Bahtiyar Vahabzade’yi ‘Menim Anam’ şiiriyle tanımıştım ilk olarak. Azerbaycan Zaman gazetesinin ve Türk okullarının en yakın dostu oldu. Bakü’de iken evine en fazla gittiğim insandı. Bir ara hayat hikayesini kitap haline getirmeye karar versemde bitiremedim. Sağolsun, Erdal Karaman bitirdi. Azerbaycan Zaman gazetesinde 1996 yılında başyazar olarak köşe yazısı yazmaya başladı ve 2 yıl sürdürdü. Her köşe yazısında beni eve çağırır, dikta ettirir, yazdırırdı. Katipliğini yapma şerefine nail oldum. Mekanı cennet olsun. Onun yaptığı hizmetlere Allah ve biz şahidiz. 13 Şubat 2009’da vefat ettiğini duyduğumda Toronto’da arkadaşlarıma Azerbaycan’ın Necip Fazıl’ı öldü dedim. Sanki babam ölmüş gibi ağladım, üzüldüm. Bu iltifatıda kendisine
defalarca söyledim. Bahtiyar Vahabzade denilince bir çoğumuzun aklına Azeri bir şair geliyor yalnızca. Vahabzade aslında bütün Türk milletinin derdiyle dertlenen ve zor zamanlarda halkı için tehlikeleri göze alan bir kahramandı.

Azerbaycan’ın milli şairi Bahtiyar Vahapzade’den Orta Asya’daki Türk kolejleri hakkında şu hikayeyi mübalağa etmiyorum, belki 20 defa dinledim: “Bu güzel eğitim hizmetlerinin meyvelerine önümüzdeki senelerde hep birlikte şahit oluruz. Anlatılır ya, adamın birisi bir kapının kilidini kesmeye çalışıyormuş, bunu görüp yanına gelenler ‘Ne yapıyorsun?’ diye sorunca ‘Keman çalıyorum.’ diye cevap vermiş. Onlar ‘Ama sesini duyamıyoruz.’ deyince, ‘Yarından itibaren duymaya başlarsınız.’ demiş. Evet buralarda yetişen gençler yavaş yavaş hayatın içinde yerlerini alınca, insanlık için ne kadar faydalı oldukları görülecektir. Ben bu gidişattan işin hangi güzelliğe varıp dayanacağını
tahmin edebiliyorum..”
Zaman gazetesinin topladığı 40 bin dolar yardımı Mart 1992’de Azerbaycan Zaman temsilcisi Halim Dağlar ve ben, Azerbaycan’ın milli bağımsızlık davasında kullanılmak için rahmetli Hacı kemal Erimez ile birlikte Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı sarayında kendisine sunmuştuk. Vahapzade, para meselesi olduğu için yardımın şahitler huzurunda resmi kurumda yapılan törenle yardımı kabul etmişti. Kendi insanlarını bildiği için yardımın haramzade birinin elinde çarçur edilmesinden korkuyor, devlet kaydı altında aldırıyordu.

Azeri kardeşlerine karşılıksız yardım için gelen bu necip ve büyüklük manzumesi insanı gördükten sonra Vahapzade’nin beyninde şimşekler çakmış, Bakü Türk koleji açılınca babasının ölmeden önce yaptığı vasiyeti hatırlamıştı.
Şeki’de molla olan babası, 1930’lu yıllarda Sovyet hakimiyetinin Azerbaycan’ı tamamen teslim aldığı, camilerin dinamitle yok edildiği, alim ve mollaların kurşuna dizilerek öldürüldüğü günlerde, oğlu Bahtiyar’a şu vasiyeti yapmıştı:
“Oğlum. Ümitsizliğin her yanı sardığı felaketler asrında yaşıyoruz. Bu böyle gitmez. Bir gün Türkiye’den simalarında nur, gönülleri duru, okullar açmak isteyen Türk kardeşlerimiz gelecekler. O günleri ben göremeyeceğim, ama sen göreceksin. Eğer o güne yetişirsen, onların senin yardımına ihtiyaçları olacak. Sana son vasiyetim Türk kardeşlerimize yarenlik yapmandır.”
