Ahmet Özhan: Ehli Beyt ve Hacı Bektaş Veli’nin yolu Mevlana yoluyla aynıdır

29 Mart 2007      Toronto. Kanada

Gerçek Adı : Ahmet Katıgöz, Doğum Yeri : Şanlıurfa, Doğum Tarihi : 1950…
Aslen Urfalı olan sanatçının babası polistir. 1970’li yıllarda Bebek Belediye Gazinosunda Emel Sayın’ın alt kadrosunda sahneye çıktığı sıralarda, Gazinocular Kralı Fahrettin Aslan kendisini keşfeder ve “Gel Maksim’de çalış” der. O günden sonra Özhan, 17-18 yaşlarındayken maksimin yeni prensi olur.. 1973 senesinde, başrolünü Hale Soygazi ve Aytaç Armanla paylaştığı ilk filmi olan “Çocuğumu İstiyorum” da oyunculuk deneyimi yaşar ve arkasından 4 film daha çevirir.. Bir iftar yemeğinde Muzaffer Ozak ile tanıştıktan sonra
dünyaya farklı bir pencereden bakmaya başlar. Ve Türk Tasavvuf Musikisi alanında bir çok çalışmalara imza atar. Bir erkek ve bir kız çocuk sahibi. Üsküdar Musiki Cemiyeti ve İ.B Belediye Konservatuarı’nda eğitimini sürdürürken, bir yandan da sahne ve plak çalışmaları yaptı. Kültür Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu’nun kurucusu ve genel yönetmeni olan Ahmet Özhan, klasik ve tasavvuf müziği alanındaki en iyi solistler arasında
yer almaktadır. İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu, unutulmaya yüz tutan, sanat değeri taşıyan Türk Tasavvuf Müziği ve Mehter Müziği’ni, kendine özgü üslub ve icra özellikleriyle tanıtmak, kaynak inceleme ve araştırmaları yapmak amacıyla 1991’de kuruldu. Topluluk çalışmalarını Konya Mevlana İhtifalleri’nin yanı sıra, İstanbul Festivali gibi etkinliklerde verdiği klasik ve tasavvuf müziği konserleriyle sürdürmektedir. 1975’de onu meşhur eden ‘‘Yalnız benim için bak yeşil yeşil’’ şarkısının sinemaya aktarılmasının ardından ülkemizde nur yüzlü, yeşil gözlü Ahmet Özhan fenomeni başladı ve bugün Tasavuf alanında yaptığı müzik çalışmalarıyla gönüllerde ‘ Sahnelerin Beyefendi Sanat Prensi’ ünvanını kazandı. 1978’de ‘Küçük Bey Ahmet’ ve 1982’de ‘Çaresiz Ahmet’ filmleriyle içimizi ısıttı. Yusuf yüzlü, nur yüzlü simasını zihnimize kazıdığımız, 1984’de’Hacı Arif Bey’, 1987’de ‘Alış ile Zeynep Alış ‘, 1987’de başrolünü oynadığı Hafız Yusuf Efendi Yusuf ve Gönülden Gönüle Yusuf filmleriyle çok sevdik onu. Maksim gazinosunda 17-18 yaşlarında maksimin yeni prensi ünvanıyla başlayan sahne hayatı, 1990’lara girdiğimizde adıyla anılmaya başlandı. Sanat güneşimiz Zeki Müren, benden sonra Türk Sanat Müziğini en
güzel söyleyen ve sahip çıkan Ahmet’tir demesine rağmen, son yıllarda o artık Türk Tasavvuf Musikisi eksenli okuyor, sahneye maneviyatımıza nağmeler ışınlamak için çıkıyor. 1998’de Kültür Bakanlığı’nca verilen Devlet sanatçısı ünvanıyla başarılarını taçlandıran Özhan, kadife sesiyle hep aranan sanatçı olmayı sürdürdü. Bir erkek ve bir kız çocuk sahibi olan Urfa doğumlu Özhan, Mevlana’nın izinden giden, dünyaya farklı bir pencereden bakan mütevazi
kişiliğiyle içimizden biri. Cerrahi Sufi Grubunun organize ettiği Ottawa ve Toronto konserlerine ‘ Mevlana aşığı’ olduğu için gelen Özhanla röportajımızı 2007 kışında Toronto konserinden hemen önce gerçekleştirdik.

