere karşı fakirleri savunmuş ama Türk ve Alman tarih kitapları böyle demiyor. Alman tarihçi Hammer’e göre Romanya’da Dracula’nın da bağlı olduğu en büyük Voyvoda Büyük İstifan, “Ülkemizi başka bir güç idare edecekse bu adil bir idareye sahip Osmanlı olmalıdır” diye Dracula’ya vasiyet ediyor. Dracula’nın idare ettiği köylerden birinin adı, sıkı durun, Türkeş. Bran Şatosu’nun yanından akan nehrin adı ise Türk çayı. Dracula yaşıyor mu? Şato’yu ve Romanya’yı gezerken ülkeden Osmanlı ve Türk izlerinin silinme gayretini görüyorsunuz. Romenlerin tarih kitaplarında hiç yenilgi yok. ‘Bu topraklar 400 yıl Osmanlı hakimiyetinde nasıl kaldı? sorumuza aydın kesimden Romenler cevap veremiyor. Ortada bir yanlışlık olduğunu anlıyorlar ama, böylesi işlerine geliyor. Romanya’nın 5 bölgesi 2. Beyazıt döneminde tamamen Osmanlı hakimiyetine girmiş. Romanya’da kimse Dracula’nın nasıl öldüğünü bilmek istemiyor. Bölge halkına kan kusturan Dracula’nın Osmanlılar tarafından İstanbul’da yargılandıktan sonra halkın huzurunda asıldığını, kellesinin diyar diyar dolaştırıldığını bir türlü kabullenememişler. Onun yerine ‘o ölmedi, ölemez ki’ filmlerini seyretmeyi tercih ediyorlar. Gizli geçit 1 Aralık 1920’de Şato 1866’da kurulan Romen Krallığı’na verilmiş. Kraliçe Elizabeth Şato’yu gezerken o tarihe kadar kimsenin fark edemediği bir keşifte bulunmuş. Şato’da gizli bir geçit var, ikinci kat ile üçüncü katı birleştiriyor. Bu ayrıntının önemi şu: Kont Dracula, malum hayalet hikayeleri ile halkı bu geçit sayesinde aldatmış. İkinci ve üçüncü katlarda ayrı toplantılar yapan Dracula iki toplantıyı da idare ederek hayalet olduğunu ıspatlamış. Kont Dracula’nın diğer taktiği ise 10 km uzaklıktaki diğer şatosu Risnov’a bir benzerini koyması. Böylece halk Dracula’nın gerçekten uçtuğuna inanmış. Şato’da insanı ürküten figürlerin bulunması Dracula’nın büyük oyununu perdeliyor. Ürküten ayı postu, kurukafalar, gıcırdayan tahta döşemeler insanın iliklerini donduruyor. Hırıstiyanlığa ait unsurlar da dikkatleri çekiyor. Şato’nun asırlardır çürümeyen tahta mobilyaları, Dracula’nın tahta tahtı ve toplantı masası oldukça nostaljik izlenim uyandırıyor. Şato, 1956 yılında komünist yönetim tarafından müze haline getirilmiş. Romenler Dracula’yı yaşadığı dönemde tüm suçluları kazığa oturtup ülkede istikrarı sağladığı için kahraman olarak benimsemişler. Öyle ki, rivayetlere göre çeşme başlarındaki altın kupaları bile halk çalmaya korkar hale gelmiş. Bran Şatosu’nun etrafı Dracula sembolünü işleyen hediyelik eşya satanlarla dolu. Dracula, bir turizm aksesuarı haline gelmiş. Ülkede Dracula adına gazete bile var. Geçtiğimiz günlerde ‘Yolsuzluğa Karşı Mücadele Derneği’ kurulmuş. Derneğin amblemi ve ilham kaynağı Dracula. Bran Şatosu’nun yer aldığı kasabanın bugünkü nüfusu 100 bin civarında. 80 km ötede Bistrison adlı başka bir Dracula şatosu daha var. Ama bu şato aslında turistik amaçlarla, ilgi çeksin diye Dracula şatosu ilan edilmiş; gercek şato Bran Şatosu. Dracula’nın hatıra defterini imzalarken Romenlere kendilerine kötü değil iyi huylu kahramanlar bulmalarını tavsiye ediyoruz. Gerçi Dracula’yı kan içen vampir sıfatı ile sinemacıların gündemine sokan Romenler değil İngilizler. Bir İngiliz yazarın romanından esinlenen beyaz perde ustaları çektikleri yüzlerce versiyon Dracula filminde tarihi gerçeklerden oldukça uzakta seyrediyorlar. Daha sonra yazılan Dracula roman ve hikayeleri hep o ilk kitabın ütopik masalını referans almış. Nedense Osmanlı’yı, Dracula’nın yetiştiği Enderun mektebini unutmuşlar. Dracula’nın gerçek sonu Dracula’nın veya nam—ı diğer Kazıklı Voyvoda’nın bizdeki kaynaklarda geçen serüveni ise kısaca şöyle: Yıldırım Beyazıt zamanında vergiye bağlanan Eflâk Prensliği’nin başına Fatih Sultan Mehmet tarafından sınıf arkadaşı Vlad (Kazıklı Voyvoda) getirilmişti(1456). Osmanlılara bağlı görünen Vlad aslında gizliden gizliye düşmanlık ediyordu. Vlad’ın, Fatih’in elçilerini kazığa oturtarak öldürmesi üzerine 1462 yılında Fatih, Eflâk’a bir sefer düzenledi. Boğdan’dan da yardım alan Osmanlı kuvvetleri Voyvodayı uzun süre takip etti. Neticede, sığındığı Macarların, Osmanlılarla yaptığı anlaşma üzerine Vlad’ı esir etmeleri ile mesele çözüldü. Fatih Voyvodalığa Radul’u getirdi ve Eflâk bir Osmanlı eyaleti hâline geldi. 1455’ten itibaren Osmanlı hâkimiyetini tanıyan Boğdan Prensliği’nin Kefe’nin fethinden sonra izlediği düşmanca siyaset üzerine Osmanlı kuvvetleri 1476’da Boğdan’a girdi. Fatih’in bizzat başında olduğu Osmanlı kuvvetleri Boğdan ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Böylece Boğdan da yeniden Osmanlı hâkimiyetini tanımış oluyordu. Özetle, Kazıklı Voyvoda Romenler için iyi şöhretini ve Batı tarafından sevimli kötü kahraman ilan edilme özelliğini sırf bir kaç Osmanlı elçisini haince öldürmesine borçlu. Romenler bu durumu elçilerin maksadı aşan tavırlarından kaynaklandığı savunmasını yapıyorlar. Dikkatlerden kaçan önemli bir husus, Romenlerin övündüğü şahsiyet Dracula’nın bile Enderun mektebinde Osmanlılar tarafından yetiştirilmiş olması. Bu gerçeklerden sonra Dracula’dan ve vampirden korkanlar, boş yere ürktükleri için hayıflanabilirler.

Faruk Arslan, Hakan Pala

Muhalif gazetesi ve Aksiyon dergisinde, Ağustos 2000’da iki ayrı yazı olarak yayımlanmıştır.

Clip to Evernote

Bir Yorum Ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÇEVİRİ: Arif Onur Hangişi