Bu hatırasını Bakü Türk Kolejinde onuruna verilen yemekte 1993’de anlatan Vahapzade, okula açma izni vermeyen ve engel çıkartanları duyunca çok üzülmüştü. Yemeğe katılanlar gözyaşlarına boğulmuş hıçkırıklarla ağlıyordu. Nasıl bir işin içinde olduklarını, kader planında gerçekleşmesi öngörülmüş, Allah’ın izin ve inayetiyle yürüyen bu hizmetde sadece birer vesile olduklarını bir kere daha anlamışlardı. Vahapzade, sözlerini “At izi ile it izini bizimkiler birbirine karıştırırlar. Özür diliyorum kullanacağım tabirden ama, bu akılsızlar ‘kendi pisliklerini baklava’ diye yerler. Ümidinizi kaybetmeyin.” diye sürdürdü…

Bahtiyar Vahabzade, 1925 yılında Şeki’de doğmuştu. Onu özellikle belirtmek istiyorum. O dönemde Sovyetler, yavaş yavaş Azerbaycan’a giriyor. Şeki, dağlık bir yer, sıra oraya gelmiş. Sovyet ordusu Şeki’ye giriyor. Şeki’deki insanlara diyorlar ki, “Artık Şura Hükümeti Azerbaycan’a geldi, buralara hakim olmaya başladı. Mallarınızı devlete verin.” O zaman halk isyan ediyor, “ben yıllardır çalışmışım, emek vermişim size neden verelim” diye itiraz ediyorlar. O dönemde 1930’lardan 45’lere kadar süren ayaklanmalar oluyor. Ayaklanmaları
Bahtiyar Vahabzade de görüyor. Evleri dağın eteğinde, arkasında dağlar var. Sovyet askerleriyle çarpışan isyancılar dağa çıkıyorlar. Geceleri de gelip şehirden yiyecek almaları gerekiyor. En yakın ev de Bahtiyar Vahabzade’nin evi. Oradan yiyecek alıyorlar, o da görüyor küçük yaşlarında. İsyancıların başı Kaçak Abbas diye bir şahıs var, Vahabzade’nin de akrabası. Kaçak Abbas’ı öldürüyorlar. Şehre getiriyorlar, cesedini sokak sokak gezdiriyorlar,
cesedine kurşun sıkıyorlar. Vahabzade bu vahşeti görüyor ve çok üzülüyor. Mesela dedesi, -bizde büyükler olur ya, çok saygındır, ona hürmet vardır- o da öyle. O hadiseden sonra ilk defa dedesinin ağladığını görüyor. Sonra bunları kim yapıyor diye sorduğunda ‘Sovyetler’ diyorlar. O küçük yaşlarından itibaren Sovyetlere karşı bir kin ve nefret duymaya başlıyor. Büyüyüp bazı gerçekleri gördükçe -mesela 1335’lerde binlerce insanı öldürmüş Sovyet hükümeti- bunları görüyor ve Sovyetleri eleştirmeye, onlara karşı tavır almaya başlıyor. Hatta 1950’li yılların sonunda İran ve Rusya’nın Azerbaycan’ı parçalamasıyla ilgili bir şiir yazıyor.