Herkesin merak ettiği bir komplimenle başlayalım: Bu kadar genç ve dinç kalmayı neye borçlu sunuz?

A.Ö: Bana bakan gözlerin yanılgısına borçluyum. Güzeldi ama değil mi? (Gülüyoruz)

Müzik ruhun gıdasıdır derler; acaba müzik size gıda mı veriyor, ruhen ve bedenen zinde kalmanızı sağlıyor?

A.Ö. : Damak tadınız yerindeyse herşey size güzeldir. Damak tadınız yerinde değilse müzikte size çare olmayabilir. Hayatı seviyoruz, yaratılanı Yaradan’dan ötürü seviyoruz. O zaman herşey daha yolunda görünüyor. 2003 yılında çıkardığınız ‘‘Rüya’’ isimli albümünüzde sizi yıllar önce meşhur eden ‘‘Yalnız benim için bak yeşil yeşil’’ şarkısı vardı.
Nostalji seviyor musunuz?

A.Ö.: Yok. O eski bir şarkıydı. İlk okuduğum 1970’li senelerden beri her zaman istenen bir şarkı oldu. İsteklere karşılık vermek adına onlara bir hediye olarak okuduk. Halen nerede sahneye çıksam talep ediliyor.

Sinemayı ve sahneleri bırakmanızda ‘Sahaflar Şeyhi’ olarak da bilinen ünlü sahaf Muzaffer Özak Hoca’nın sohbetlerinin bir etkisi oldu mu?

A.Ö. : Hiç alakası yok. Ben ne sahneyi nede sinemayı bıraktım. Muzaffer bey bir kişinin daha başarılı olması için onu teşvik eden bir yapıya sahiptir. Onun sohbetleri başarıyı tetikler. Bana sen maneviyatı seven bir sanatçısın. O zaman senden beklenen sanatının zirvesinde olmaktır demiştir.

Sinemayı bırakmadım diyorsunuz, ama yeni bir film çalışmanız olduğunu hatırlamıyoruz?

A.Ö.: Bunu sinemacılara, televizyonculara sormak lazım. Herhangi bir teklif almadan sinema yapamam, öncelikle makul bir proje ve rol önerisinin tarafıma gelmesi lazım.

Neydi sizi şöhretin zirvesindeyken her şeyi bir kenara bırakıp Tasavvuf yoluna sevk eden?

A.Ö.: Şimdi de şan ve şöhretliyim, aranan bir insanım. Tasavvufi yaşam biçimi benim hayatımı oluşturuyor. İki özelliğide taşıyabilmek mümkün. Tasavvufun safiyetinin ve derinliğinin yeniden terennüm edilmesinde önemli bir kilometre taşı olarak görülüyorsunuz.

Sizin Tasavvuf Müziğiyle ilginiz ne zaman başladı?

A.Ö.: Başladığım yaşı düşündüm, buldum: 5 yaşında başlamışım. (Tebessüm edip, çocukluğunu hatırlayarak gülümsüyor) Babacığım kucağında sallana sallana okuduğum şeyin ilahi olduğunu anladığımda 20 küsür yaşındaydım.
Konservatuvarda dini müzikler derslerine gelen hocalarımızın sayesinde tüm onların Tasavvuf müziği eserleri olduğunu bir kez daha hatırladım.

Tasavvuf Müziği diye bir tür olmadığını ileri sürenlere ne diyorsunuz?

A.Ö. : Herkes istediğini tercih eder. Müzik çeşidi bir çeşit olmaz, müzikal bir yapıdan bahsedebiliriz. Tasavvuf, Türk Sanat, Folklor müziği gibi şekilendirdiğiniz zaman bu aynı müziğin çeşitli tezahürleri olarak algılanır. Bu kavram kargaşasını çözmek lazım.

Dini ve tasavvufi musikisine ilginin artmasını neye bağlıyor sunuz, sizce dinleyici profili değişti mi zamanla? İnsanımıza neler kattı bu ilgi?

