Gerçek eşya Esma-i İlahiye’den ibarettir, ismi galibiyenizi bulunuz!

İslami cemaat ve tarikatlara karşı açılan savaş tasavvufa, İslam’ın, Kur’an’ın, Sünnet’in özüne, dinin ruhu olan ihsan ve irfan şuuruna açılmış bir savaştır. Bir elimize ayı diğer elimize güneşi verseler Allah’ın rızası yolunda olan Hizmet erleri satın alınamaz. Tasavvufsuz İslam, ruhsuz bedendir! İslami cemaat ve tarikatları yok etmek için Doğu Perinçek ile aynı şer ittifaka girenler, esmaların çeşitliliğinden ortaya asırlardır çıkmış ruhani eserlerimiz, manevi dinamiklerimizi gasp etmek ve yıkmak istiyorlar.

Yalan ve iftira ile kul ve kamu hakkı ile, Müslümanların malını mülkünü gasp ile, biat etmeyene cehennem ile tasavvuf kalp ehli zaten olunamaz ki! Muhteşem Yüzyıl Kösem dizisindeki Saray’a, siyasi İslam’a bakarak müslüman olmak imkansız! Bir ferdin kaderinin bir hükümdarın iki dudağı arasında olduğu rejim, İslami, insani ve hukuki değildir. Adalet ve özgürlük Allah’ın talebi. Osmanlı’nın yaptığı hataları Muhteşem Yüzyıl’da gözlere sokup bugün yapılan siyasi zulümlere akçe çıkarmak Kur’an ve Sünnet’i tanımamaktır. Aziz Mahmut Hüdayı tasavvuf ile kalplerin sultanıdır. Dünün ve bugünün hırsızlarını aklamak için kullanılıp istismar edilmemelidir. Kalplerin sultanı Aziz Mahmut, Niyazi Mısri, Mevlana Halidler olmasa demek ki Osmanlıyı savaş, entrika, harem ve hırsızlık düzeni sanacağız. Aziz Mahmut ve Niyazi Mısri gibi Sufi alimler, savaş çıktığında talabeleri ile padişahların yanında olmuşlar, ancak zulümlere direnmişlerdi. Niyazi Mısri’nin Limni adasına sürgün edilmesi ve halen mezarının orda olması size neyi anlatıyor? Dirisinden de ölüsünden de zalimler korkmuştur.

İslam medeniyetinin bedeni fıkıh usulü, ancak kelamcılar akıl giydirmiş, tasavvuf ruh üflemiştir. Ruhsuz Müslümanlık, tekfrci IŞİDciler gibi oluyor. Ruhsuz beden her nasıl ölüyse, tasavvuf, ihsan ve irfan şuuru olmayan Müslümanlar Kur’an İslam’ı uygulasalar da, ruhsuz yürüyen cenazelerdir. Aslında İmam Gazali ve İbni Teymiye, iman, şirk ve tekfir konusunda benzer görüşlere sahipler. Kalpleri sadece Allah bilir, kul yargılayamaz. İbni Teymiye tefsirini kullanıp güya selefi ideoloji tek tip müslüman modeline dayalı Suudi rejimi kuranlar, ihsanın ruhu tasavvufu söktüler kalplerden ve toplum vicdanından.

Neden IŞİD ve Tahşiyeci gibi çakmalara, 1970’lerde Suriye’de başlayıp Irak, Mısır’da temel bulan Muhammed Makdimi akımı, 2009’den beri Ürdün’de Neo-tekfirci kimlikle IŞİD oluverdi? Bu ahmak projeye neden karşıyız? 1.6 milyar Müslümanla kedinin fare ile oynadığı gibi oynayan İslam düşmanlarının neotekfirci projesi ve ona destek verenler ihanet içindeler. Bunun lamı cimi yok. Bahanesi de yok.

Bugün kendine Selefi diyen tekfircilerin selefi salihin ile alakası yok, tavşanın suyunun suyu bile değilller, Sufilere, tasavvufa karşılar. Selefi salihin adını kullanıp gerçek selefiliği kirleten, karalayan, özünü bozan tekfirci Vehhabi ve Siyasi İslamcıları, Neo-haricilerdir.