Şu an Güney Azerbaycan diye bir bölge var ve burada 25-30 milyona yakın Azerbaycan Türkü var. O şiirinden dolayı üniversitedeki görevinden atıyorlar, 2 sene işsiz kalıyor. “Sen hükümeti nasıl eleştirirsin” diyorlar. Hakikaten de cesaret ister. O dönem Sovyetlerin en güçlü olduğu dönem. Kalkıyorsunuz, devleti eleştiriyorsunuz. Ve dayanacağınız bir yer de yok. Halk da bunu görüyor tabi. Vahabzade’nin bu hareketlerini görüyor, hayran oluyor. Mesela
şiirlerinde sürekli anadili hususunda fikirlerini, düşüncelerini ifade ediyor, Azerbaycan dilinin önemini vurguluyor. Halbuki Rusça var. Rusçanın dışında milli değer taşıyan hiçbir şeyi hükümet kabul etmiyor zaten. Ondan dolayı da halk Vahabzade’yi kendi fikirlerini, düşüncelerini terennüm eden bir insan olarak görüyor. Sürekli de takip ediyor. Mesela eserleri çıkınca herkes alıyor, o dönemde eserleri binlerce basılıyor. Eserlerinde yazdığı bütün olaylar
Azerbaycan’da geçiyor fakat o mesela Afrika’yı örnek veriyor. Halbuki okuyan, onun kendi ülkesinde olduğunu biliyor. Sovyetler döneminde sürekli sistemi, hükümeti eleştiriyor, eserlerinde milli değerlere yer veriyor. Bu şekilde de halk arasında bir sempati oluşuyor.
Öte yandan Bakü Devlet Üniversitesi’nin profesörlerinden birisi Bahtiyar Vahabzade. Bir profesör arkadaşımız var Azerbaycan’da, o anlatıyor; “Onun dersinde salon doluyordu. Talebeler onu pürdikkat dinliyordu.” diyor. Çünkü farklı. Diğer hocaların hepsi aynı şeyi söylüyor: Lenin, Stalin. Ama o, milli değerlerden bahsediyor, anadilden bahsediyor, bayraktan, vatandan bahsediyor, yapılan uygulamaları eleştiriyor. Ve böylece üniversitede de
onun etrafında bir hale oluşuyor. Tehlikeli bir dönemde cesaret edip fikirlerini söylemesiyle önemli bir şahsiyet haline geliyor. Bir örnek vereyim; 1990 yılında Rus tankları Bakü’ye giriyor. Halk meydanda toplanmış, Ruslar tankları halkın üzerine sürüyorlar. Bir sürü insan şehit oluyor, birçok insan yaralanıyor. Sonra Rus komutan meclise geçiyor. Mecliste Bahtiyar Vahabzade, Rus komutanın yakasını tutuyor, yüzüne tükürüyor. “Senin burada ne işin var, kimsin sen.” diyor. “Bizim topraklarımızı işgal edemezsiniz. Biz bağımsızlığımızı kazandık.
Çıkın gidin.” diyor. O sırada komutan elini tabancasına götürüyor. Azerbaycan’ın o dönemdeki yetkililerinden birisi komutanın kulağına eğiliyor, bir şeyler diyor, adam elini geri çekiyor. Vahabzade’den dinlemiştim bunu, kendisi anlatmıştı. Merak ediyor, olaylar yatıştıktan sonra gidip o şahsa soruyor; “Ne dedin de elini geri çekti?” diyor. O da “Eğer onu öldürürseniz, buradan hiçbiriniz canlı çıkamazsınız. Bütün Azerbaycan ayağa kalkar dedim.”
diyor.
