Hazar’ın Kurtlar Vadisi Petrol İmparatorluğundaki Güç Savaşları. TIKLA HEMEN İNDİR BEDAVA OKU!

Bu eserin ilk üç baskısını yapan Karakutu Yayınevleri’nin sahibi Rasih Yılmaz’a şükranlarımı sunuyorum. Merhum Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev’i tam 5 yıl adım adım izlemem bu kitabın oluşmasına yardımcı oldu. Gazeteci-yazar Taha Kivanç (Fehmi Koru) diyor ki: Kanada’da yaşayan gazeteci Faruk Arslan’ın “Hazar’ın Kurtlar Vadisi – Petrol İmparatorluğundaki Güç Savaşları” adlı eseri, sağda-solda okuyup zihninizin bir tarafına attığınız ucu açık bilgileri anlaşılır kılacak sizin için… Etrafındaki pek çok gelişmeye hazırlıksız yakalandı Türkiye; Azerbaycan’la bir ara ilgilenilirdi, buna rağmen etkisi sınırlı kalmıştı. Bundan sonra yaşanacakları etkileyebilmek için de görünenin ötesini sorgulayan bilgilere ihtiyaç var. Azerbaycan’ı avucunun içi gibi bilen, yönetici kadroyla hısımlık ilişkisi bulunan Faruk Arslan her sayfası bir roman heyecanıyla okunan kitabında işte bu imkânı sunuyor okuyucuya…

YENİLENMİŞ SON HALİYLE TIKLA HEMEN İNDİR BEDAVA OKU!

hazarınkurtlarvadisi

ÖNSÖZ
Nasıl gazeteci oldum?
12 Nisan 2005

Eşim Bakülü bir Azeri olduğu için kendimi hep ‘Odlar (Ateşler) Diyarı’nın bir parçası addetmişimdir. Azerbaycanla ünsiyetimin başlangıç tarihi 20 Ocak 1990 Bakü katliamıdır. Bu katliam olmasaydı hayatımın akışı başka türlü cereyan edecekti, belki de gazeteci olmayacaktım. Neden mi? Son 21 yılını Türk dünyasına vermiş biri için tuhaf olacak ama, bu olaydan önce böyle bir ülkenin varlığından habersiz idim. Resmi tarih onlardan bahsetmiyordu, Sovyet demirperdesine ek olarak dış Türkleri dışlayan rejimimiz gözümüzü perdelemişti.
27 Ocak 1990 Şadırvan/İzmir vaazında bu olayı anlatırken bayılan Fethullah Gülen kanımı dondurmuş, birden ‘kardeşlerin zulüm görürken sen rahat içindesin’ diyen vicdanımın sesine kulak vermiş, tüm dünyevi arzuları bir kalemde silerek beni hızla çeken bu ülkeye gitmenin yollarını aramaya başlamıştım. İstanbul’da ücret almadan Bulgaristan ve Romanya’dan gelen ilk öğrencilerin belletmenliğini yapmış, Moğolistan’dan gelmiş Kazak Türklerine ve yetişkinlerden oluşan Çeçenlere Türkçe öğretmiştim. 1991’in sonlarında İstanbul’a gelen bir Azeri heyet, ‘ Ne olur gel, size her türlü imkanı sağlarız’ dediğinde bir saniye bile düşünmemiştim.

Azerbaycan macerasına başlarken hayır-duasını eksik etmeyen Fethullah Gülen, Azerbaycan ve Orta Asya’da yayımlanacak Zaman gazetelerini kurmaya giden 19 kişilik ekibimizden bekar olanlara ’ orada akrabalık ilişkisi kurun’ demişti. 5 bekar gazeteci arkadaşım deneselerde yerli gelin bulamadılar, içlerinde akrabalık tavsiyesini yerine getiren tek kişiydim. Bunun için dört deneme yaptığımı kabul etmeliyim… Azerbaycan’ın Eğitim Bakanı Mısır Merdanov ve suikasta kurban giden Prof. Dr. Ziya Bunyadov cinayetiyle ilgili 1998’de haksız yere görevden alınan İçişleri eski bakanı Nizami Gocayev yakın akrabalarım olmuştu. Azerbaycan Meclis Başkanı Murtuz Elaskerov, AMİP Lideri İtibar Memmedov ve SOCAR Başkan yardımcısı Salmanov ise uzak akrabalarımdı.
Milli Küreken ( damat) olarak çağrılıyordum. Faruk ismi Azerbaycan’da olmaması nedeniyle yeni ismim Ferruhtu. 1992 yılı başında İstanbulda vize aldığımız Sovyet Konsolosluğu, bir haftalık vize vermişti, üstelik Bakü yerine Sibirya’daki kentlere giriş vizesi yazmıştı. Rüşvetle ilk tanışmamda o günlerde Hakkari otobüs terminaline benzeyen Bakü havaalanında bu sayede oldu. Rus polisi parayı seviyordu. 7 günlük vize ile geldiğim Azerbaycan’da tam 7 yıl kaldım. Savaş muhabirliği ve bölge gazete bürolarını kurma görevim nedeniyle Azerbaycan’ın her kentini en az 20 defa dolaştım, Bakü’nün her sokağı bana avucumun içi kadar yakındır. 8 değişik Azeri şivesini anlarım, en sevdiğim Şirvan lehçesini mükemmel kullanırım, Bakü’de Uluslararası İlişkiler okumam uluslararası hukuk masteri yapmam nedeniyle akademik ve edebi Azeri diline de hakimim. Azerbaycan’dan Türk medyasına 5 binden fazla haber yazdım, Televizyon ve radyolara konuştum; yerli Azeri basınında yazdığım Kril ve Azeri Latini alfabesinde haber ve makale sayısıda 3 bin civarındadır. 7 yıl boyunca hergün yayımlanan tüm gazeteleri okudum, en iyi haber ajansları Turan ve Şark’dan gelen bilgilerle gıdalandım.

