[VEYSEL AYHAN] Zaman makinesinde kısa bir seyahat

Zaman

A’mâk-ı hayâlde sahih hadiselerle kurgusal bir gezinti…

Çok eski zamanlar. Hatta zaman da yok. Dünya yaratılmamış. Ruhlar alemindeyim. Yanıma güzel bir melek geliyor “Dünya tarihinde hangi zaman diliminde yaşamak istersin?” diye soruyor. Ben de “Cenneti hatta firdevsi kazananların olduğu zaman dilimlerini bana göster, bakıp seçeyim, onların arasına gireyim” diyorum. ‘Peki’ diyor ve elime bir kumanda verip önüme üç boyutlu 33K bir ekran açıyor.

Fakat yüz binlerce günlük bir dünya tarihi var önümde. Atlaya atlaya göz gezdireyim diyorum. Cenneti kazananların olduğu kısımları seçeyim. Önce Allah’ın en sevdiği insanların yaşadığı zamanlarını tarıyorum. Daha yaratılmamış, yaratılacak olan dünyadan tablolar önümde belirmeye başlıyor.

HANGİ ZAMAN DİLİMİ BANA UYGUN?

Hz. Yusuf’u görünce merakla tıklıyorum. Ekran kararıyor. Dar ve izbe bir dehliz. İlerledikçe yarasalar uçuşuyor. Dev fareler, tuhaf yaratıklar koşuşuyor. İndikçe yerin dibine iniyorum. Her yandan nem fışkırıyor. Hapishane hücrelerinde korku dolu gözlerle bakışanlar var. Su birikintilerine basmamaya çalışarak ilerleyip bir hücrenin yanında duruyorum. Burası Hz. Yusuf’un meşhur hücresiymiş. Kapkaranlık bir yer. Dikkatli bakınca bir kenarda küflü ekmek parçalarını seçiyorum. Diğer yanda Hz. Yusuf sırtını dönmüş ibadet ediyor. Meleğe soruyorum:

-Hz. Yusuf burada ne kadar kaldı?

-7 yıl kaldı.

-Niye 7 yıl, 2-3 yıl yetmez miydi bu korkunç yerde?

Melek nurdan bir kitabı eline aldı:

-“Gökleri, yeri ve ikisinin arasında olan şeyleri altı günde yaratan O’dur.” 25/59 Allah kudreti ile bir anda da yaratabilirdi. Ama “Hikmet-i Rabbaniyenin muktezası ile dünya darü’l-hikmet, ahiret ise darü’l-kudrettir.” İnsanı kemale erdirecek tek kimyager ‘zaman’dır. Onun tılsımı ise ‘sabır’dır.

-Gözlerim büyüyor. Ürperiyorum. Kendi kendime ‘Ben burada 7 gün bile zor kalırım’ deyip Hz Yusuf’a refakat etme işinden kaçıyorum.

Bir başka zaman dilimine geçiyorum. Müthiş bir meydan. Korkunç alevler yükseliyor. Derin derin hendekler açılmış. Yüzlerce insana işkence yapılıyor. ‘Bunlar kim?’ diyorum yanımdaki meleğe.

-Ashab-ı Uhdud, diyor.

Üç çocuklu bir kadın görüyorum. Biri kucağında, ikisi eteklerinden tutmuş. Dininden dönmezse çocuklarıyla birlikte ateşe atılmakla tehdit ediliyor. Kahraman kadın gözleri yaşlı ‘hayır’ diyor. Bunun üzerine önce büyük çocuğu, sonra diğeri gözlerinin önünde ateşe atılıyor. Sıra kendisine geldiğinde bir an tereddüt yaşıyor. Kucağındaki masum yavrusunu düşünüyor. İşte o zaman Cenâb-ı Hakk kundaktaki bebeği konuşturuyor; “Sabret anneciğim sabret. Dininde sebat göster ve bırak kendini ateşe. Çünkü sen Hakk üzerinesin, Allah seninle beraber.” Ürpertiyle daha ileriye bakıyorum.