Kur’an’ın yüzde 90’ı ahlaka, edebe, insanı yaşatmaya bakar. Devlet, siyaset, şeriat yüzde 10 çıkmaz. İbadetleri bile Peygamberden öğrendik. Kur’an’dan siyasi şeriat sistemi ve devleti çıkartmaya çalışan Siyasi İslamcılar aslında elde ettikleri güçle dini eğip bükme derdindelerdir. Niye çok sayıda tefsir var? Kur’an’ın yüzde 10’ü nas, yani değişmez, yorumlanamaz akide ayetleridir. Yüzde 90’ı yoruma, tevil, tefsire açık. Tarih ve Tefsir ilminde her dönemi yaşanan sosyo siyasi kültürel ve ekonomik şartlara göre analiz ederler. Bugün yeni tefsir yazılımı elzem. Her 25 senede bir Kur’an tefsiri yazılması gerekir diye düşünüyorum. Siyasilerin etkisinden uzakta yazılmalıdır. Sufi alimler hakka uyarlar.

İslam’da reform isteyenler kendi rengine, nefsine, gırtlağına göre kültürel Müslümanlık istiyor. Oysa özde zulüm yok, kalp kıran Kabe yıkar. İslam’ın özü, ruhu, irfanı, ihsanı tasavvufta, yani kalpte var. İslam’ın engin ufkuna göre istikametimizi doğrultmak için insan olmalıyız. Bir reform lazım. Ama bu dini bir reform değil! Aklımızı, fikriimizi, anlayışımızı, algılayışımızı ve hatta kültürümüzü reformize etmek. Biz üç gün bir lokma yemeyip karnına taş bağlayan, günde 70 defa tevbe eden hep ağlayan Efendi'(SAV)’in ümmeti miyiz? Böyle bir ümmet miyiz? Hani takvadan başka üstünlüğümüz yoktu. Ev, araba, eş, makam, sosyal üstünlük peşindeyiz. Peki niye?

Taklidi iman, kültür müslümanlığı hakim Farklı bir ses çıktığında, muhatabı münafık edip cennetten kovuyor Müslümanlar. Siyasi bakışlar, jargonlar çoktan insan olmanın önüne geçmiş durumda. İslamı anlamamışlar, Müslümanız diyor; kaçımız Kur’an okumasını biliyor ki? Ne zaman, kaç defa Hatim indirdik, tefsir okuayı yada Batını manayı bıraktık, tercümesine, meale bakan kaç Müslüman var? Müslümanlar olarak zihnî değişime hazır mıyız? Kur’ân, kalblere kuvvet ve gıdâ; akıllara rızık ve zenginliktir; rûha su ve ışık; nefislere devâ ve şifâ olduğundan usandırmaz. (Zülfikār)

Kendisine (asm) Cibril-i Emin ile vahy olunan Cevşen’ül-Kebir, Esmâ’ül-Hüsna’dan bin bir güzel isimle yapılmış bir duâ ve niyaz hazinesidir. İsmi galibiye Ebcedle hesaplanır, zikir çekerek vicdanda hissedilir, salavat çekilirse rüyada görülür. Hergün tevbe, salavat, dua şartıdır. Selefi salihin (sahabe, tebein ve tebeyi tabin) ismi galibiyelerini hesaplamışlar, bol bol düzenli sayılı ve sayısız vird ve zikir okumuşlar. Galibi esma ve zikir konusunu sık sık yazacağım. İmam Rabbani hazretleri, buna ‘ mebde–i taayyünü olan isim’ der. 2016 zikir yılı olsun. Vird ve zikir irfanı bilgidir. Oluş, hareket, değişim, sükün, sertlik, yumuşaklık, yükseklik, alçaklık; her ”şey” kapsamına giren esma iledir.

Hz. Peygamber (sav) Efendimizin meşhur bir dualarında, ‘Allahım bana eşyanın hakikatini öğret’ buyurması da buna işaret ediyor. Biz kimiz ki! Varlığın tesbihine açılma, arifler beyninde maruf olan bir hakikattir. Bu bir müşahededir. Siyasete dünyevi makamlara değil, buna, cismaniyetten kurtulup kalbin ve ruhun derecelerine çıkmaya talibiz. Üstadın dediği gibi, feryadı, şikâyeti bırakıp tam tevekkül edeceğiz. Şikâyetvari feryatlar bela içinde bela, hata içinde hata, beladır. Kibir ve kin cennete giremez. İnsan öyle aciz, öyle fakir, öyle muhtaç, öyle tutarsız, öyle dermansız ki Rahmaniyet ve Rahimiyet gerek. Madem gördüğünüz simalarda, sima-i Rahman mütecellidir, insan simasında da görülür, “İnnallahe halake Âdeme alâ sûreti’r-Rahman” budur.