A.Ö.: Herkes arzu ettiğini dinlemeli ve dinlediğinle mutlu olmalı. Tasavvuf müziğini hatırladılar. Var olan bir şeyi hatırlayınca şimdi onunla birlikte olmayı daha fazla arzu ediyorlar. Kanatlarına aldılar, dinleyerek gönüllerini hoş ediyorlar, daha çok paylaşmasını bilen beceren, düzgün insan haline geliyorlar.
Ramazan İlâhileri’ ismiyle geçen yıl sevenlerinin karşısına bir tasavvuf müziği
albümüyle çıktınız. Bu aynı zamanda beş albümden oluşacak “Meşk” isimli bir tasavvuf müziği projesinin ilk albümü oluyor.

Hac ilahileri de çıktı mı ?

A.Ö : Hac ilahileri ile Mevlana çalışmaları aynı döneme geldi. Hac ilahileri aralık ayında bittiği halde çıkartılması önümüzdeki döneme kaldı.

UNESCO’nun 2007 Mevlana yılı ile ilgili ne gibi projeleriniz var?

A.Ö. : ABD’de Mevlana etkinliği yaptık. Aynı konsept içinde çalışmalarımız çerçevesinde Kanada’dan arkadaşlarımızdan teklif aldık. Kanada’ya ilk gelişim.

Kanada’ya ve Batılı toplumlara tasavvufun Mevlananın, Sufizm katacağı zenginlikler nelerdir?
A.Ö. : Kanada, Batı veya Doğu toplumu farketmez. İnsan varlığı olan her yerde insanın yapısından kaynaklanan ihtiyaçlar vardır. İnanç biçimini hayata aktarabilme tüm insanların tabi ihtiyacıdır. Sizin Sufizm dediğiniz insanların kendini keşfetmesi için yaptığı yolculuktur. Mevlana bizim olan, Anadolu’nun bağrında doğmuş ve yayılmış en önemli zenginliğimizdir. Onu en güzel Türkler tanıtabilir.

Kanada konserlerinden elde edilen gelen gelirle kurulacak Kanada Sufi Merkezine Türkiyeden daha ne gibi katkılarda bulunacaksınız?

A.Ö.: Kanada’da buna ihtiyaç vardı. Elbette çağırdıkları zaman tekrar geleceğim. Türkiye’de ve dünyada Mevlana ile ilgili başka ne gibi çalışmalar yapacaksınız?

Başka davetler aldınız mı?

A.Ö.: Türkiye’de yakınlarda gerçekleştireceğimiz iki üç çalışmamız var. Daha sonra
Almanya’da iki üç çalışmamız olacak. Türkiye’de başka bir çalışma ertesi Pakistan, Mısır ve tekrar ABD’de Chicago’da programları peşi sıra geliyor. Bu yıl Mevlana etkinlikleri nedeniyle daha fazla doluyuz.

Türkiyede Mevlanayı geçmişte yozlaştırmak, emellerine matuf kullanmak isteyenler oldu. Bugün Mevlana’nın misyonu yerli yerine oturtuldu mu sizce?

A.Ö. : Türkiye’de veya dünya üzerinde yozlaştırmak, kullanmak isteyenler olabilir. Politika ve sanatda da bu böyledir. Mevlana Peygamberimizin, İslam’ın, Kuran’ın, Allah’ın izini tozunu sürmüş, yüzünü Peygamberimizin ayakları altına teslim etmiş bir Hak dostudur. En küçük zerresine kadar iman etmiş ve misyonunu bu biçimde şekillendirmiştir. Mevlana’yı aslından uzaklaştırmaya çalışanlar boşuna yoruluyorlar. Kitapdan, sünnetden haberi olmayan müslümanda olamaz, Mevlevi de olamaz.