İnsanlar hendeklere yatırılmış etleri demir taraklarla kemiklerinden ayrılıyor. Ateşlere atılıyorlar. Bakmaya dayanamıyor, kapatıyorum. Yanımdaki meleğe dönüyorum.

-Hep böyle mi? Cennete girmek bu kadar zor mu? Bir orta yol yok mu?

Melek: -Bunlar makamları peygamberlerden sonra gelenler. Cennetin en aziz misafirleri olacaklar.

-İyi ama burası da bana göre değil, altından kalkamam, diyorum meleğe.

Zaman dilimlerinde sörfe devam ediyoruz.

DİNDAR(!) HALİFE

Büyük bir din alimi görüyorum. Çevresinde talebelerine ders veriyor. Dersin ortasında halifenin adamları bu alimi bir şaki gibi derdest edip zindana götürüyorlar. Ehl-i sünnet akidesine ters bir söz almak istiyorlar dilinden. Alamayınca günlerce kırbaçlıyorlar. Sırtındaki elbiseler yırtılıyor. Sırtı yaralardan görünmez oluyor. Ama nasıl bir irade ise sabrediyor. 28 ay bu çilesi sürüyor. Adı Ahmed bin Hanbel imiş. Saygıyla eğilip geçiyorum.

Burası da bana göre değil diyorum. Meleğe dönüp:

-Bu masum insanlara zulmeden İslam halifesi değil mi?

-Evet hem namaz falan da kılıyor. Ama ne namazının ne orucunun ne hilafetinin ne de kendisinin Allah nazarında sinek kadar değeri yok. Vazifesi bu masum insanların velayetini artırmak. Âdetullahtandır; mazlumlar Allah’ın muradı olan kıvama ulaşana kadar zalimler dünyada sefa sürer. Sonra dünyada da ahirette de karanlık ve azap onları bekliyor.

Seyre devam ediyoruz. Kur’an’da insanlara örnek olarak zikredilen ve hadislerde methedilen bir kadın önümüze çıkıyor: Hz. Asiye.

Muhteşem bir saray. Hz Asiye’nin saray’ın bir kuytusunda saatlerce ibadet ve dua ettiğini görüyorum. O an demek ki ibadete karşı sabır ile bu makama erişmiş diye düşünüyorum.

Bir sonraki sahnede avaneleriyle birlikte Firavun ortaya çıkıyor. Hz. Asiye’den Allah’a değil kendisine iman etmesini istiyor. Kabul etmiyor. Ve Firavun’un adamları onu sürükleyip çöle götürüyorlar. Dört kazık çaktırıp bu kazıklara çiviliyorlar. Ama imandan vazgeçiremiyorlar. Düşünüyorum, demek ki meleklerin erişemediği makama böyle varılıyor!

KADINLARIN EFENDİSİ

Cennetin en kutsi dört kadınından bir başkası önümüzde beliriyor: Hz Hatice. Bulunduğu şehrin en zengin kadını. Bu muazzam zenginlik gözlerini büyülemiyor. Tüm mal varlığını daha hiç kimsenin peygamberliğini kabul etmediği bir insan için feda ediyor. O günden sonra çilesiz tek bir ânı yok. Istırap, açlık, yoksulluk… Bu müstesna kadının büyüklüğünü ifade ahir zaman Peygamber’inden (sas): “İnsanlar beni inkâr ettiği zaman o bana îmân etti. İnsanlar beni yalanladığı zaman o beni tasdik etti. İnsanlar beni mahrum ettiği zaman o bana malıyla sahip çıktı.” Bu kutsi iltifat Hz. Hatice’ye elmas, inci ve yakutlardan bir cennet kolyesi oluyor.

