İnsanı yutan bazı karadelikler

Aslına değil, taşıdığı manâya bakılması gereken menkıbelerin birinde anlatılır: Hz. Âdem (a.s.), kendisine henüz ruh üflenmemiş ‘ceset’ halinde iken Şeytan, onun içinde gezinir. Vücudundaki onca ‘boşluğ’u görünce, “Ben, bu boşluklardan buna dilediğim gibi nüfuz edebilirim.” der. 

İnsandaki sözkonusu boşluklar, onun zaaflarıdır. Terbiye edildiklerinde insan için birer manevî–maddî–zihnî güç kaynağı olan bu boşluklar, terbiye edilmedikleri takdirde her biri, insanı yutan birer karadelik halini alır.

Bu zaaflarından biri olarak, umumî dünyadan kendine ait hususî dünyası bulunan insan, her şeye, herkese, her hadiseye bu hususî dünyasının pencerelerinden bakar ve herkesi, her şeyi, her hadiseyi kendi terazisinde tartar. Ayrıca, günümüzde özellikle bazı teologlarda müşahede edildiği üzere, ilmin hakikatine ulaşamamış ve malûmatı ilim zanneden malûmat sahipleri malûmatlarına, hakikate tam erememiş bazı maneviyat erbabı, nurlarına mağlûptur. Dolayısıyla, sözkonusu malûmat sahipleri, kendilerini en büyük âlim; maneviyat erbabı, en büyük velî zanneder. Merhum üstad Necip Fazıl, bunları, çölde bir çukurda birikmiş deve idrarındaki saman çöpüne binip, kendisini okyanusta transatlantikte sanan karıncalara benzetirdi. Her şeye, herkese, her hadiseye kendi dünyasının pencerelerinden bakma, dolayısıyla pencerelerinin rengine ve şekline göre görme ve bunları kendi terazisinde tartma karadeliği, insanın malûmatına mağlûbiyetiyle birleşince insan o kadar ileri gider ki, Cenab-ı Allah’ı (c.c.) ve icraatını bile sözkonusu terazisinde tartar; kendisini, idrakini, O’nun icraatına ve Dini’ne hakem, hattâ yargıç kılar. Onların güzel görüp Din’e yakıştırdıkları güzel, güzel görmedikleri de güzel değildir; Din’de var olması gerektiğini düşündükleri Din’de var olmalı, var olması gerekmediğini düşündükleri var olmamalıdır.

Sanki akıllarına ve malûmatlarına aşırı güvenmelerine Cenab-ı Allah’ın bir mekri olarak, İslâm’ın her meselesini selim akla tescil ve tasdik ettirmesiyle insan aklının Din’e hakem, hattâ yargıç olmasını birbirine karıştıran bazı çok meşhur Müslüman filozoflar, akıllarını Vahy’in dahi önüne çıkarmış, Zâtı’na varıncaya kadar Cenab-ı Allah’ı ve icraatını daracık akıllarına sığdırmaya kalkma cüretiyle, belki sıradan mü’minlerin bile anlayabilecekleri bazı gerçekleri anlayamamış, O’nun Zâtı ile yaratması arasına “on akıl” gibi aracı prensipler yerleştirme ve cismanî Haşr’i kabullenememe “haltını işlemişler”dir. Yine, akıllarına fazla güvenmelerinin neticesinde Mu’tezile, Din’de dengeyi altüst etmiş, Kader konusunda apaçık âyetlere ve gerçeklere ters hatalara düşmüş, ma’rifet noksanlığı içinde Cenab-ı Allah’ın Sıfatları’nı inkâr etmek gibi cürümler işlemiştir. Saman çöpü üstündeki bazı “karıncacık”ları ise zikretmeye gerek yok.

İnsanı yutan bir diğer kara delik, insan nefsindeki derin bir körlüktür. Bütün kâinatın zübdesi, çekirdeği ve meyvesi olarak yaratılan insan, kâinatla dahi tatmin olmaz ve ötelere uzanır; onu tatmin edecek, ancak sonsuzluktur. Fakat, bütün ufku tarayan gözün bir çöpte, bir toz zerresinde boğulup görmez olması gibi, insan da gider, nefsin o kör noktasında boğulur. Bu kör nokta, şehvettir, menfaattir, makamdır, mevkîdir, sosyal statüdür, evlâttır, korkudur, kıskançlıktır, enaniyettir, ideolojidir, tarafgirliktir, partizanlıktır, gelecek endişesidir, bazı hedeflerdir, eşyadır, unvandır vb. Bu körlük nefiste kaldığı sürece, daima gerçeğin önünde bir perde olur.

Tarihte nice insan, söz konusu karadeliklerde boğulup gitmiştir. Allah hepimizi muhafaza eylesin.

Ali Ünal,  Zaman  04.02.2013

Clip to Evernote

Bir Yorum Ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÇEVİRİ: Arif Onur Hangişi