Sema gösterilerinin turistlere yönelik folklorik kültürel bir unsur olarak kalmasını isteyenlere ne diyorsunuz ? Mevlananın ve semazenliğin içini boşaltmak isteyenlerle doldurmak isteyenler arasında bir mücadele var sanki…

A.Ö. : Ne demek istediğinizi çok iyi anlıyorum. Tekrar üstüne basarak söylüyorum. Gerçek bir müslüman olmadan istedikleri kadar semazen gibi dönseler, havada iki takla, yerde toparlak atsalar İslam’ın Kuran’ın Kitabın yanına yaklaşmadan, Rasullah’ın sünnetine tabi olup hayatına hayat yapmadan Mevleviliği temsil edemezler. Peygamberi tanımadan Mevlana’yı anlamak nasıl mümkün olabilir? Mevlana’nın dayanağı, referansı İslam’dır.

Kimseye hoşgörüsü olmayan tipler Mevleviyim diye geziyor. Mevlanayı temsil etmek için Mevlevi nasıl olmalı, tarif eder misiniz?

A.Ö. : Mevlanayi iyi temsil etmek ve Mevlevi olmak için iyi bir müslüman, iyi bir insan olmak gerekir. Kimse İslam’ın dışına çıkarak veya kitap ve sünneti iyi bilip, yaşamadan Mevlana’yı temsil edemez.

Batılılarda Mevlanayı saygıyla okuyor, şiir kitapları milyonlar satıyor; Mevlana’nın dayandığı referansları bildiklerini düşünüyor musunuz? Empati yaparak kendinizi Mesnevi okuyan bir Amerikalının yerine koysanız Mevlana’dan neden etkilenirdiniz?

A.Ö.: Sanırım müslüman olmadan Hz. Mevlana ile hakkıyla ilgilenemiyorlar. Mevlana’nın peşinde olanlar gerçeği algılayarak kulluk görevlerini yerine getirenlerdir. Mevlana’nın yoluna giren Peygamberimizin yoluna girendir. Müslüman olmadan Mevlana’yı anlayamazlar. Amerikalı da olsa Türkte olsa bu farketmez.

Mevlana kriterlerinden daha önce bahsetmiştiniz, bunla neyi kastediyorsunuz?

A.Ö. : Kopenhag Kriterleri’nden bahsedildiği bir dönemde Mevlana Kriterlerini ortaya attık. ‘Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol’ prensibidir. Tasavvuf, aşk, muhabbet, sevgi, adalet, doğruluk, dürüstlüktür. Peygamberimizin yoludur. Kim bu yoldan giderse doğru yolu
bulur. Bir Mevlana kriteri, Sünneti Rasulullah, yani onun gibi olmak, yaşamak demektir. Diğer önemli kriter, Muradi ilahi, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Mevlana Kriterleri, sevgi ve feragatı öne çıkartıyor. Birbirimizi sevmemizi söylüyor. Sevgi olunca sınırlar kalkar ortadan. Yunus’un dediği gibi, ‘‘Aşk gelince cümle eksikler biter.’’ Bu anlamda. Mevlana Kriterleri, Kopenhag’dan çok daha ileridir. Üstelik, zamanında yaşanmış. Avucumuzun içinde, ama biz
kıymetini bilmiyoruz. Sadece Mevlana değil içi boşaltılmak istenen.

Siyasallaştırılmış ve yozlaştırılmış Hacı Bektaşı Veli’yi de, Ehl-i Beyt’i de bu insanların elinden kurtarmak istediğinizi söylemiştiniz. Bu projenizle ilgili Alevi cemaatlerle yürüttüğünüz ortak çalışma hangi aşamada?

A.Ö.: Ortak paydamızda buluşmak ve birlikteliği sağlamak için altyapıyı oluşturmaya gayret ediyoruz. Ehli Beyt ve Hacı Bektaş Veli’nin yolu Mevlana yoluyla aynıdır. Hacı Bektaş bir Hak dostu, erendir. Mevlana neyse Hacı Bektaş’ta odur. Hak dostlarında ses bir çıkar. Çünkü refaransları aynıdır, Mevlana için söylediklerimin hepsi onun içinde geçerli. Dolayısıyla ortak
paydalarımız çok güçlü. Mevlana gibi insani kamil görüşlüdür. Mevlana yılı gibi bir yılında Hacı Bektaş yılı ilan edilmesi ve gerçek Hacı Bektaş Veli’nin ortaya çıkartılması bir ihtiyaçtır. Çalışmalarımız henüz sürüyor.