Vahapzade, Azerbaycan’a 1991’de ilk defa adım atan önde giden atlıları hep evinde kabul ediyor ve onlara moral veriyordu. Bakü’ye gelipte onun evine uğramamış olan azdır. Gazeteci Yılmaz Polat, Hacı Kemal Erimez’i Azerbaycan’ın meşhur şairi Bahtiyar Vahapzade ile 1992 başında onun evinde tanıştırmıştı.Vahapzade’nin 83 yaşındaki annesi Fatma Hanım, Erimez’i görür görmez dilinden şu sözler döküldü: “ Bu adam Nurkundesi (Nur topu), baştan
ayağa kadar ışık saçıyor.” Yanında taşıdığı özel çantasında her zaman özel hediyeler bulunduran Hacı Erimez’in işi gücü kalp, gönül kazanmaktı. Maddi ve manevi tüm servetini öğrenciler ve eğitim çalışmaları için harcamıştı, hasta ve yaşlı vücudunu son nefesine kadar Allah’ın rızası istikametinde koşturmada kararlıydı. Genç bir alperen aşkı ve şevkiyle Vahapzade’ye okul planlarını açan
Erimez, Yağmur Gözlü’nün 20 Ocak 1990 Bakü katliamından sonra verdiği vaazın kasedi getirmiş, beraberce gözyaşları içinde izlemişlerdi. Vahapzade, Erimez gittikten sonra vaazı tekrar izlemiş, saatlerce ağlamıştı. Hacı Kemal Erimez’in davetiyle 1992 sonlarında İzmir’e giden Vahapzade, Yağmur Gözlü
Fethullah Gülen ile buluşup gece yarısı 2.00 sularına kadar sohbet etmiş, iki saygıdeğer insan birbirini anlamıştı. Çok sade bir yaşantı yaşayan Yağmur Gözlü’nün kitaplarını okuduktan sonra, Erimez’e ‘onu bana az anlatmışsın’ diye sitem eden Vahapzade, şu izlenimlerle Bakü’ye dönmüştü. “ O, sadece Türk ve İslam dünyasına değil tüm insanlığa hizmet etmek istiyor. Böyle bir devirde böyle bir insan bulmak zordur.”

Vahapzade, tüm imkanlarını kullanarak Elçibey yönetimine etki yapmaya çalışsada, okulların resmi açılış iznini kopartamadı, ancak en azından okulları kapatmalarına engel olmayı başardı. Vahapzade, Türk okularının sesinin çok sonra çıkacağını hep savundu. Vahapzade’ye göre Türk okulları büyük işler yapacak ve dünyanın dört bir tarafından sesi duyulacaktı. Vahapzade’nin Türklere başka bir yardımı Şehitler Hıyabanında Diyanet İşleri Başkanlığı
tarafından yaptırılacak 3. Ahmet Camisi benzeri Türk camisiydi. Üç milyon dolarlık dev bir bütçe ayrılmıştı. Minyatür boydada olsa tezyin sanatları ile süslenecek bu cami, Bakü’nün en tepesindeydi ve kente tekrar müslüman havası katacaktı. Kafkas İslam Dairesi Başkanı Allahşükür Paşazade, Türklerin Bakü’nün görüntüsünü değiştirecek bir cami yapmasına “sünni” oldukları gerekçesiyle karşı çıkıyordu. Azeri Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev uzun süre izin verip vermeme konusunda kararsız kaldı. Sonunda Nahçıvan’da kendisine Türkiye’yi sevdiren Muhammet Gül’ü, Muaz Menekşe’yi hatırladı. Nazım
Ekberov’un Türk okullarına kefil olurken söyledikleri aklına geldi. Tasallukta bulunan Vahapzade’ye Aliyev şunları söyleyecekti: “Sünni, Şia ayrımı Türk kardeşler arasında olmaz. Ben gerçek Türkleri Nahçıvan’da tanıdım. Bu Türk kardeşlerimizden bize zarar gelmez. Cami inşa edilsin.” Kısa sürede tamamlanan cami Türklerin tek Cuma namazı kılabildiği ve toplanıp birbirleriyle hasbihal ettikleri camiydi. Ayrıca Türkiye’den gelenlerin ilk ziyaret ettikleri mekan oldu. Türkler, ilk muhacirlerin yareni, yoldaşı, gardaşı, aksakalı rahmetli Vahapzade’ye dualarında hiç bir zaman unutmayacaktı…

Vahabzade, çocukluğunda Türkiye hakkında anlatılan hikâyelerle büyüdü. 1930 ve 1940’larda Sovyetler Birliği’nin zulmü artırdığı en karanlık bu dönemde evlerinde sürekli Türkiye anlatılıp konuşulurdu. Vahapzade’nin babası gibi dedesinin ve amcasının dilinden Türklerin adı hiçbir zaman düşmüyordu. O dönemde aynı zamanda öğretmenlerinden ve ihtiyar kişilerden Türkiye hakkında dinledikleri hikâyeler, Vahabzade’nin kalbinde Türkiye sevgisi
doğurmuştu. Küçük yaşlardan itibaren Vahabzade’nin hayallerini süsleyen Türkiye, onun gençlik yıllarında, Sovyetler Birliği döneminde, içini yakıp kavuran bir sevda haline geldi. Bir fırsat bulup Türkiye’yi ziyaret etmek isteyen Vahabzâde, nihayet bu özlemini gidereceği zamanı 1961’de yakaladı. Nihayet, Vahabzade, çocukluğundan beri özlemini çektiği, büyüklerinden birkaç defa dinlediği, hayallerinin ülkesi olan Türkiye’yi birkaç gün içinde ziyaret edecekti.