Demek ki himmet etmenin, malını infak etmenin kıymeti ve değeri, zor zamanda birden bine çıkıyor. Yanımdaki meleğe dönüyorum: ‘Bu zamanda yaşayabilirim her halde’. Melek:

-Dur acele etme, o kadar kolay değil, daha neler neler var. Bir de o gün yaratılırsan mü’min olacağına dair senet yok. Karşı tarafta yer alma tehlikesi var?

Bakmaya devam ediyoruz.

Mekke şehri beliriyor önümüzde. Gece karanlığı. Sokaklarda endişeli adımlarla nurdan bedenler dolaşıyor. Ölüm ve işkence birer hayalet gibi herbirinin ensesinde. Kâbe’de namaz kılanlar var. Her bir namaz, arkadan gelecek bir kılıç darbesiyle veya linç edilerek öldürülme ihtimaliyle kılınıyor. Yeni dine katılanlar akıl almaz zulümler görüyor eziyet çekiyor. Ya etrafında sadece 3-5 insan iman etmiş Peygambere (sas) tabi olarak ölümü göze alacaklar. Tükürük atılacak, akrabalarından tecrit edilecek ve şiddet görecekler veya Mekke’nin ileri gelen müşriklerinin ardına düşüp emin ve güvenli bir hayatı tercih edecekler… Zor bir seçim. Yanımdaki meleğe dönüyorum.

– Ya bir de karşı tarafta yer alırsam? Riske girmeyeyim, devam edelim, diyorum.

RUHBAN-ÜL FİL-LEYL VE FURSAN-UN MİNEN NEHÂR

Bir ibadet asrı önüme çıkıyor. İnsanlar birbirinden âbid. Sabahlara kadar namaz kılanlar var. Minik evlerin çatılarından göklere nurdan haleler yükseliyor. Yüzlerce rekat namaz kılanlar var. Kur’an’ı bir gecede hatim edenler var. Sabah olduğunda varsa cihada değilse pazara koşup rızıklarını kazanıyorlar. Bu ağır kulluğu kaldırabilmeyi de göze alamıyorum.

Fetihler çağı… Birbiri ardına savaş sahneleri var. Can pazarları… Kafalar, kollar gövdeler uçuşuyor. Kan revan ortalık. İşte İstanbul’u fethediyorlar. Peygamber (sas) beyanındaki “Ne güzel asker” madalyasına erişebilmek için aylar süren mahrumiyet. Surların dibinde kazanlar dolusu kaynar yağa meydan okuma… Gözüne ok saplanma, kılıçla ortadan ikiye yarılma… Seyri bile dehşet verici. Kan görmeye dayanamayan biri için bu zamanlarda yaşamak çok zor. Meleğe dönüyorum:

-Bu işler hep böyle mi? Namazımı kılsam, orucumu tutsam, arada nezle grip falan olsam, camiye gidip gelsem, suya sabuna bulaşmasam cennete giremez miyim?

GRİP VE FİRDEVS

Melek elindeki nurdan kitabı açtı okumaya başlıyor:

“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki…”(2/214) Sonra bir başka sayfayı açıyor:

“Biz sizi mutlaka biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz.”(2/155)

Melek sözlerini bir hadis ile noktaladı:

“Sizden birisinin kendi altınını ateşte eriterek temizleyip saflaştırdığı gibi, kullarını en iyi bilip tanıyan Allah Teâlâ da sizi musibetlerle imtihan eder.”

Melek benim kara kara düşündüğümü görünce:

– O kadar çıtkırıldım olma. Allah kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez. Bu çileler olgunlaşman için. Dünyada arınmadığın gurur, kibir, kıskançlık gibi hasletlerle cennete gitsen orada fitne çıkarabilirsin. O köşk niye senin, bu taht niye benim değil diye kavga edebilirsin. Boş gevezeliklerle cenneti telvis edebilirsin. Çünkü insan kemale ermeden cennete girerse orayı dünyaya çevirir. Ayrıca her bir çile karşılığı daha dünyadayken bihemta hediyeler veriliyor. Mesela Allah aşkı, mesela muhlasinden olmak, mesela marifet, yakin… Üstüne üstlük işin ucunda sonsuz bir hayatı kazanma var. Bir de Allah’ın rıza ve rıdvanını kazanma var ki hiçbir şeyle kabil-i kıyas değil.