Zor sorulardan kolay bir soruya geçelim. Bir röportajınızda neyle insan arasında bir benzetme yaptıktan sonra en yüksek müzik aleti insandır, demiştiniz; bunu biraz açar mısınız?
A.Ö.: Bir nefesle neyden bir seda ortaya çıkıyor. İnsan, Allah’ın en güzel şekilde yarattığı, sanatlarını, esmaül hüsnasını, isimlerini üzerine giydirdiği bir enstrümanıdır. Bu anlamda insan Allah’ın dudaklarında bir enstrüman gibidir. İnsan bir sebeptir, Allah güzel isimleriyle oluşturduğu insanı sebep olarak kullanır. İnsan nasıl neyi kullanarak hoş bir müzik elde ediyorsa aslında Allah insan vasıtasıyla en güzel musiki sesini çıkartıyordur. Tüm sebeplerin yaratıcısı, sanatların sahibi O’dur. Herşeyi gerçek sahibine vererek müzikal harmoniyi yakalarız, müzik yaparız.. Bazıları bu konuyu yanlış anlayabilir, anlayan anlayacağını anlar. Kolay soru dedin ama en zor soru buydu.
Müziğimizin altın devirleri artık bizden çok mu uzakta kaldı, nedir dünden bugün eksiğimiz? Neden artık Dede Efendiler yetişmiyor?

A.Ö: Buna katılmıyorum. Nostalji geriye dönüştür. Zaman hep ileriye gider. Neden eskiyle meşgul olalımda, önümüze bakmayalım? Tanburi Cemil, devrinin en büyük virtözüdür. Bugün ülkemizde beş on tane Tanburi Cemil var. Müziğimiz, bestelerimiz, müzisyenlerimiz gelişiyor, nostaljiye takılıp kalmamak lazım. İleriye doğru gidiyoruz.

Eurovision Müzik yarışmasına garibe eserlerle katılıyoruz. Neden zengin müzik kültürümüzü, örneğin Türk Tasavvuf müziğiyle katılmayı denemiyoruz? Bu sene katılacak Shake it up Şekerim gibi ‘şekerim’ kelimesi dışında Türkçesi bulunmayan Türk müziğinden uzak sırf İngilizce parça tercih ediliyor?

A.Ö. : Bu yarışmaya artık Avrupa’da ilgi kalmadı. Ayrıca koca müzik kültürümüzü gidip alakasız bir platformda temsil etmeye, rezil olmaya ne gerek var? Pop kültürün örnekleri sergilenen bir yarışmada benzer türler yarışmalı. Neydi o, Shake şeker her neyse.

Zeki Müren, benden sonra Türk sanat Müziğini en güzel söyleyen ve sahip çıkan Ahmet’tir. demiş ve eklemişti:’ Ahmet çok başarılı, ama tarikatçı olduğu için başarılı olamaz’. Bu söze ne diyorsunuz?

A.Ö.: Zeki bey beni çok severdi. Güçlü, çok önemli bir solistti. Bu onun görüşü. Biz halen varız. İnsanlığımızla buradayız. Önce insan olmalıyız. En son ve en zor soruya geçiyorum. Sizi yordum, özür dilerim ve vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederim.

Öldükten sonra nasıl anılmak istersiniz.?

A.Ö. : Boğazım kurudu gerçekten. Bu akşam nasıl saatlerce okuyacağım? Öldükten sonra nasıl anılacağım beni hiç ilgilendirmiyor. Öbür alemde narı cehenneme müstehak isem, affedilenlerden olmayacaksam, rezil edilecekler içindeysem, bu dünyada beni çok güzel ansanız ne olur, anmasanız ne olur? Allah’ın rahmet ve merhametine erip, ahiretde güzel anılmayı arzu ederim.