Röportaj yapmadığım siyasi lider ve politik fıgür yoktur diyebilirim. Azerbaycan’da girmediğim hiç bir delik, tanımadığım kimse, eski Sovyet ülkelerinde gezmediğim yer olmadığı kanısındayım. Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’i 1993-1998 arasında yurtiçi ve yurtdışında adım adım izledim. Bu nedenle sürekli Azeri televizyonunda görünmemden dolayı gittiğim heryerde Azeriler bana bizden biri şeklinde yaklaşmıştır. 2000 yılı sonuna kadar Bakü’ye iki defa gittim. Aliyev, her Türkiye’ye geldiğinde beni arkasında buldu. Rahmetli Elçibeyle olan yakın ilişkilerim Aliyev tarafından hep şüphe ile karşılanmış, muhaliflerle yaptığım röportajlar kızgınlığını hep artırmıştı. Azeri mentalitesinde muhalif ses, hain demektir. ABD Başkanı Bush’un dediği gibi ‘ Ya bizdensin, ya onlardan’ kuralı geçerlidir. Hiç kimseye siyasi olarak taraf olmamamın avantajını çok iyi kullandım.
Türkiye’den Aliyev’i devirmenin moda olduğu dönemde ve devletin her kesiminin bulaştığının ortaya çıktığı bir sırada Azerbaycan’ın eski Dışişleri Bakanı Hasan Hasanov’in bir gün yüzüme şöyle haykırdı: ‘ Seni çok araştırdık, sen temizsin’. Azerbaycan dış politikasına vukufiyetim nedeniyle Hasanov’un kendi adına sormadam demeç yazma izni verdiği tek gazeteciydim. Tüm bunlar doğruları yazmamı hiçbir zaman engellemedi. Merhum Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev’i tam 5 yıl adım adım izlerken, Kurt politikacının Hazar’daki kurtların dansını nasıl idare ettiğini gözlemledim.

Derin konuları cesur yazılarıyla kaleme alan gazetecilerin kaderi ajanlıkla suçlanmaktı. Hele yurtdışında görev yapıyorsa şüpheci bakışlar üzerinde toplanırdı.’ 007 Türk James Bond’u’ lakabını bana 7 yıl Azerbaycan Zaman gazetesinde aynı haber merkezini paylaştığım Azeri meslekdaşım Aziz Mustafa takmıştı. Delili ise, 1998’de Amerikan Kongresi’nin Sovyetleri yıkmak için kurduğu Azatlık ( Liberty) Radyosu’nun beni Türkiye’de yayımlanan yukarıdaki haftalık Bakü Mektubu köşe yazımı esas göstererek ‘ Türk ajanı’ olarak suçlamasıydı. Almanca ve İngilizce bilmem, koyu bir Türk milliyetçisi olmam nedeniyle emindi: Ben silah yerine kalemini kullanan ‘Türk James Bond’ idim. Diğer Azeri meslekdaşım İmran bey ise, Türkiye’nın petrol çıkarlarını amansızca savunduğum için adımı ‘ Baku-Ceyhan profesörü’ olarak koymuştu. Ankara’daki Rus diplomatlara görede kesinlikle MİT hesabına çalışan biriydim; hatta bir ara CIA olduğumdan şüphelendiklerini hissettirdiler.