Şair, bu vuslat öncesinde duygu dolu anlar yaşadı. Vahabzade’nin özleminin gerçekleştiği anlar tarifi zor anlardı.

Şairin, ana vatanı olarak ülkemize yapmış olduğu unutulmaz ziyareti kendisinden dinleyelim: “Dedemin, babamın ve amcalarımın ağzından Türkiye hiç düşmezdi. Ben şimdi soyumdan gelen arzuların hayallerin ülkesi olan Türkiye’ye gidiyorum. Sabah erkenden kalkıp tıraş oldum. Otuz beş yıldır hasretini çektiğim, ismini zaman zaman andığımda bütün bedenimi titreten, koluma kuvvet, ayağıma takat, gözlerime ışık veren bir şehre, İstanbul’a gidiyorum. Ümitlerim, bayrağım, kaybettiğim tarihim, geçmişim, ana dilim,
şerefim hepsi sendedir; önünde boyun eğdiğim, zorla elimden alınan adımın sahibi, namusumun, izzet ve şerefimin koruyucusu, gören gözüm, vuran kolum, düşünen beynim, yardımcım, dayanağım sensin. Kamaranın penceresinden bakıyorum uzakta fener yanıp sönüyor. Allah’ım! İlk defa Türk ışığı görüyorum. O ışıkta benim arzularım yanıyor. Ey fener, sen sana tarih boyu düşman olan bir milletin gemisine yol gösteriyorsun. O geminin içinde sana can vermeye hazır birisi var.”
Türkiye’ye, kimlik kontrolünden sonra ayak basan Vahabzade’nin heyecanı devam etti. Türkiye Cumhuriyeti yazılı mühür şairi duygulandırdı: “Ben sana kurban olayım. Ey Benim Cumhuriyetim! Ey benim benden uzak vatanım! Benim için yanan ve bana elini uzatamayan vatanım! İzin belgesinin üzerindeki mührü döne döne öpüyorum. Otuz beş yıldır vesikamın üzerinde Rus dilinde yazılı ifadeler vardı, ilk defa şimdi kendi dilimde yazılı bir ibare var kimliğimde. Ömründe sadece on saat benim kim olduğumu gösteren vesika ise ilk defa kendi dilimdeydi. Ben ancak şimdi ben oldum.”