İbn Arabi ekolü ve ondan evvel gelen Sühreverdî, Hallac ve İbn Farıd “Heme Ost” demişler. Yani her şey O’ndan, Allah’ın varlığından ibarettir: Vahdet-i Vücud’tur. Eşyanın hakikatlarına bakınca, herşey Esma-i İlahiye’nin tecellisinden ve temerküzünden ibaretse, insanın “benim” demeye hakkı yoktur. “Hakiki hakaik-i eşya Esma-i İlahiye’den ibarettir.” Görüp görmediğiniz hissettiğimiz eşya Esma-i İlahiye’nin bir tezahüründen ibarettir. Bilim dahil; ef’al ve âsâr alemi içinde neyi tahlil etmek istiyorsak en sıhhatli kaynak Esmâ-i İlahiyedir, ona müracaat etmek gerekir. Rahatlıkla denebilir ki varlığın tevil ve yorumu mevzuunda da en sıhhatli, en inandırıcı, en yanıltmayan asıl kaynak Esma-î İlahiye’dir.

Sufi, Kur’an’da ‘şe’n’ kelimesini duyar, “ Külle yevmin hüve fi şe’n – O her an yeni tecellilerle her şeye müessirdir.” (Rahman, 55/29). Sufilerin, Zulmeden Siyasi İslamcı karşıtlığının nedeni Şe’n-i Rububiyet, Sıfât-ı Sübhaniye, Esma-î İlahiye’ye ters düşer, kul hakkına girmeleri, farklı esmaların cilvelerine hakaret ve zulüm demektir. Avamın anlayacağı dille özeti şudur: Tek model insan, vatandaş, devlet ve başkanlıklı tek parti rejimi Esma-i İlahiye’ye aykırıdır, gizli şirktir. Özetle, Şe’n-i Rububiyet, Sıfât-ı Sübhaniye, Esma-î İlahiye hilkate doğru gelir; tecellileri ef’âl alemine akseder ve ortaya âsâr çıkar. Vahdaniyet kesreti içinde ehadiyet, ehadiyet içinde vahdaniyet, tevhidin tuğrası, nakışı, mührü, sikkeyi tasdiki vardır.

Tecelliyat çeşitli olduğu için evliyaların tevil ve tefsirleri farklı olabilir. İnsan-ı kâmil mertebelerin hep farklı olması bundandır. Susuzluktan yanmış ve kavrulmuş bir insan suyu nasıl yudumlarsa, esmâ-i ilâhiye de öyle yudumlanmalıdır. Allah’ı anmayan kalp ölüdür. İsmi galibiyeyi bulmak, esmâ-i ilâhiye çok önemli, katiyen ihmal edilmemelidir. Fıtratlarda hâkim olan isim tesbit edilerek o, vird edinilmelidir. Cilalamazsnız kişilik yapınızı kendininizi, benlik ötesinde Allah’ı bulamazsınız. Her kişi doğrudan doğruya duru berzahsız esmâi İlâhiye, sıfat-ı İlâhiye ve şe’n-i Rububiyet’e açık, peyke binmiş gibi Allah’a yükselir.

Kimse kimseyi kıskanmasın ve rekabetle kul hakkına girmesin. Ne kadar çok istesem de, bir başkasının seviyesini yakalamam ve sizinde yakalamanız mümkün değildir! İnsanın terakki adına vird ettiği esmâ, mahiyet, kabiliyet ve gerçek kimliği ve Allah tarafından onun mahiyetine konan renklerle alâkalıdır. İmam Rabbani’ye kadar gelen pek çok veli, kendini velilerin en büyüğü olarak görmüş. İnsanın mazhar olduğu esmânın terakkisi ile alâkalıdır. Kendi müntehasında ötekini bilemediğinden, kendi zirvesinin zevklerini müntehiyâne bir hisle duyar. İnsanın cennetteki hali de böyledir. Cennette herkes halinden, sunulanlardan memnundur. Çünkü aşkı münteha noktası yakaladığı kemalat kadardır, asla şikayetçi olmayacaktır. İnsan, ister esmâya sığınsın, ister varlık içindeki tecellilerini değerlendirsin, bir yere kadar ulaşır.. bir arş-ı kemâlât noktası vardır. Herkesin bir aşkı münteha noktası vardır. İnsanın kendi mahiyetine konan esmânın hususiyetlerini, renklerini aşması mümkün değildir.