1994’den itibaren Azeri petrollerine yapılan yatırımlar ve Bakü-Ceyhan boru hattı ana haber kalemim haline gelmişti. Yazdığım 3000’e yakın petrol haberi ile Türkiye’de isim yaparken, yabancı basın tarafından bağımsız kaynak olarak kabul edilmeye başlandım. Azeri dostlarıma göre, bu projenin gerçekleşmesi benim takibim olmadan mümkün olmazdı. Hem İngilizlerin oyunları, hem Aliyev’in, hem Amerikalıların oyunlarını ortaya çıkarmak; Rusları ve İranlıları rezil etmek ve Türkiye’nin yaptığı hatalara zamanında müdahele etmek görevimdi. Bu arada haftada beş gün çıkan Zaman gazetesinin haber merkezini idare etmek, haftada Azerbaycan Zaman’a üç köşe yazısı sunmak, CHA temsilcisi olarak Türkiye’ye günde beş haber yazmak, haftada Türkiye Zaman’a bir köşe göndermek rutin işlerimdi. Başta BBC Azerice servisinin olmak üzere saygın yabancı haber ajanslarının haber doğrulayan bağımsız kaynağı haline gelmiştim. Tam bir ‘ Newsman’, haber adamı, ‘haber manyağı’ olup çıkmıştım.
Gürcistan, Ermenistan ve Rusya haberleri avucumun içi kadar yakındı. Türk televizyon ve radyolarına konuşan Türk gazeteci olmak aynı bir heyecan veriyordu. Azerbaycan Lideri Haydar Aliyev’in içerideki ve dışarıdaki temaslarını, programlarını izlemek kısa sürede Azerbaycan Cumhurbaşkanlığında kredi oluşturmuştu. Aliyev, yurt dışına götüreceği muhabirleri özenle seçerdi. Masraflar karşılandığı için bu tüm gazetecilerin arzusuydu. Yabancı gazeteci olarak Aliyev heyetindeki tek muhabirdim. Azeri meslekdaşlarıma göre, Aliyev heyetindeki tüm gazeteciler mutlaka ajandı. Azatlık Radyosu için çalışan rahmetli Elmira Ahmetli, Azeri istihbaratı, Elmira Akındov Rus istihbaratı, şu anda milletvekili olan Amerika’nın Sesi Radyosu temsilcisi Rafael Hüseynov güya CIA adına çalışıyordu. Geriye kalan bendenizde Azeri dostlarıma göre MİT adına çalışıyor olmalıydım ki, Aliyev beni de yanına yaklaştırıyordu. Aliyev, KGB’nin eski elemanı olarak hala Andrapov tarzı bir diktatör polis-isthbarat rejimi yönetirken, yanına istihbaratçı olmayan birini almazdı onların mantığına göre. En yakın Azeri dostlarım bile’ Bizim MİT dindar, milliyetçi birini eleman yapmaz’ şeklinde kendimi savunmamı anlayamıyor, gerekçemi komik bularak bıyık altından gülüyordu.


Azeri meslektaşlarım artık bana ‘ 007 Türk James Bond’u diyordu. 1998 cumhurbaşkanlığı seçiminde Aliyev’in seçim fotoğraflarını ve aile albümü için özel fotoğraflarını çekmek için Zaman Gazetesi’nden Kemal Kazaz ve beni kullanması, iddialara tüy dikti. Aliyev’in 35 yıllık özel fotoğrafçısı bile beni kıskanmış, özel fotolar için götürüldüğümüz özel yerlere kendisinin bile götürülmediğini söylemişti. Aliyev fotoları beğenmiş, Alman ve Rus fotoğrafçıların çektiklerini beğenmeyerek bizimkileri hem seçimde kullanmış hemde büyütürek her tarafda astırmıştı. Diktatör Aliyev’le ilişkileri korumak için belki bu gerekliydi, ama herşeyinde bir sınırı vardı. Aliyev’i en çok kızdıran Elçibey, İsa Kamber ve Azeri muhalefeti ile olan dostluklarım idi.
‘Türk James Bond’u takılmalarını makaraya sararken, beni şok eden teklifi aldım. Aliyev’in sadece kendisine bağlı özel bir istihbarat teşkilatı daha vardı. Basını izlemekle görevli özel eleman bir gün beni odasına çağırdı. Aliyev, kendisine bağlı özel istihbarat elemanıı olmamı istiyor, düzenli rapor istiyordu. 2. Abdülhamit’in Yıldız İstihbaratı gibi sistem kuran Aliyev, sağlamalı istihbarat yapar, resmi istihbarat bilgilerini kendine bağlı, kimliği sadece kendince bilinen özel elemanlarına teyit ettirmeden inanmaz, çalıştığı adamlar hakkında kalın dosyalar tutardı. Benim tarafsız, dürüst, rüşvet yemiyen her olayıderinlemesine araştıran özelliklerim dikkatini çekmişti. İlk talep edilen raporlar, rüşvet alarak haber-şantaj yapan Azeri gazetecilerin listesi ve sivil toplum örgütü adı altında Hıristiyan misyonerlikte bulunan 38’den fazla yabancı kuruluşların rüşvetle satın aldığı yerel yöneticilerin isimleriydi.

Azerbaycan’dan ‘Gazeteci-Ajan’ olmamak için Temmuz 1998’de süratle ayrıldım. Daha doğrusu, benim Aliyev’e ajanlık yapmaya başladığım iftirasını atan idarecimin işgüzarlığı ile acilen tayinim çıkartıldı. Güya beni koruyorlardı. Bana iftira atan kardeşim 1999 yılına Ankara Zaman’a gelip gözyaşları içinde helallık istemese, iftirayı fark edemiyecek kadar saftım. Kıskançlık, hırs ve kindarlık iyi müslüman, dindar insanlarda da bulunur. İnsanlar hakkında hüsnü zan eder, iyi düşünürüm. Bu bir hadistir ve müslümanın ibadetidir. O arkadaşımı af ettim mi? Ben helal etsem bile ulvi heyetin kutsi şahsi maneviyesi af etmiyebilir… Çünkü ben Azerbaycan’a dönmeye değil ölmeye gelmiştim. Bu hakikatı samimiyetle bana tayin mektubumu uzatan Zaman Gazetesi Genel Müdürü Hüseyin Gülerce ve Ankara temsilcisi Hidayet Karaca’nın yüzüne söyledim. Kaderinizden kaçamazsınız ama ihlaslı halis niyet sevabını ihmal etmemelisiniz…