Türk Müziği’ndeki başarılarının yanı sıra Tasavvuf Müziği çalışmalarıyla yenibir akımın öncüsü olmayı başaran Ahmet Özhan’la keyifli bir pazar sohbeti de Bugün Gazetesi’nde 15 Ocak 2011’de yayımlandıç Bu röportajı da okuyunuz…

Şebnem Özcan’ın röportajı

Ahmet Özhan Türk Müziği’ndeki başarılarının yanı sıra Tasavvuf Müziği çalışmalarıyla yeni bir akımın öncüsü olmayı başarmış dev bir sanatçı. Ahmet Özhan ile müziği, üyesi olduğu Cerrahi Tarikatı’nı ve hayatıkonuştuk.

-Ahmet Özhan’ın repertuarında kaç şarkı var?

Saymadım ama Türk müziği repertuarında ne kadar şarkı varsa en azından 4’te 3’ünü bilirim. Binlerce denebilir. Çocukluğumdan beri radyo, plak, sahne takip eden bir insanım. Özellikle radyo çok önemliydi; solo şarkılar, klasik koro, küçük koro, fasıllar, beraber solo şarkılar. Şarkı söyleyerek uyurdum, şarkı söyleyerek uyanırdım. Benim için şarkı söylemek bir aşktı, sevgiliyle bir beraberlikti.

-Sizin hayatınıza yön veren bir şarkı var mı?

Benimle çok özdeşmiş şarkılar var, beni insanlar onlarla algılıyorlar. Mesela son dönemlerde “Gülü Susuz Seni Aşksız Bırakmam” benimle bilinen duyulan bir şarkı.

-Merak ediyorum, kaç yaşında Hac’ca gittiniz?

Hac’ca gittiğimde 29 yaşındaydım. 1980 yılının Ekim başıydı. Umre’ye ise defalarca kez gittim. En aşağı 7-8 kez gittim. Özellikle 1980-1990’larda her sene çok yoğun olarak bir 15 günümüzü ayırdık oraya.

-Sizin gençliğinizde, plaklar, filmler, sahne hayatı derken Türkiye’de Ahmet Özhan fırtınası esiyordu. O yaşta Hac görevini yerine getirmenin size manevi bir yükü oldu mu?

Yok, sizin dini algılayışınızla alakalı bir şey o. Eğer dini çok radikal olarak algılıyorsanız içkili ortamlarda hiçbir şekilde olmayı arzu etmezsiniz. Ancak, bulunduğunuz sosyal ortamla entegre olmanın da kendinizdeki artı değerlerin çevrenizdeki insanlar arasında paylaştırılması sağlamak adına bir görevci olarak hassasiyetiniz varsa her ortama girip çıkarsınız. Siz o ortamdan etkilenmezsiniz, o ortam sizden etkilenir.

-Hac’ca gidip geldikten sonra gazino hayatına devam ettiniz; sizi eleştiren hatta size laf atan filan oluyor muydu?

Arkadaşlarla şakalaşmalar oluyordu. Bizim milletimiz ve sanatçı arkadaşlarımız arasında hiçbir detone ses duymadım. Onların hepsi,  “Ahhh keşke bizde yapabilsek” diye paylaştılar. Çok güzel anlarımız vardı. Öyle arkadaşlarım vardı ki beraber kalırdık yurt dışı seyahatlerinde odaya benden önce girerler, kıbleye tespit ederler, onun arkasındaki yatağı kendisine ayırır, kıble tarafındaki yatağı bana ayırır ki ben rahat namazımı rahat kılayım. Artı gazinoda şöyle şeyler yaşadım, sahnede okurken yaklaşırsınız masalarla ilgilenirsiniz. Ben masaya yaklaşınca masadakiler rakı kadehlerini saksının arkasına saklarlardı. Bu bir nezakettir, belki onun bu duyarlılığı benim hacılığımdan daha değerlidir, bunu bilemezsiniz. Ben halkımı çok severim. Onlara hizmet etmek adına da hayatımın her karesini zevkle yaşıyorum.

-Bir sohbetinizde, “Nefsinin esiri olmuş, insanların hayallerini süsleyen şeyleri elimin tersiyle ittim” diyorsunuz, nedir bunlar?