Esmâ-i ilâhiyeye dayanıp hâkim olan ismi vird edinip, hergün çekenin duaları kabulüne de, manevî terakkî adına ilerlemesine de vesile olabilir. Keşfen veya etrafındakilerle kendini mukayese ederek onlarla kendin arasındaki farkı, kavrayabilirsin. Hiç olmazsa vicdanıyla sezebilir. Her insanın mayasında hâkim unsur olan bu isimler, tecelli ettikleri insanın benliğinde bir ip ve bir hat gibi kendilerini hissettirir.

Eğer siz Cemil isminin terbiyesinde yetişen biriyseniz seyr-i sülûkünüzü tamamladığınızda insanın Rabbi, yani mürebbisi, Cemil ismi olur. Habir ve Ferd isimlerinin önderliğinde yetişip ve terbiyesinde seyr-i sülûkümü tamamladığımda bilgi kaynağım sadece kalbimde Allah oldu. Eğer siz Vedûd” ismine mazharsanız, sekr içinde yaşar, adetâ elinde ilahî aşk kâsesiyle, kâinat meşherinde hep mest-u mahmur dolaşırsın. İsminize seyri ruhani gerek. Tasavvufî bir üslupla dersek, hangi isim insanda hâkimse, o isme, mürebbi mânâsına o zatın Rabbi deniliyor.
Marifetullah ve muhabetullah fihrist insanın mahiyetine “Sığmam dedi Hakk arz u semaya Kenzen bilindi dil madeninde.” diyor Hz. İbrahim Hakkı.

Esmâ-i ilâhiye, kâinatın bağrında gizli bir definedir ve bu define, insanı bir damar ve kanal halinde Zâtı ulûhiyetin marifetine götürür. Mevlâna der ki, insanlar ve insanların içinde birer çiçek mahiyetindeki bu başyüce kametler, Cenab-ı Hakk’ın esmâ hazinesini aksettirir. Hz. İbrahim’de haliliyet, Efendimiz s.a.s’de ise habibiyet hakimdir ki, bazı nebiler ve evliyalar birbirine benzer, ama tıpatıp değildir. Nebiler dahil, Cenab-ı Hakk’ın her insanda farklı, gâlip ve hâkim bir isminin tecelli ettiği açıktır. Rekabetle kin, hırs yapmak boşunadır!
İsmi galibiye şu. Allah’ın isimlerden bazıları, “gâlip isim” olarak tecelli eder ve bu gâlip isim insandan insana da değişiklik arzeder. İnsan, esmâ-i ilâhiyenin bir nokta-i mihrakiyesi ve bir yörüngesidir. Bütün insanlar, “alâ külli hâl” Cenab-ı Hakk’ın isimlerine mazhardır. Aşkın sırrından ki Vedûd ismine mazhar bir kısım evliya, “Cenneti istemiyoruz. Bir lem’a-i muhabbet-i İlâhiye ebeden bize kâfidir” diyor. Hem külliyet ve cüz’iyet, kök ve asılla, cilve-i esmâ başka başka suret alıyor; bazı istidat cüz’iyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor.

Kabiliyetler başka başka oluyor; bazıların kabiliyeti, bazı erkân-ı imaniyenin inkişafına menşe olamıyor. Taptığı gizli putları kıramıyor. Hakikatın keşfi ve hakkın ispatında ruhlar ortaya düşüyor; bazıları berzahtan geçemiyorlar. Kabiliyetler esmaları öldürünce örtülüyor. Bazen zikirle diriliyor, bazen ise dirilemiyor. Hepimiz esmaların az veya çok katiliyiz, hergün 70 defa tevbe ederek af dileniyoruz.