‘ 007 Türk James Bond’ lakabının Ankara’da üç yıl süren diplomasi muhabirliği yıllarımda beni gölge gibi takip ettiğini söylemeliyim. Diplomasi muhabirinin işi gücü Ankara’da diplomatik misyonlarda çalışan pek çok resmi ve diplomat gözüken gayriresmi yabancı ajanla lüks otel lobilerindeki resepsiyonlarda, büyükelçiliklerde, özel yemeklerde laklak etmektir. Öğretim görevlisi, Başbakanlık müşaviri, bürokrat, iş adamı, emekli büyükelçi, asker veya danışman görüntüsünde pek çok MİT elemanı kendileri ne kadar çaktırmasada haber kaynağımdı. Bu bilgileri kullanmak maharet ister. Spekülatif bilgi ile gerçek bilgiyi birbirinden ayırmak bazen çok güçleşir, yanılgılara düşer veya hedef saptırmaya yönelik politikalara alet olduğunuzu hissedersiniz. Ama sağlam muhakeme yaparak sizi yönlendirmeye çalışanları kendi silahları ile vurursunuz. Tersini yazarsınız. MİT, eleman olarak benim gibileri değil yüzde yüz emredileni yapanları seçer; kimi kullanacağını iyi bilir.

Clinton’la bakıştık…
By Hasan Sutay Selahattin Karakış 27.12.1999 Zaman Hodri Meydan
Clinton’la niye bakıştık?…
AGİT Zirvesi, 62 hükümet ve devlet başkanını İstanbul’a topladı; ama gazeteciler korumalardan bir türlü liderlere yaklaşıp da bir çift laf alamadı. Bir çeşit saklambaç oynandı. Gazeteciler, liderleri adeta ‘koklayarak, sıcaklığını hissederek’ özel haber yaptı. ‘İri gazete’nin ‘büyük yazarı’ Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’ın elini sıkmanın sıcaklığını bir köşe yazısına yayarken, kimisi liderlerle kazara çektirdiği bir fotoğrafın altını doldurdu. Kimisi de Clinton’la randevu alamamanın haberini tam yarım sayfa yaptı. Hem de büyük bir gazetecilik başarısı olarak lanse ederek! Biz onlardan geri mi kalacağız? Arkadaşımız Faruk Aslan’ın Clinton macerasını yazı işlerimiz haber sayfalarına taşımaya lüzum görmeyince biz köşemize misafir edelim dedik: ‘Çırağan Sarayı’nda asrın anlaşmaları imzalanıyor. Bakü-Ceyhan’la ilgili yaptığım haber sayısı bini geçtiğinden gazetecilere ‘5 bin sayfalık anlaşmanın altında benim adım da yazılmalırdır’ diyorum. Clinton ile aramızda üç metre var, karşı karşıyayız. O da ne? Bana, gözlerimin içine bakıyor. Fotoğrafını çekiyorum, yine bakıyor. Çok da sıcak, sempatik… Bakışıyoruz… Adeta, ‘Faruk, bu kadar yazdın, anlaşmayı sonunda imzaladık, artık mutlu olabilirsin’ diyor. Bu arada gazeteciler Clinton’ın nereye baktığını görmek için gözlerini bana dikiyorlar. Bu bakışmalar çok uzayacak. Clinton’ı nereden tanıdığım konusunda spekülasyonlar yapılacak, diye göz kırpıyorum ona. Amacım bakışlarını benden uzaklaştırmasını istemekten öte bir şey değil. Clinton, sonunda gülümseyerek Demirel’e bir şeyler söylüyor ve bana bakmaktan vazgeçiyor.’
Hazar kitabına Taha Kıvanç yorumu
By Taha Kıvanç

Batı’da ‘plaj kitapları’ diye bir özel tasnif var. İnsanların yazın hafif bir şeyler okuma arzusunda oldukları varsayımına dayanıyor. Ben de sizlere daha çok romanlardan oluşan bir kitap listesi sunmayı düşünüyordum; imdadıma Mehmet Barlas yetişti. Dünkü yazısında üç günlük Bodrum kaçamağına yanında üç kitapla gittiğini anlatmış; üçü de baba kitap yanında götürdüklerinin…
Kusura bakmayın, bugün size bayağı ağır kitaplardan söz açacağım. İlki, Yeni Şafak’ın okurlarına verdiği İmam Gazali’nin ‘Kalplerin Keşfi’ adlı eseri. Okuduğunuzda, gazetemizin bu eseri neden yaz sıcağında okurlarına ulaştırdığını daha iyi anlayacaksınız: Tatil sonrası günlere en iyi hazırlayacak eser bu çünkü… Kütüphanenizin ‘Yeni Şafak Kitapları’ rafına kaldırmadan önce, ‘Kalplerin Keşfi’ sizin kendinizi keşfiniz de olacak…
Namık Kemal tarihimizde ‘vatan şâiri’ olarak yerini almıştır; Türk eğitim sisteminden geçen herkes hiç değilse bir kaç dizesini ezberden okuyabilir… ‘Vatan Yahut Silistre’ vesilesiyle tiyatro eserleri yazdığını da biliriz… Dahası? O kadar… Oysa, döneminin pek çok Osmanlı edibi gibi Namık Kemal fikir adamıydı aynı zamanda ve düşüncelerini gazete ve dergilerde kamuoyuyla paylaşıyordu. İlgisizliğimiz bilgisizliğimizin de sebebi.

