TÜRKİSTAN VE ÖTESİ
“Türkistan ve ötesi” kitabımı, tıkla, hemen indir, ücretsiz oku!

Gezdiklerim, Gördüklerim

Türkistan ve ötesine hicretim 1990′da başladı. “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” demiş atalarımız. Hakla batılı ayırt etmeyi vazifesi bilenler için her zaman bir 10. köy vardır. Hep bir Ebu Zer Gifari, bir Behlül-i Dânâ gibi yaşamak, ismimin manasıyla müsemma olmak istemişimdir. 1991 ve 1993’de Yağmur Gözlü bir Hak Dostu şahsıma özgü iki defa benzer duayı yapmıştı: İlkinde, Hakkın batıldan ayrılmasında mübarek ve mücehhez ‘dava arkadaşım’, ikincisinde; sadece ‘dava kardeşim’ Faruk Arslan beye diyordu… Bu güne kadar 9 köy dolaştım, yine de doğru bildiklerimi karşımda kim olursa olsun ve nerede bulunursam bulunayım söylemekten çekinmedim. Bu eserde gezdiğim ülkeleri anlatıyor ve gördüğüm kulisleri, doğru bilgileri sansürsüz aktarıyorum. 10. köy, 2006 ile 2011 arası Kanada’da yayımlanan Türklerin gazetesi Canadatürk idi. 1998 ile 2003 arasında Ali Alperen mahlasıyla yazdığım Türkistan köşesi, rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun kurduğu Büyük Birlik Partisi’nin yayın organlarındaydı.

TIKLA ÜRÜNÜ  AŞAĞIDAKİ LİNKTEN GÖR,

http://www.lulu.com/spotlight/astrapulses

Tıkla İndir : Türkistan ve ötesi kitap

TAKDİM

 Sansür, 10. köy, Ebu Zer ve Behlül-i Dânâ

 Atalarımız çok okuyan ve çok gezen bilir demiş. Bu eserde, bugüne kadar gezdiğim, gördüğüm 35’den fazla ülkeden izlenimlerimi ve gözlemlerimi sansürsüz okuyacaksınız. “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” demiş atalarımız. Hakla batılı ayırt etmeyi vazifesi bilenler için her zaman bir 10. köy vardır. Hep bir Ebu Zer Gifari, bir Behlül-I Dânâ gibi yaşamak, ismimin manasıyla müsemma olmak istemişimdir. Fethullah Gülen 1991’de imzaladığı Hikmetler kitabı ve 1993’de benim için imzaladığı Cevşenime aynı şey yazmıştı. İlkinde, hakkın batıldan ayrılmasında dava arkadaşım, ikincisinde dava kardeşim Faruk Arslan beye…

Bu güne kadar 9 köy dolaştım, yine de doğru bildiklerimi karşımda kim olursa olsun ve nerede bulunursam bulunayım söylemekten çekinmedim. Kimi zaman “deli”, kimi zaman “çatlak”, kimi zamanda “adamı varda böyle konuşuyor” dediler. “Doğrucu Davud, doğrucu emin olmak zorunda mısın”; “Azıcıkta kıvırt canım, herkes kıvırtıyor bu ahirzamanda” dediler. Yumuşak üslupla sansür yapmak isteyen eski bir sansürcü editörüm, “Doğru söylemek doğrudur, ama her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir.” kelamına yapıştı, söyleyene saygı duyduğumu bildiği için. Sansür, sansür, sansür… Nefret ettiğim bir kelime….

Gazetecilik, beyinlere sansür uygulandığı zaman biter; zaten yapılana gazetecilik değil başka şeyler denir. Gazeteci, kendi beynine sansür uygulamaya başlayınca gazetecilik yapamaz olur. Bir gazeteci neden kendi beynine sansür yapar? Kalemi bazı iç ve dış şer odaklarına satılmış veya dış ihanet şebekelerinin ağına düşmüş olabilir. Çalıştığı medya patronunun siyasi ve ekonomi çıkarlarının kurbanı olmuştur. Çalıştığı medya organının belirli bir yayın çizgisi vardır, dolaşabileceği sınırları bilir ve çaresiz beynine en büyük kötülüğü yapar; yazacağını yazmadan sansürler. Bu handikapları yaşamadım diyen gazeteci bilin ki, yalan söylüyordur.