İtmeye gayret etmişimdir. 29 yaşında hacı olmanın zorlaştırıcı yanları vardır. Nedir? Hayatın tatlı taraflarıdır. Yemektir, içmektir, gezmektir, flörttür, şudur, budur. 29 yaşında şöhrettiniz; ayıptır söylemesi yüzüne bakılan bir adamsınız. Etrafınızda bir sürü cazip obje dolaşırken siz belli bir disiplin içersinde belli bir etik kavram yoğunluğunu yaşama biçimi haline getirmişsiniz, bir takım şeylere metelik vermiyorsunuz . Bunu bir beceri, başarı olarak vermeyelim. Size sevdirilen, size kolay gelir. Bana da o hayat biçimi o duygular sevdirilmiş, o hayat biçimi bana kolay geliyor. Bu bir beceri asla değildir.

-Siz de baskıcı dönemin, çok olumsuz yönlerini yaşadınız mı?

Vallahi baskılı dönemlerde yaşadım ama ben o kadar samimi ve safça yaşadım ki hangi tehlikenin içinde olduğumun farkına varmadan. İşte 1980’li yıllarda ki baskı dönemleridir, bir takım vesait dönemleridir. Ben o zaman hacı olarak, derviş olarak yazıldım çizildim, koşuşturdum. Saf bir çocuk olarak geçirdim o günleri. Bu gün daha bir demokrat bir yurt sathında yaşama şansına sahibiyiz.

-Allah yolunda olduğunuz için hiç yasaklandınız mı?

Etrafımda bir markaj olmuş olabilir, bilemiyorum ama tespit etmiş değilim. Ama ben bir hayatı yaşadım 80’lerden bu yana, 30 küsur yıl. Tasavvuf Müziği’nin adı, benim vitrinimle gündeme geldi. Kurumlar kuruldu, falan, filan. Bir takım emniyet şubelerinde kalın, kalın dosyalarım vardı. insanlar onu toplamışlardır, bakmışlardır, “Bu adamın kültürünün haricinde bir derdi yok” denilmiştir. Emniyet o dönemlerde beni çağırdı. Ben de gittim. Polislerle görüştüm. Onlar sordular, ben de samimi olarak, “Doğrusu da var, yanlışı da” diyerek cevap verdim. Zaten kaçak bir iş yaparsanız tadını çıkaramazsınız. Benim hiç kaçak, köçeğim olmadı. Her şeyim ortadaydı, zaten polisler bu, “Bu saf, samimi bir çocuk” diye dikkate almadılar.

Mazhar Alanson da Cerrahi tarikatına geliyor ..

-Sizden başka ünlü isimler de Cerrahi tarikatına bağlılar. Örneğin, Cem Yılmaz, Mazhar Alanson ve Ali Taran’la o toplantılarda görüşüyor musunuz?

Çok nadir görüyorum. Ben daha sık gitmeye çalışıyorum, musiki meşki açısından bir görevim var vakıfta. Orada meşklerde bulunma bir nevi hocalık gibi pozisyonum var. Cem’i doğru dürüst hatırlamıyorum, Mazhar’ı çok nadirde olsa ara sıra görürüm. Böyle bir yeri kim paylaşmak istemez ki?

-Yeriniz neredeydi?

Karagümrük’te…

-Tarikatlara bakış açınız nedir?

Tarikatlar bir ülkenin sosyokültürelyönetim biçimi içersinde belli hassasiyetleri sosyal olarak da algılar. Tarikat aslında birebir ilişkidir. Çoklukla ifade edilecek bir şey değildir. Mesela orada sizin ders aldığınız bir kemal kişi vardır. Hadise sizinle onun arasındadır, bu toplumsal bir mesele değildir. Birebir içsel yolculuk eğitimidir.

-Türkiye’nin bu mekteplere ihtiyacı var mı?

İnsanın var. Bunu gözleyen bunu arayan dünyanın her yerinde bir çok davranış biçimi vardır. Meksika’ya gidin, ister Hindistan’a gidin, nereye gidersiniz gidin insanların bir içsel yolculuk peşinde olduğunu görürsünüz. Bu bir insanın yaradılışında var olan bir ihtiyaçtır. Onun için herkesin iç dizaynını oluşturabilmek ve o doğrultuda hayatı yaşayabilmek, o algı içersinde olabilmek adına herkese lazım olan içsel bir yolculuktur.