Melek sözlerini bitirince kararsızlığımı ve ürkekliğimi görüyor:

-İstersen kıyamete doğru yaklaşalım. ‘Peki’ diyorum bakalım filmin sonu nasıl?
Zaman makinesinde kısa bir seyahat(2)
Zaman makinesinde kısa bir seyahat(2)

A’mâk-ı hayâlde sahih hadiselerle kurgusal bir gezinti…

Çok eski zamanlar. Hatta zaman da yok. Dünya yaratılmamış. Ruhlar alemindeyim. Melekle seyahatimiz sürüyor. Kıyamete yakın asırlara bakalım, diyoruz.

Melek:

-Her şeyin bir yanıyla çok kolay bir yanıyla çok zor olduğu bir zaman dilimi. Belki kendine burada yer bulabilirsin.

-Tamam o zamanlara gidelim.

Bir Çam dağı. Uzaktan bir göl gözüküyor. Bir katran ağacının üstünde şirin bir çardak. Nurdan bir zat oturmuş. Etrafında 3-4 talebesi. Kenarda bir demlik. Bir parça şeker… Dalda beze sarılmış bir ekmek… Nurani zat konuşuyor, bir talebesi yazıyor:

AZ ZAHMET VE AZ MEŞAKKATLE KURTULMA ASRI

“Eskiden kırk günden tut, ta kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-ı îmaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa o yola karşı lakayd kalmak elbette kar-ı akıl değil.” Ooo tam bana göre bu zaman diyorum. Kurnazlık sağdan geliyor.

Devam ediyor: “İmanî hizmetinizde kazandığınız ebedî sevablar ve ruhî ve kalbî faziletler ve sevinçler, şimdiki geçici ve muvakkat gamları ve sıkıntıları hiçe indirir kanaatındayım. Şimdiye kadar, Risâle-i Nur şakirdleri gibi çok kudsî hizmette çok az zahmet çekenler olmamış.” Sevincim katlanıyor.

“Hiçbir taife, şimdiye kadar böyle bir ehemmiyetli hizmette bizler kadar az meşakkatle kurtulmamış.”

Demek ki şimdiye kadar çekilen çilelerden daha hafifi söz konusu diye düşünüyordum ki… Kitap okuyan bu masum insanlara yapılan zulüm sahneleri geliyor:

Ortalıkta müthiş bir kar fırtınası. Yerde bir metre kar. Nurdan insanın talebeleri birbirine zincirli olarak kar üstünde hapishaneye sevk ediliyor. Derbeder perişan bir hapishane binası. Sıkış tepiş katiller, yankesicilerle aynı koğuşlara konuluyorlar. Üst kata bakıyorum. Katran ağacında gördüğüm zat -Bediüzzaman- en üst katta 75 kişilik bir koğuşta tek başına. 40 camdan 25’i kırık. Tipi camlardan içeri püskürürcesine hücum ediyor. Koğuşun içi dışarıdan farksız. Bediüzzaman tek başına. Donmamak için sürekli hareket ediyor, saatlerce. Yer nemli ve beton olduğundan ayakları donuyor. Sonra yorgunluktan bir yana yıkılıyor. Zübeyr isimli talebesi koğuş kapısının penceresinden ne olduğunu merak ediyor. Dondu sanıp telaşla kapıyı kırıyor ve neredeyse buz kesilmiş olan Bediüzzaman’ı kurtarıyor. Gardiyanlar ‘kapıyı niye kırdın’ diye yan koğuşa alıp falakaya yatırıyor.

Melek araya giriyor: Bak bu talebe Bediüzzaman’ın havarisi. Tam bir sadık hatta sıddık.