Sansür, Türk medya tarihinin her döneminde varolagelen bir gulyabanidir. Padişahlar, paşalar, askerler, ekonominin baronları, bürokratlar, siyasiler sansür yapmak için hiç bir fırsatı kaçırmadılar ülkemizde. Darbeler önce basını susturdu. Darbe planlayanlar önce gazetecileri, medyayı satın veya etkisi altına alır, yönlendirir. Darbe yapanları öven medyamız, ancak darbe sathı mahalinden çıkılınca eleştirir gibi yapar, aslında hep güce tapar. Darbeci ufukta göründü mü, “yavşak” karakteri hortalayıverir. İrtica masalının mazisi Babıali tarihiyle eşittir.

İktidar savaşı veya büyük bir hortumculuk olayı mı var, gizlemek gerekiyorsa en güzel şal irticadır. Devletin sırları vardır, ama sır olmayanlarında sır diye sansürlendiği çok olur. Mesela Mavi Akım anlaşmasında Turusgaz adıyla kurulan hortumlama çarkını gizlemek için siyasetçi-bürokrat-iş adamı ortaklaşa kurmuştur sansür düzenini. İrtica bahane vurgun şahanedir. Yüce Divan’da yargılanan Mesut Yılmaz’ın davası zaman aşımından düşer, imza atan bakanı Cumhur Ersümer’inde davası zaman aşımına uğratılmak üzeredir nasılsa. Bunları koruyanlar hep gizli kalacaktır. Milyarlarca dolar Rusya’dan gaz alan Türkiye, gazı BOTAŞ’a pazarlayan aracının 3 Rus ve 3 Türk ortağını bilmekle beraber yüzde 5 hisseye sahip ortak veya ortakların kim olduğunu bilememektedir. Turusgaz’ın neden kurulmak zorunda olduğunu da sorgulayamamıştır.

Benim bilmem ve bu ortakları ve sorumlularını kapılar ardında gazeteci olarak sorguya çekmem bir işe yaramaz. Çünkü nihayetinde istihbarat şefini, haber müdürünü, yayın yönetmenini, sayfa editörünü, genel yayın yönetmenini aşamam. Muhabirin yazdığı haber girene kadar en az 7 barikatı aşmak zorundadır. Kaynaklarınız çok sağlamda olsa, üç saçayağı oturmuş, 5 N 1 K kuralını harfiyen uygulamış dahi olsanız haberiniz ‘uygunsuz’ bulunur ve emeğiniz hiçe sayılarak çöpe manşet oluverir. Her engeli aştınız diyelim, bir telefonla yarın işinizi kaybedebilirsiniz.

Girmeyeceğini bildiğim, ama gazeteye girmesi gerektiğine inandığım haberleri sokmak için ne taktikler uyguladığımı bilemezsiniz. Müdür takımını evlerine postaladıktan sonra gece baskısına haberi yerleştirmek için az gece mesaisine kalmadım. Gececi müdür ama sürgün gazeteci arkadaşlar sağolsunlar. Kafamı kırmak isteyen editörlerim az olmadı. Ama iyi gazeteciye her gazete ihtiyaç duyar. Kızsalarda vurucu, esas, manşet olacak habere sizi gönderirler. Bazen kaleminizle tetikçilik yaptığınızı yıllar sonra farkedersiniz. Hiç unutmam; haber kısırlığı çekilen hafta sonlarını bekler, bir kündüne getirir, pazar gününe girmeyecek haberimi sokardım.

Çoğu zaman başlığı yumuşatır, girişi değiştirir, içeriği korurdum. Haberlerin sadece başlığı ve girişini okuyan sansürcüler ordusunu bu şekilde by-pass yaptığım çok olmuştur. Hiç bir taktik başarılı olamazsa, elde ettiğim bilgiyi-haberi yayınlatacak bir gazete-medya ve müstear ismim mutlaka vardır. Kaç tane müstear ismi kullandığımı bazen bende hatırlamıyorum. Bu zahmetlere gazeteciliğe inanıyorsanız; halkı bilgilendirmeyi Hakka hizmet olarak algılıyorsanız katlanırsınız. Aksi taktirde çoğunluk gibi “aman sendeci” olur, sansürcülere teslim olursunuz.