“Nihayet İstanbul’a ayağımı basıyorum. Bu mukaddes toprağı eğilip öpmek istiyorum. Ama yol boyunca beni takip eden ajanlardan korkuyorum. Yan, ama öyle yan ki, alevin gözükmesin. İstanbul’da topu topu on saat kaldık. Şehri gezdik. İnsanlarla konuşmak istiyorum. Hal hatırlarını sorup onların kalbine yol bulup girmek istiyorum. Ancak onların bana meyli yok.” diyen şair İstanbul’u ziyaret ettiği dönemde sokakların bakımsız, marketlerde fiyatların çok yüksek olduğunu, müzelerin tertibatının iyi olmadığını gördü. İstanbul’un bu durumunu gören şair hayal kırıklığına uğradı, o gece geç vakitte yatağından
kalktı geminin güvertesinde ellerini göğe açarak: “Ey Allah’ım! Sen Türkiye’nin geçmişteki kudretini ve azametini geri ver.” diye dua etti. Vatanına, Vahabzade’nin ifadesiyle, “yürek ağrısıyla” dönen şair, bu seyahatten sonra “İstanbul” adlı şiirini yazdı: “Bugün bir ayağı Avrupa’dadır. Bir ayağı Asya’da Türk’ün. Kulaklarında motor sesi, Dilinde Kur’an sesi, Türk’ün. Zaman onu dillendirir, Asrın ahengine ses verir, Düşünüp derinden Ancak babası çeker eteklerinden, Çırpınır şehir İkilik içinde. Düğüm düğüm olmuş fikirler
Asrın keşmekeşinde. Bir şehirde buluşur İki dünya, iki âlem. Bulacaktır eminim, Türk oğlu Hak yolunu. O, şimdilik seyreder Sağını, Solunu… Yüreği şark yüreği, Aklı Garp aklıdır Türk’ün Bu tezattan sinesi dağlıdır. Türk’ün.”

Türkiye’ye yapmış olduğu ziyaretten bu derece etkilenen Vahabzade, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte sınırların açılmasından sonra, iki kardeş ülke arasındaki ilişkilerin daha da artmasını istiyordu. Sınırların açılmasıyla yıllardır insanların çekmiş olduğu hasret sona erdi. Vahabzade’ye göre, bu süreçten sonra iki ülke arasındaki ilişkilerin her yönden ivme kazanması gerekiyordu. Esas yapılması gerekenlerin bu aşamadan sonra gerçekleşebileceğini ifade eden Vahabzade, kendisiyle yapmış olduğumuz bir söyleşide Azerbaycan-Türkiye arasındaki münasebetlerin yeterli seviyede olmadığını şu sözlerle ifade etmekteydi: “Hem Anadolu Türkleri hem de Azerbaycan Türkleri ilişkilerimizin daha sıkı olmasını arzu ediyorlar. Aydınlarımız bu konuda daha da istekli görünüyorlar. Maalesef ilişkilerimiz arzu edilen seviyede değil. Bu ilişkiler, devlet nezdinde olmalı. Türk tiyatroları buraya gelmeli, bizim tiyatrolarımız Türkiye’ye gitmeli. Her şey kültürle olur. Kültürel yakınlık olmadıktan sonra hiçbir şeyin gerçekleşmesi mümkün değil. Fizik sahasında Azerbaycan’da büyük âlimler var. Bu ilim adamlarıyla Türk fizikçiler beraber çalışmalı. Bu çalışmaların merkezi Ankara olmalıdır. Yılda birkaç kez akademisyenler toplanıp, ortak çalışmalar yapmalılar. Ayrıca
Azerbaycan Edebiyat Tarihi olmalı. Umumi Türk Edebiyat Tarihi yazılmalıdır. Bunun yanında Genel Türk Sanat Tarihi, Umumi Türk Tarihi kaleme alınmalıdır. Bunlara Türkiye’nin ön ayak olması gerekir.”