Zübeyr ismindeki o talebe bir yandan dayak yiyor bir yandan üstadı soğuktan donmadığı için sevinç gözyaşları döküyor. Bediüzzaman 20 gün daha o koğuşta kalıyor. Hapishane müdürü öldürme emri aldığından yerini kasten değiştirmiyor. Soğuktan ölmesini bekliyorlar.

İç geçirip başka bir sahneye bakıyorum. Bu nasıl ‘az zahmet, az meşakkat’ diye hayret ediyorum.

Bir başka yıla gidiyoruz. Bir köy meydanı beliriyor önümde. Bahar mevsimi. Köylüler sakallı bir zatın etrafında toplanmış onu dinliyor.

DÜNYA SEVGİSİNDEN KURTULMANIN ALAMETİ

-Hemşehrilerim. Benim babamdan kalan tarlalar var, hepsini satıyorum.

-Ya Hoca Efendi bu vakitte tarla mı satılır, hasat mevsimi gelmedi, yok bahasına gider. Kimse gerçek değerini vermez, bekle 3 ay sonra sat.

-Önemli değil! Nurları basacağız, bir gün bile beklemez.

-Evet, hemşehrilerim, sizden haber bekliyorum, gidin konuşun danışın gelin burda bekliyorum. Bugün satmam lazım.

Melek: Bu zat Bediüzzaman’ın önemli talebesi: Tahiri Mutlu. Talebelerin mal varlığı yok. Nur risaleleri basacaklar ama kimsede metelik yok. Ama her şeylerini satıp nurları cilt cilt basıyorlar. Bediüzzaman basılı nüshalar İstanbul’dan gelince öyle seviniyor ki… Elinde yeni basılmış Sözler, gözlerinde sevinç gözyaşları ‘Bugün Risale-i Nur’un bayramıdır.’ diyor.

Bu sevince yeryüzü bütünüyle feda edilse az.

Melek:

-Bu halis insanlar dünyaya hiç rağbet etmiyor. “Zaten dünya sevgisinin kalpten çıktığının alâmeti; bulunca vermek, olmayınca kalben rahat olmaktır.” Bu ve bir sonraki asır fitnelerin yağmur gibi yağdığı bir dönem. Bir arada olamayanlar mukavemet edemez. Bir fitne rüzgarına takılıp gider. Bir yanıyla şeytan tuzakların en korkunçlarıyla bu asırda. Fakat saf halinde duranların, kol kola girenlerin, dağılmayanların, omuz omuza olanların arasına şeytan sızamıyor. Ya minarenin şerefesi veya kuyunun dibi. Sen tercih et.

Düşünüyorum. Zor bir tercih. ‘Olabilir’ diye bir çentik atıp bir sonraki zamana geçiyorum.

NAM-I CELİL LEVENTLERİ

Gece vakti. Dünya önümde dev bir küre halinde beliriyor. Milyonlarca noktada ışıklar parıldıyor. Binlerce noktadan ise göğe nurdan helezonlar yükseliyor. Sanki yerküre semaya bu nurdan halatlarla asılı. Birine bakayım diye yaklaşıyorum. Ücra bir kıtada basit yapılı bir bina. Bir avuç öğretmen var. Yüreklerini yakan hasret ateşi ve gurbet ıstırabını bir kenara koymuşlar. Yüzleri tebessümle parıldıyor, şefkat ve muhabbet saçıyor. Dünyevi hiçbir emelleri yok. Kut-u layemutla geçiniyorlar. Tüm gaye-i hayalleri öğrencilerine güzeli ve iyiyi anlatmak.

Melek ilgi duyduğumu görünce söze giriyor:

– Bunların dualarıyla arz göğe tutunuyor. Amelleriyle yerkürenin küfre öfkesini teskin ediyorlar. Arza kefil oluyorlar. Çok talihli insanlar. Ahirzaman Peygamberi’nin ‘benim kardeşlerim’ müjdesine koşuyorlar.