5. müslüman olan Ebu Zer Gifari hazretlerine hep imrenmişimdir. O kendisine sansür uygulanamayan biriydi. Sadece 4 müslüman var iken kelime-i şehadet getirdi ve gitti Kabe’nin tepesine çıktı inancını haykırdı. Halbuki Allah birdir demekten başka birşey bilmiyordu, din henüz öğrenebileceği kadar şekillenmemişti. Öldüresiye dövdüler. Ertesi gün yine anlattı. Tekrar dövdüler, sövdüler. Yine anlattı. Tekrar dayak yeyip ölmesine ramak kalınca peygamberimiz ona hicret etmeyi ve güçlendiklerini duyduğu zaman dönmesini istedi.

Medine’ye hicret edildikten ve Mekke feth edildiği dönemde Ebu Zer Gifari geri döndü. Ancak Asrı Saadet’de bile anlatılan dine ters davranışlar olabiliyordu. İnsan olan yerde mutlaka sorun vardır. Gifari bunlara müdahale ediyor, susmuyordu. Paşalara, ağalara dokundu. Peygamberimize şikayet ettiler. Durum hassastı, bazılarını kaybetmek istemeyen peygamberimizin bu ağaların hamurunu İslam’a göre yoğurması için zamana ihtiyacı vardı. Gifarı ise hemen düzeltmek istiyordu. Gifari yine yollara düştü.

Peygamberimiz onun için “Yalnız doğar, yalnız yaşar, yalnız ölür” demişti. Emeviler döneminde Arap milliyetçiliği tırmandı, Amr ibnül As gibi bir sahabe Şam valisi olarak fethedilen ülkelerden elde edilen ganimetler sayesinde debdebeli bir hayat yaşamaya başladı. Halk arasında ayrımcılık yapıldığını gören ve haksızlığa tahammül edemeyen Gifari, huzuruna çıktı ve yaptığının doğru olmadığını peygamberimiz, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in hayatlarından örneklerle anlattı. Huzurdan çıkarmak, kovmak istediler. Vali As engel oldu.

Gifari, gerçektende yalnız olarak bir çöl evinde öldü. Cenazesini peygamberimizin mucizevi hadisinde belirtildiği gibi oradan tevafuk eseri geçen bir sahabe topluluğu kaldırdı. Gifari, İslam tarihinde haksızlığa, yanlışlığa zarar görmek-yalnız kalmak bahasına susmamayı tercih eden hakperest şahsiyeti; bana göre ise sansürsüz yayın yapan gazeteciliği temsil ediyor.

2. ideolüm Abbasi’lerin ünlü halifesi Harun Reşid zamanında yaşamış olan Behlül Dana; 8. yüzyıl döneminin evliyasındandır. Meczûb derlerdi ama Hak âşığıydı. Zaman zaman aklından zoru olan kimselere has tavırlar takınır, herkes de bundan dolayı kendisini deli sanırdı. Ama bunu maksatlı yapardı Behlül Dana hazretleri. Daima Harun Reşid’in yakınında bulunur, çeşitli sebepler hasıl ederek onu uyarırdı. Hayatı, sadeliği ve hakkı tutup kaldıran haksızlığa susmayan tarzı çok hoşuma gidiyor. Onu yaşarken anlayan azdı, öldükten sonra kıymeti daha fazla anlaşıldı. Uyarıcı gazeteciliği, halkın arasında dolaşarak tarihte en iyi o yaptı.

Bir gün halka doğu yolu göstermek için söylediği sözlerden rahatsız olanlar, Hârûn Reşid’e gidip; “Sultanı, bizim yaptılarımızın ona ne zararı var? Bizi kendi hâlimize bıraksın. Sonra her koyun kendi bacağndan asılır.” gibi sözlerle şikâyet ettiler. Bunun üzerine Hârûn Reşid, Behlül Dânâ’yı çağırttı, halkın isteğini bildirdi. Behlül Dânâ hiç sesini çıkarmadan sarayı terk etti. Birkaç koyun aldı kesti, bacaklarından mahallenin köşe başlarına astı. Bunu gören halk gülerek; “Deliden başa ne beklenir, yaptı yine bir şey hep böyle zâten.” diyorlardı.