Osmanlı’nın son dönemindeki düşünce dünyasını değişik eserlerle irdeleyen İsmail Kara, bazı genç araştırmacılarla birlikte, bu eksikliği gidermek için yola çıkmış bulunuyor. Namık Kemal’le başlayan bu yolculuk Şemsettin Sami ve Ali Süavi gibi dönem arkadaşlarının düşünce yazılarının kitaplaşmasıyla devam edecek. Namık Kemal’in “Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri I” adını taşıyan ilk ciltte toplanmış yazıları, makalelerin yazıldığı dönemle günümüz arasında ilginç benzerlikler bulunduğunu göstermesi bakımından ayrıca önem taşıyor… (Dergâh Yayınları: Tel.: 212- 520 4696; Faks: 212- 520 4695).
Ülkemizde yaşayan ilginç bir dinî azınlık Süryaniler… Geçen yıl bir toplantı vesilesiyle yolum İsveç’e düştüğünde, Şanlıurfa yöresinden bir grup Süryani ile de tanışmıştım. 12 Eylül sonrasında Türkiye’den ayrılmaya karar verdiklerinde kendileri için seçtikleri yeni mekân İsveç olmuş. Bugün, Stokholm’a çok yakın Süryani yerleşim yerleri bulunuyor…
İstanbul’daki İsveç Başkonsolosluğu’nun Süryaniler konusuyla ilgilenmesinin sebebi bu. İyi ki ilgilenmiş, aksi halde yüzyıllardır yanyana yaşadığımız bu ilginç dinî cemaatin tarihlerini, inanç esaslarını, sosyal hayatlarını öğrenemeyecektik. “Süryaniler ve Süryanilik” adlı dört ciltlik eserde, ‘Süryaniler’ genel başlığı altına girecek hemen her ayrıntı yer alıyor. Eseri Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden Ahmet Taşğın, Eyyüp Tanrıverdi ve Canan Seyfeli başka bilimadamlarının da yardımıyla hazırlamışlar. Okurken, yalnızca bir dinî inanış ve mensupları hakkında bir şeyler öğrenmiş olmuyorsunuz, yaşadığınız toprakların zenginliği de bir kez daha gözünüzde pekişiyor… (Orient Yayınları: Tel.: 312- 418 5474; Faks: 312- 418 7876).
“Bu sıcakta çekilir mi?” yakınmanızı duymuyor değilim. Ancak, heybemize doldurduğumuz hafif tertip kitaplar yanında yaz mevsimini verimli geçirmeye yarayacak eserlere de ihtiyacımız var. Mehmet Barlas da Bodrum’a ağır kitaplarla gitmiş, unutmayın. Bu sebeple, dünyamızın aldığı yeni biçimi daha iyi anlayıp algılamamıza yarayacak iki kitap tavsiyem olacak…
‘Kadife devrim’ türü bir değişikliğin yeni adresinin Azerbaycan olacağı herkesin dilinde. Hatta bazılarına göre, Gürcistan ve Ukrayna bir girizgâhtı, esas hedef Orta Asya’daki enerji kaynakları… Bugünlerde devreye giren Bakü-Ceyhan petrol hattı açısından da önemli bu beklenti. Kanada’da yaşayan gazeteci Faruk Arslan’ın “Hazar’ın Kurtlar Vadisi – Petrol İmparatorluğundaki Güç Savaşları” adlı eseri, sağda-solda okuyup zihninizin bir tarafına attığınız ucu açık bilgileri anlaşılır kılacak sizin için…
Etrafındaki pek çok gelişmeye hazırlıksız yakalandı Türkiye; Azerbaycan’la bir ara ilgilenilirdi, buna rağmen etkisi sınırlı kalmıştı. Bundan sonra yaşanacakları etkileyebilmek için de görünenin ötesini sorgulayan bilgilere ihtiyaç var. Azerbaycan’ı avucunun içi gibi bilen, yönetici kadroyla hısımlık ilişkisi bulunan Faruk Arslan her sayfası bir roman heyecanıyla okunan kitabında işte bu imkânı sunuyor okuyucuya… (Karakutu Yayınları: Tel.: 212- 519 8374; Faks: 212- 519 8377).
Komşumuz İran’da cumhurbaşkanlığı seçimi var; ABD ve İsrail her an müdahale edecekmiş gibi davranıyor. Önümüzdeki günlerin belirleyici gelişmeleri İran’la ilgili yaşanacak. İran’ı tanıyor, tarihe dayalı ilişkilerimizin bize neler söylediğini işitebiliyor muyuz? Kezban Acar’ın Türkçeleştirdiği Robert Olson’un “Türkiye-İran İlişkileri” kitabını okuduğunuzda işitir hale geleceğinize iddiaya girerim… (Babil Yayınları: Tel: 312- 430 0975; Faks: 312- 430 3592).
Bu kitapları okuyun, dünyayı daha iyi algıladığınızı fark edeceksiniz.