Bu zaman diliminin içinde seyahat edeyim, diyorum.

Bir başka kıta. Farklı bir Necaşi ülkesi. Okula benzer bir yer. Ama az değişik. Büyük bir salon. Nurdan bir zat var. Istırap ve dertler yüzüne nurdan takallüsler çizmiş. Çevresinde halka halinde talebeler. Dev bir marifet pınarı çağıldıyor. Damla zayi etmemeye çalışarak dağarcıklarını dolduran tilmizler. Gündüz dersle meşguller. Geceleri ise o nurdan zatın ‘ibadet asırları’ndan örneklerle onlara hedeflettiği geceyi ihyaya kilitlenmişler. Çıta yukarı konmuş. En düşüğü 50-100 rekat gece namazı. Gıpta ediyorum. Teravihte bile zorlandığımı unutup ‘Burası olabilir’ diye yanımdaki meleğe işaret ediyorum.

Yanımdaki melek: Ama her zaman diliminde olduğu gibi bu zamanda da Hz. Yusuf gibi çile çekenler var.

-Tamam onlara da bakalım…

GÖK YOLCULARI

Bir deniz kenarı. Sıralar halinde odaların sıralandığı bir büyük kompleks. Tuhaf bir his beliriyor içimde. Her bir oda sanki ışık saçan bir başka mücevheri muhafaza ediyor. Bir mercan adası adeta. Sudan bir denizin yanı başında nurdan bir deniz. Lağviyat yok. Sürekli Kur’an okunuyor dua ediliyor. Melekler gözyaşlarıyla yapılan bu kutsi duaları göklere taşımak için yarışıyor. Mahkum gibiler ama çıkma dertleri yok. Başka bir boyuta geçmiş gibi halleri var. Her şeyi Allah’a bırakmışlar. Allah da çektiklerine rıza göstermelerinden dolayı hediye olarak onlara ‘rıza’sını vadetmiş. Bu zaman dilimi iyiymiş, diyorum.

Sonra bir başka bir bahçeye ayrı bir aleme açılıyor kapılar.

Melek:

-Az sonra bizim gıpta ettiğimiz kimsenin görmediği velileri, kutsileri göreceksin. Her birine bizim ellimiz hıfz için eşlik eder.

Renk renk kostümler içinde dev insanlar görüyorum. Nurdan abideler halinde. Gözleri yerde yürekleri gökte. Boyum sadece ayaklarını görmeme müsaade ediyor.

Melek ‘nazar edeceksin yeter bakma’ diyor.

Kendi kendime bu zaman iyiymiş, her filmin orijinal kısmı sonunda oluyor demek ki, diye söyleniyorum.

Melek dediğimi doğrularcasına tebessüm ediyor ki… Kafamı rahleden kaldırıyorum. Sabah namazı vakti. Çıtkırıldımlığıma hayıflanıyorum. Yuh bana, diyorum. Bu kadarcık çileyi gözümde niye büyüttüğüme, mızıkçılığıma esef ediyorum. Bizim çektiğimiz eskilerin yanında gerçekten ‘az zahmet’ ve ‘az meşakkat’li imiş. Sevinçle tam beni ifade eden bir şiiri mırıldanıyorum:

“Sonsuzluk Kervanı, ‘peşinizde ben,

Üç ayakla seken topal köpeğim!’

Bastığınız yeri taş taş öpeyim;

Bir kırıntı yeter, kereminizden!

Sonsuzluk Kervanı, peşinizde ben…” (N. Fazıl)

Kalkıp abdest alıp bu devrin kutsileri içinde yaratıldığım için şükür namazı kılıyor, müşkülpesendliğim ve mızmızlığım için özür diliyorum.

Zaman

Clip to Evernote
1 Yorum

Bir Yorum Ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÇEVİRİ: Arif Onur Hangişi