KİMSE KILIMA BİLE DOKUNMADI

-Sizin fişlenmenizi isteyenlerin kim olduklarını biliyor musunuz?

Ben onlara o konjektür içersinde hak veriyorum. Görevini yapan insanlardır. ‘Tekkeler yasak, Ahmet derviş oldu’ diye bir yazı. “Derviş tekkede olur, tekke yasak bu dervişlik nedir, gel bakalım kardeşim sen” dese bir şey icap etmez. “Bu bir algıdır kültürdür”, dedim ben de. Ama kimse kılıma bile dokunmadı. Ne emniyetten, ne kimseden beni tedirgin etmediler. Ben samimiydim, temizdim ve saftım. Arkasında bir politik, ekonomik hiçbir bağlantımın olmadığı o kadar netti ki böyle bir insana kimse bir şey yapmaz. Nitekim yapılmadı da

-Bir sohbetinizde, “Muhteşem eserler üretenler var, ancak insan olarak çok eksikler” derken neyi kastettiniz?

“Bunu ben kendim yaptım, ben okudum, ben besteledim, ben buranın mimari projesini çizdim” derseniz çok da güzel bir iş yapmış olsanız da ‘ben’den dolayı o maksatı ortaya koymaz. Halbuki, “Bir bestekar var, bir mimar başı var. Biz ona vekaleten, onun bizde tecelli eden esmasının gücüyle bir takım şeyleri yapıyoruz” dediğimiz zaman onun dili, onun sesi dediğimizde global manada anlamlı olur. ‘Ben’ dediğimiz zaman o şirk olur.

-Peki, sanatçılardaki ‘Ben’lik duygusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben onlara kıyamıyorum ya. Onlar benim cici arkadaşlarım. Hiçbirine kıyamam. Hepsi benim canımın parçasıdır. Adnan Şenses hasta, Nilüferciğim de öyle, hepsine Allah şifa versin. Onlar kıymetli insanlardır. Aslında onu kastetmiyorlar. Benim arkadaşlarımla peynir ekmek yeseniz göreceksiniz onların ‘yok’ içinde olduklarını. Ama piyasada rekabet vardır, bu işin bir raconu vardır, o zaman laf olsun diye konuşurlar ama içlerinden başka güzellikler geçer. O arenada öyle konuşurlar, birbirlerine dikkat çekerler, o konuşmalar onlara ekstra iş olarak geri döner.

BENİM TEK DAVAM SEVDAM

-Mal, mülk, para, pul bizim maneviyatımızı kavramamızı ne kadar engelliyor dersiniz?

Eğer malı, mülkü, şanı, şöhreti, sağlığı, şunu, bunu olan şeyleri kendi nefsiniz, kendi bilimsel varcehabınızla değerlendiriyorsanız onlar geçicidir, bir gün eliniz boş kalır. Ve bunun sonu perişanlıktır.

-Sizin böyle bir derdiniz oldu mu?

Hayır, benim mal, mülk peşinde olmak gibi bir derdim olmadı. Benim tek davam sevda. Sevda peşinde bir adamım.

-Kanser hastalığı çok yayıldı. Hem sanat camiasında hem de çevremizde kansere yakalanan bir çok insanın olduğunu görüyoruz, sizce bunun nedeni nedir?

Bugünkü sosyal donanımlarımız, yaşam biçimlerimiz, psikolojilerimiz bizi deforme ediyor. Birebir içsel arınışı hayatımıza taşımamız lazım. Ayet-i Kerime’de, “Onlar ki Allah dostlarıdır, onlar da hayıflanmak ve mahsun olmak yoktur.”der. Ne yapacağız, Allah’la dost olmanın çarelerine bakacağız. Allah’la dost olunca hastalansan da “Veren O’dur” dersin. Maalesef düne kadar, ‘Allah’ demenin asosyal toplum dışına itilen insan olmakla eşdeğer, baskıcı jakoben bir dönem yaşandı.