Fehmi Koru’dan kitabın yorumu
By Taha Kıvanç

İlk tez: Özal ‘petrol savaşı’ kurbanı
Biz Özal’ın ölümünü on yıl geriden tartışırken olanı gördünüz: Başbakan Bülent Ecevit herkesin yüreğini ağzına getiren bir biçimde hastaneye kaldırıldı. Daha Özal’ı doğru dürüst tartışamadan bir başkasının durumunu ele almak zorunda kalacaktık. Neyse.
Dünkü Kulis i okuyanlar, “Özal öldürüldü mü?” sorusuna cevabımı öğrendiler: Kalp, göz ve prostat ameliyatları olmuş şişman birini üç ay o diyar senin bu diyar benim dolaştırırsanız, bu, onun üzerinde ‘zehir’ etkisi yapar zaten… Ecele karışılmaz, ama ben yine de yazayım: Özal Orta Asya’dan sonra ölmeseydi, bir hafta sonra çıkacağı uzun ve meşakkatli Çin gezisi işini bitirecekti. Ona öylesine yoğun gezi programları hazırlayanlar, onuruna verilen ziyafetlerde ne yiyip içtiğine dikkat etmeyenler suçu kendilerinde arasınlar…
Ben bu kanaatte olsam bile, bazı çevrelerde, “Özal öldürüldü” kanaatinin epey yaygın olduğunu biliyorum. Aslında benim tezimle onlarınki aynı kapıya çıksa da, “Özal öldürüldü” diyenler ‘zehir’ kullanılarak bu sonun hazırlandığı kanaatindeler. Merhum cumhurbaşkanı ile hemen hemen aynı sıralarda benzer biçimde hayatını kaybeden Pakistan genelkurmay başkanı Gen. Asif Nawaz’ın ‘siyanür’ ile yavaş yavaş zehirlenerek öldürüldüğü ortaya çıkmıştı. İspat edilemese bile, pek çok insan, Özal’ın da benzer bir yöntemle ortadan kaldırıldığına inanıyor.
Bir an için onların dediklerinin doğru olduğunu kabul edelim. Bu durumda sorulması kaçınılmaz soru şu: “Neden?” Özal’ın öldürüldüğüne inananlar, esasen, “Neden?” sorusundan hareketle bu kanaate ulaşmış bulunuyorlar. Yüzlerce senaryo geliştirilebilse bile, benim görebildiğim kadarıyla, dikkate alınması gereken birbirinden hayli farklı iki ayrı tez var bu konuda. En çok bilineni, şimdi İmralı’da bulunan Abdullah Öcalan’ın, Özal’ın vefatından hemen sonra, Kuzey Iraklı Kürt lider Celal Talabani’ye açtığı tezdir. Onu yarın ele alacağız. Bugün değinmek istediğim, bizde pek dillendirilmeyen, buna karşılık Azerbaycan’da çok yaygın kabul görmüş olan tez: “Bölgede, Rusya’yı dışlayan, doğal zenginlikleri Türk-İslâm cumhuriyetlerinin kendi kullanımına sunan bir düzen arayışı içerisindeydi Özal; bazı mutabakatları gizlice sağlamıştı da… Bu yüzden, Bakü’da konakladığı sırada, Azeri yönetiminden Rus casusları tarafından zehirlendi.”
İlginç değil mi? Bu tezi bugüne kadar ısrarla savunan bir gazeteci arkadaşımız… Özal’ın Orta Asya gezisi sırasında ve sonrasında Bakü’de Zaman gazetesi muhabiri olarak çalışmış, Azeri yönetimi ve istihbarat kaynaklarından haber alabilen Faruk Arslan, bir süre Ankara’da da görev yaptı. Tezi, ilk kez, iki yıl önce yayımlanan ‘Petrol Kurdu’ adlı kitabının “Petrol, darbe ve suikastlar” bölümünde dile getirmişti.
Faruk Arslan, “Azeri istihbaratı Özal’ın ölümünde Rus istihbaratının rolü olduğuna inanıyor” diyor. Dediğine göre, istihbaratçılar, Özal’a gezinin iki ayrı durağında zehir verildiğini düşünüyorlarmış. Kazakistan ve Azerbaycan… Verilen zehir, belli bir süre sonra, vücuda alınan herhangi bir sıvıyla öldürücü hal alıyormuş… Rus istihbaratının, kalp ameliyatı geçirmiş insanlara karşı ‘ışınla suikast’ düzenleme teknolojisi geliştirdiğini de yine ondan öğreniyoruz… Protokol gereği, konuk devlet başkanının kullandığı takıma 45 gün dokunulmazmış; bunu kaydettikten sonra, “Keşke, Özal Ailesi, Bakü’da kullandığı tabak ve bardakların tahlilini isteseydi” diyor Faruk Arslan…
Ruslar’ın bir devlet başkanına suikast düşünme cür’etinin umutsuzluktan kaynaklandığını öğreniyoruz. Anlaşılan, Özal’ın, Balkanlar’dan sonra Orta Asya ve Azerbaycan gezisine çıkması bardağı taşıran damla olmuş… O günlerde, Ermenistan’ın, Azeri bölgesi Dağlık Karabağ’ı işgal ettiğini, savaşın Azeriler lehine seyretmediğini de hatırlayalım. Özal, Bakü’ya gelirken, “Ermenistan bizimle sınırdaş; karşı tarafa bizden bir-iki mermi düşse ne olur?” tehdidini savurmuştu…
Başka ayrıntıları Faruk Arslan’ın satırlarından takip edelim: “Uzatılan şekerin ucunda petrol hakkı ve Bakü-Ceyhan olduğunu Ruslar iyi biliyordu. Özal, petrol hattını, Türk dünyasına bağlanan hayati bir damar olarak görüyor, güvenlik şeridi oluşturarak bölgeyi Rusya’dan kopartmak için adımını atıyordu; hem de Amerika’nın resmi politikasını belirlediği 1998’den tam beş yıl önce… Gezi öncesi (Şubat 1993), İzmir’de bir otelde, Azeri bakan Sabit Bağırov ve iki yardımcısı ile Özal’in güvendiği üç kişi gizli bir petrol protokoluna imza atıyordu. Bu haber ilk önce Moskova’ya ulaştı. Elçibey’in en güvendiğim adamlar diye gönderdiği üç kişiden ikisi Ruslar’a çalışıyordu. Bu anlaşmayı engellemek için Ruslar’ın önünde tek yol kalmıştı: Özal’ı sessizce öldürmek…”
Şimdi Kanada’da serbest gazetecilik yapan Faruk Arslan’ın vardığı sonuç şu: “Özal’ı Rus istihbaratı öldürdüğü kanısı Azerbaycan’da yaygın bir görüş olarak kaldı; Bakü-Ceyhan ve Karabağ sorununa Özal’ın radikal yaklaşımı hayatına mal oldu.” Faruk’un bir iddiası da, Türkiye’de askerlerin bu tezi araştırdığı, ama sonucu açıklamadığı…
“Özal öldürüldü” diyenlerin dillendirdiği mâkul tezlerden biri bu. Bir başka tez daha var ki, o ilkinden daha yaygın. Daha önemlisi, o tezin içinde benim de adım geçiyor. Ama, yarını beklemek zorundasınız.