İnsanların iktidarı cüz’î, istidadı muhtelif, arzuları çeşitli olduğu için binler perdeler, berzahlar içinde hakikatin gölgeleri oluşur. Kabiliyetin esmadan çıkmasında bazen bir isim galip oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor; o istidatta onun hükmü hükümran oluyor. Herkesin mazhar olduğu esma farklıdır, kişilik yapısı da. Esmânın cilvelerinin renkleri mazhara göre tenevvü ediyor, ayrı ayrı oluyor. Üstad Said Nursi’ye hizmet-i Kur’ân’ın dellâlı olduğu bir vakitte, ism-i Rahîm ve ism-i Hakîm mazhariyetine medar bir vaziyet verilmişti.

Ehl-i hakikatin bir kısmı ism-i Vedûd’a mazhar, âzamî bir mertebede o ismin cilveleriyle mevcudatın pencereleriyle Vâcibü’l-Vücuda bakar. Ulul Azm peygamberlerden, ism-i Kadîre mazhar Hazret-i İsâ, Hakkı Kadir’dir; Mütekellim ünvanına mazhar Hz Mûsâ’nın makamı da sınırlıdır. Peygamber Efendimiz Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm farklıdır, tüm İsm-i Âzama mazhardır ve nübüvveti umumîdir ve bütün esmâya mazhardır. Her mahlukat tabakasında, herbir semâda Allah’ın bir ismi, bir ünvan-ı İlâhî hâkimdir; sair ünvanlar da onun zımnındadır. İnsanda d böyledir.

Allah’ın tasarrufu ve tecelliyatı ehadiyet itibarıyla bütün esmâ bulunabilir, bütün ünvanlarla tecellî eder. Ancak farklı isimlerle oluyor. Levhi Mahfuz, İmanı Mübin ve Kitabı Mübin’da birbiri için geçmiş 12 alemde Allah’ın tasarrufu esmaların sadık memurları meleklerle olur. Peygamberlerin ayrı ayrı şeriatleri, evliyanın başka başka tarikatleri, asfiyanın çeşit çeşit meşrepleri esma sırrından neş’et etmiştir. Hz. İsâ da sair esmâ ile beraber, Kadîr ismi daha galiptir. Ehl-i aşkta Vedûd ismi ve ehl-i tefekkürde Hakîm ismi daha ziyade hâkimdir.

Hayatımız Allah’ın isimlerinin tecellisine bir ekim-biçim tarlası. Ne kadar çok esma tecellisine mazhar ve gözlemliyorsak o kadar insanız. İnsan sevinçte, kederde, hastalıkta, sağlıkta hayatın her anında, bilinçli yada bilinçsiz, Allah’ın isimlerini yansıtıyor. Mazhariyet işte budur. Her bir şeyin hakikati bir isme veyahut çok esmaya istinad eder. İnsan hayatı, esmai-ilahiyenin tecelliyatına tarladır sözü Üstada ait. İnsanın mâhiyeti ulvî, fıtratı câmî olduğundan binler ihtiyaç ile bin bir esma-i ilahiye’ye, her ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaç. İnsan olanda Esmâ-i Hüsnâdan her birisinin tecelligâhı olan her bir âlemden bir örnek, bir nümûne, insanın cevherinde emanet bırakmıştır. Kur’an’da Allah’ın 99 güzel ismi var. Muhyiddin İbni Arabi hayatında 1001 tanesini müşahade ettiğini kitabında söylüyor. Üstad ise 40 bin gördüm diyor. Hayatında 40 bin esmaül hüsna levhasını zihnine yerleştiren, gözlemleyen, tefekkür zirvesi Said Nursi, kıyamet kopana kadar üstadımızdır.

Sözün Özü şudur: “İnsanın mâhiyet-i câmiasında nakışları zahir olan yetmişten ziyade esmâ vardır.” (Otuz Üçüncü Söz, 31. Pencere, 1. Nokta, 3. Vecih). Fazlası da olabilir, insanın görevi hayatı boyunca bu esmaların sunduğu kabiliyetleri keşfedip Allah’ın rızası doğrultusunda hizmette kullanmaktır.

Clip to Evernote
2 Yorum

Bir Yorum Ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÇEVİRİ: Arif Onur Hangişi