Vahabzade, bir taraftanda Türkiye ve Türkî cumhuriyetleri yakından ilgilendiren bir tartışmaya, ortak dil tartışmalarına aktif olarak katıldı. Vahabzade, Türkiye ve diğer Türkî cumhuriyetlerle olan alakaların daha da yaygınlaşması ve bu ilişkilerin seyrinin daha kolay olması için, dilde birliğe gidilecek çalışmaların artırılması yönünde, ülkeler nezdinde girişimlerde bulunulmasını istiyordu. Bu durumda Türkî cumhuriyetlerde, dolayısıyla da
Azerbaycan’da ve Türkiye’de, kullanılan ortak kelimelerin işlerliğinin artırılması yönünde özellikle dilcilere önemli görevler düştüğünü belirtirken, bu birliğin ne şekilde başlatılacağını da şu sözleriyle işaret ediyordu: “Aydınlarımız şimdiden çalışmaya başlamalılar. Azerbaycan Türkü, Türkiye’de bugün konuşulan bazı kelimeleri anlamakta zorluk çekiyor. İlim adamlarımız ortak dil hususunda çalışmalar başlatırken, diğer taraftan kullandığımız ortak
kelimeler dilden atılıyor. Azerbaycan’da “okul” kelimesini bilen çok azdır. Bunun yerine niçin “mektep” kelimesi kullanmıyoruz. Bunlar önemli meseleler. Mektebe, muallime dönmeli. Benim atam mektep demiş, okul dememiş. Bu alanda yapılabilecek bir diğer çalışma da ortak dil projesidir. Ortak bir lügat hazırlanmalıdır. Türklerin kullandıkları ortak kelimelerin işlerliği artırılmalıdır. Biz bugün Azerbaycan Türkçesi’nde “dilekçe” yerine “eriza” kelimesini kullanıyoruz. Bu güzel bir kelime değil. Bu kelimenin yerine dilekçe kullanılmalıdır. Aynı şekilde size yabancı dilden geçmiş “anahtar” kelimesi var. Bizde bunun karşılığı “açar” kelimesidir. Özbeklerin, Kırgızların ve Kazakların kullandığı bu kelime niçin bütün Türk dillerinde ortak olmasın? Bu mesele bir iki yılın işi değil. Biz bunu şimdiden başlatmazsak, gelecek nesil bizim yüzümüze tükürecek.

İlim ve kültür arasındaki ilişkilerin olması gerektiği seviyeyi işaret eden Vahabzade, birçok şiirinde Türkiye’ye olan sevgisini de dile getirmişti. Gördüğü ya da duyduğu bir olaydan ilham alan şair, ülkemize olan sevgiyi terennüm etmişti. İki kardeş ülkenin her zaman zor günlerinde birbirlerinin yanında olduğuna işaret eden Vahabzade, 1999 yılında ülkemizi derinden sarsan Marmara depreminden bir Türkiye vatandaşı gibi üzüldü, ona bu üzüntü
“Deprem” şiirini yazdırdı. Şair duygularını sözü edilen şiirde şöyle ifade ediyordu: “İşitince ata yurtta depremi, Aktı yaşım, döndü başım Türkiye, her derdimin, her gamımın ortağı Can kardaşım, can kardaşım Türkiye. Var mı kaza, var mı bela bu kadar? Seninleyiz biz ki ömür boyunca Facianı biz uzaktan duyunca, Gözlerimden aktı yaşım, Türkiye. Öz hükmü var her zamanın, her anın, Yaman günde yanındayız biz senin Ana yurtta vatanımsan, vatanım, Vatanımda vatandaşım, Türkiye. Tarih boyu bu ahdimiz sarsılmaz, Türk milleti har olmamış, har olmaz. Her beladan Türk’ün beli kırılmaz. Sen benim can sırdaşım, Türkiye.”

Türkiye’yi derinden etkileyen depreme karşı teessüratı bu dizelerle ifade eden şair, iki ülke arasındaki sarsılmaz sevgi ve kardeşlik bağlarının hangi temeller üzerine bina edildiğini Azerbaycan-Türkiye şiirinde dile getirmekteydi:
“Bir ananın iki oğlu Bir ağacın iki kolu O da ulu, bu da ulu Azerbaycan-Türkiye Dinimiz bir, dilimiz bir Ayımız bir, yılımız bir Aşkımız bir, yolumuz bir Azerbaycan-Türkiye Anayurt’ta yuva kurdum Ata yurda gönül verdim Ana yurdum, ata yurdum Azerbaycan-Türkiye.”