2000 yılında kitabın ilk tanıtım ismi ve sunumu aşağıdakiydi.
Hazar’da Petrol Kurtları
By Faruk Arslan

Merhum Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev’i tam 5 yıl adım adım izlemem bu kitabın oluşmasına yardımcı oldu. Bu kitaba bugüne kadar yazılmamış, bilinmeyen petrol suikastlarını, darbe girişimlerini ve ayak oyunları oynayan doymaz aç kurtların ulumalarını aldım. Biliyorum biraz tuhaf karşılanacak ama, nedense ajanlar ve petrol arasında bir bağ kurmaya çalışmış, ikisi arasındaki simetrik ve ters orantılı ilişkileri yakalamaya çalışmışımdır… 007 James Bond filmleri serisinin 19.’sunda Hazar’ın Kurlar Vadisi resmedilmişti. Sanal mekanların abartılı kahramanı, senaryosu ve sonu iradi olarak hazırlanmış bu sanal yapımda “zafer”le çıkmış olsa bile, reel hayat için aynı şeyleri tekrarlamak takdir edilmelidir ki mümkün değildir. Bu kitabı yazaken kaç defa beynimim kitlenip, rüyamda yazmaya devam ettiğimi hatırlamıyorum. Şimdi yerinize sıkıca yerleşin ve okumaya başlayın. Ama hatırlatmak zorundayım; bu film gerçek.

Terletecek kitaplar

Taha Kıvanç, 20 Haziran 2005, Yeni Şafak

Öğretmen, öğretim üyesi, öğrenciler zaten tatilde… Memurlar ve diğer çalışanlar da yıllık izinlerini ya aldılar, ya almak üzereler… Hepsine bir sorum var: O kadar zamanı neyle geçirmeyi düşünüyorsunuz?

Tavsiye edebileceğim kitaplar var da ondan soruyorum…

Batı’da ‘plaj kitapları’ diye bir özel tasnif var. İnsanların yazın hafif bir şeyler okuma arzusunda oldukları varsayımına dayanıyor. Ben de sizlere daha çok romanlardan oluşan bir kitap listesi sunmayı düşünüyordum; imdadıma Mehmet Barlas yetişti. Dünkü yazısında üç günlük Bodrum kaçamağına yanında üç kitapla gittiğini anlatmış; üçü de baba kitap yanında götürdüklerinin…

Kusura bakmayın, bugün size bayağı ağır kitaplardan söz açacağım. İlki, Yeni Şafak’ın okurlarına verdiği İmam Gazali’nin ‘Kalplerin Keşfi’ adlı eseri. Okuduğunuzda, gazetemizin bu eseri neden yaz sıcağında okurlarına ulaştırdığını daha iyi anlayacaksınız: Tatil sonrası günlere en iyi hazırlayacak eser bu çünkü… Kütüphanenizin ‘Yeni Şafak Kitapları’ rafına kaldırmadan önce, ‘Kalplerin Keşfi’ sizin kendinizi keşfiniz de olacak…

Namık Kemal tarihimizde ‘vatan şâiri’ olarak yerini almıştır; Türk eğitim sisteminden geçen herkes hiç değilse bir kaç dizesini ezberden okuyabilir… ‘Vatan Yahut Silistre’ vesilesiyle tiyatro eserleri yazdığını da biliriz… Dahası? O kadar… Oysa, döneminin pek çok Osmanlı edibi gibi Namık Kemal fikir adamıydı aynı zamanda ve düşüncelerini gazete ve dergilerde kamuoyuyla paylaşıyordu. İlgisizliğimiz bilgisizliğimizin de sebebi.