Aradan günler geçtikçe, asılan hayvanlar kokuyor, bundan da bütün mahalle zarar görüyordu. Kokudan durulmaz hâle gelince, aynı kişler Hârûn Reşd’e gidip, durumu anlattılar. Behlül Dânâ’yı çağırtıp sorduğunda: “Bir kötünün herkese zararı olduğnu herhalde anladılar. Ben bir şey yapmadım, her koyunu kendi bacağndan asılmadğını onlara gösterdim.” diye cevap verdi.

Behlül bir gün Hârûn Reşid’in taht odasını boş buldu ve çıkıp tahta oturuverdi. Bunu gören askerler onu kamçı ile dövmeye başadıar. Askerler vurdukça o; “Vah Hârûn Reşid. Vah Hârûn Reşid!” diyordu. O esnâda halîfe geldi ve manzara karşsıda donup kaldı. Askerleri uzaklaşırdıktan sonra; “Ey Behlül! Bu ne hâl?” diye sordu. Behlül; “Senin için ağlıyorum. Burada tahtı boş bulup bir an oturdum. Bu kadar kırbaç yedim. Sen ise senelerdir bu taht üzerinde oturuyorsun. Hâlin ne olur diye düşndüm.” Hârûn Reşid; “Peki ne yapmam lâzım?” dedi. Behlül; “Mâdem ki bu yükün altına girdin. Zulme meyletme. Adâlet üzere ol. Böylece tahtında otur.” buyurdu.

Farklı bir gün yine Hârûn Reşid ile karşılaştığı Behlül’e; “Seni gördüğüme çok sevindim. Çünkü uzun zamandır seninle konuşmayı arzu ediyordum.” dedi. Hazret-i Behlül güldü ve; “Benim böyle bir arzum yoktu.” Cevâbını verdi. Buna rağmen Hârûn Reşid kendisinden nasîhat istedi. “Ne nasîhatı istiyorsun? Şu saraya bak, bir de kabirlere bak! Bunlardan ibret almayan, nasîhat almayan, nelerden alır! Hâlin ne olacak, ey müminlerin emîri! Yarın Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna çıkacaksın. Büyük küçük yaptığın her şeyden suâl olunacaksın. Bunlara nasıl cevap vereceksin iyi düşün! Bu hesap zamânıda aç ve susuz olacaksın, çıplak bulunacaksın. Orada bulunanlar sana bakıp gülecekler. Perişan hâlin orada meydana çıkacak, başka nasîhatı ne yapacaksın?” dedi. Adâleti ile meşhûr olan Hârûn Reşid onun nasîhatlarından çok istifâde ettiğini bildirdi.

Başka bir gün Behlül’ü kabristanda gördüler. Ayaklarını kabir taşları arasına sokmuş toprakla oynuyordu. Kendisine; “Ey Behlül ne yapıyorsun?” diye sordular. Onlara gâyet sâkin olarak; “Bana eziyet etmeyen, gıybetimi yapmayan insanlarla oturup sohbet ediyorum. Bunlar sağ olanlardan daha emin.” diye cevap verdi.

10. köy, benim için 2000 ile 2006 arası sonsaniye.net, 2007’den beri Almanya’da yayınlanan Platform dergisi, 2006 ile 2011 arası Kanada’da yayımlanan Türklerin gazetesi Canadatürk di. 1998 ile 2003 arasında Ali Alperen mahlasıyla yazdığım Türkistan köşesi, rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun kurduğu Büyük Birlik Partisi’nin yayın organlarındaydı. Bunlar sırasıyla Gündüz, Muhalif, Gelecek ve Hür Gelecek Gazeteleri, 2008’den beri ise, kendi ismimle yazdığım Milli Ocak idi.  Ergenekoncular bu yayını ele geçirince o köydende ayrıldım.

Aslında Behlül-i Dânâ benzeri yazarlara kapısını açan bu yayın organları, bir nevi sansürcü medyaya ‘nanik’ diyordu. Bu eserde sansürsüz gezilerim anlatılıyor.