Osmanlı’nın son dönemindeki düşünce dünyasını değişik eserlerle irdeleyen İsmail Kara, bazı genç araştırmacılarla birlikte, bu eksikliği gidermek için yola çıkmış bulunuyor. Namık Kemal’le başlayan bu yolculuk Şemsettin Sami ve Ali Süavi gibi dönem arkadaşlarının düşünce yazılarının kitaplaşmasıyla devam edecek. Namık Kemal’in “Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri I” adını taşıyan ilk ciltte toplanmış yazıları, makalelerin yazıldığı dönemle günümüz arasında ilginç benzerlikler bulunduğunu göstermesi bakımından ayrıca önem taşıyor… (Dergâh Yayınları: Tel.: 212- 520 4696; Faks: 212- 520 4695).

Ülkemizde yaşayan ilginç bir dinî azınlık Süryaniler… Geçen yıl bir toplantı vesilesiyle yolum İsveç’e düştüğünde, Şanlıurfa yöresinden bir grup Süryani ile de tanışmıştım. 12 Eylül sonrasında Türkiye’den ayrılmaya karar verdiklerinde kendileri için seçtikleri yeni mekân İsveç olmuş. Bugün, Stokholm’a çok yakın Süryani yerleşim yerleri bulunuyor…

İstanbul’daki İsveç Başkonsolosluğu’nun Süryaniler konusuyla ilgilenmesinin sebebi bu. İyi ki ilgilenmiş, aksi halde yüzyıllardır yanyana yaşadığımız bu ilginç dinî cemaatin tarihlerini, inanç esaslarını, sosyal hayatlarını öğrenemeyecektik. “Süryaniler ve Süryanilik” adlı dört ciltlik eserde, ‘Süryaniler’ genel başlığı altına girecek hemen her ayrıntı yer alıyor. Eseri Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden Ahmet Taşğın, Eyyüp Tanrıverdi ve Canan Seyfeli başka bilimadamlarının da yardımıyla hazırlamışlar. Okurken, yalnızca bir dinî inanış ve mensupları hakkında bir şeyler öğrenmiş olmuyorsunuz, yaşadığınız toprakların zenginliği de bir kez daha gözünüzde pekişiyor… (Orient Yayınları: Tel.: 312- 418 5474; Faks: 312- 418 7876).

“Bu sıcakta çekilir mi?” yakınmanızı duymuyor değilim. Ancak, heybemize doldurduğumuz hafif tertip kitaplar yanında yaz mevsimini verimli geçirmeye yarayacak eserlere de ihtiyacımız var. Mehmet Barlas da Bodrum’a ağır kitaplarla gitmiş, unutmayın. Bu sebeple, dünyamızın aldığı yeni biçimi daha iyi anlayıp algılamamıza yarayacak iki kitap tavsiyem olacak…

‘Kadife devrim’ türü bir değişikliğin yeni adresinin Azerbaycan olacağı herkesin dilinde. Hatta bazılarına göre, Gürcistan ve Ukrayna bir girizgâhtı, esas hedef Orta Asya’daki enerji kaynakları… Bugünlerde devreye giren Bakü-Ceyhan petrol hattı açısından da önemli bu beklenti. Kanada’da yaşayan gazeteci Faruk Arslan’ın “Hazar’ın Kurtlar Vadisi – Petrol İmparatorluğundaki Güç Savaşları” adlı eseri, sağda-solda okuyup zihninizin bir tarafına attığınız ucu açık bilgileri anlaşılır kılacak sizin için…

Etrafındaki pek çok gelişmeye hazırlıksız yakalandı Türkiye; Azerbaycan’la bir ara ilgilenilirdi, buna rağmen etkisi sınırlı kalmıştı. Bundan sonra yaşanacakları etkileyebilmek için de görünenin ötesini sorgulayan bilgilere ihtiyaç var. Azerbaycan’ı avucunun içi gibi bilen, yönetici kadroyla hısımlık ilişkisi bulunan Faruk Arslan her sayfası bir roman heyecanıyla okunan kitabında işte bu imkânı sunuyor okuyucuya… (Karakutu Yayınları: Tel.: 212- 519 8374; Faks: 212- 519 8377).

Komşumuz İran’da cumhurbaşkanlığı seçimi var; ABD ve İsrail her an müdahale edecekmiş gibi davranıyor. Önümüzdeki günlerin belirleyici gelişmeleri İran’la ilgili yaşanacak. İran’ı tanıyor, tarihe dayalı ilişkilerimizin bize neler söylediğini işitebiliyor muyuz? Kezban Acar’ın Türkçeleştirdiği Robert Olson’un “Türkiye-İran İlişkileri” kitabını okuduğunuzda işitir hale geleceğinize iddiaya girerim… (Babil Yayınları: Tel: 312- 430 0975; Faks: 312- 430 3592).

Bu kitapları okuyun, dünyayı daha iyi algıladığınızı fark edeceksiniz.