Vahabzade, Türkiye’deki gelişmeleri yakından takip ediyordu.Türkiye’de çıkan kitap ve dergiler evine geliyor ve bu eserleri altını çizerek okuyordu. Türkiye’de çıkan yazılardan etkilenen şair, altını çizdiği satırları zevkle ziyaretine Türkiye’den gelen misafirlere mutlaka okuyordu. Türkiye’de bu derece kalem erbabı olan ediblerin olmasına sevindiğini ifade ederdi. Bu eserleri titizlikle okuduktan sonra çevresindeki insanlara, Türkiye’deki yayımlanan bu çalışmaları göstermesi, onun Türkiye’ye olan bağlılığını göstermesi açısından dikkat çekiciydi. Türkiye’deki aydınları yakından takip eden Vahabzade, Türk insanının heyecan duyduğu ve zevkle okuduğu eserleri beğenir, dikkatlice okurdu. O, 1977 yılında Yavuz Bülent Bakiler’in “Yalnızlık” adlı kitabını okumuştu ve bu kitapta bulunan “Unuttuğumuz İnsanlar” başlıklı şiir, Vahabzade’nin duygu ve düşüncelerinin tercümanı olmuştu. Bu şiiri okuduktan sonra “Benim kalbimden haber verdi, arzumun aksisedası oldu” diyen şair, Bakiler ile aynı düşünceleri paylaştığını belirtiyordu.

Vahabzade’nin sözünü ettiği dizelerde Yavuz Bülent Bakiler duygularını şu mısralarla dile getiriyordu: “Ben, çilesi çekilmemiş bir Türkmen Ben, her sabah ciğerinden kurşun yiyen bir yetim, Çaresizlikler içinde sizi düşünüyorum, Ey esir insanlar diyarında Benim esir milletim, Ve Ey Kafkas dağları ardında Bayraksız memleketim.” Yavuz Bülent Bakiler’in ıstırabını çektiği ve bu konuda çaresizliğini beyan ettiği
mesele, kendisi gibi aynı dertlerden mustarip olan Vahabzade’nin eserlerinde de işleniyordu. Yavuz Bülent Bakiler’in mısralarının Azerbaycan’da da aksiseda bulması duygu ve düşünce yönünden iki ülke aydının aynı kaynaktan beslenmesini göstermesi açısından önemliydi. Yavuz Bülent Bakilerin eserlerini okuyan ve bu eserlerden etkilenen şair, kendisine sorduğu “Bu yangı hardandır?” sorusunun cevabını, Bakiler’in milli varlığına, milli köküne, soyuna, tarihine, diline, dinine sarsılmaz bağlarla bağlanmasında buluyordu.
Vahabzade’nin, Türkiye’de en çok sevdiği şairlerden birisi de, onun şairliği
akidesinden gelir diye nitelendirdiği Mehmet Akif Ersoy’du. Mehmet Akif in “Çanakkale Şehitleri’ne” adlı şiirini okurken, Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın, “Gömelim gel seni tarihe” desem sığmazsın. Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitap. Seni ancak ebediyetler eder istiab.” mısralarına geldiğinde gözyaşlarını tutamayıp ağlıyordu. Onun Akif’ten bu derece etkilenmesi şaşırtıcıydı. Aslında bir istiklal şairinin, diğer bir istiklal
şairinin mısralarına ağlaması normaldi. “Çanakkale Şehitleri”ne ve “İstiklal Marşı”na hayran olan Vahabzade, Mehmet Akif’i, Türk ruhunun, Türk tarihinin, Türk medeniyetinin tecellisi olarak görür ve bununla da iftihar ederdi. Türkiye ve Azerbaycan arasındaki ortak değerlerin çok olması ve bu değerlerin gün yüzüne çıkması şairi duygulandırıyordu. Şair, rahmetli Ahmet Kabaklı’nın daveti üzerine yıllar önce Türkiye’ye gitmişti. İstanbul’da birkaç gün konuğunu ağırlayan Kabaklı, Vahabzade’ye bir gün sonra Ankara’ya gitmek için uçakta iki kişilik yer ayırttığını söyledi. Vahabzade de Kabaklı’ya uçakla değil de karayoluyla gidip gidemeyeceklerini sordu. Kabaklı’dan bu konuda olumlu cevap gelince, İstanbul’dan Ankara’ya kara yoluyla gitmeye karar verdiler. Yola çıkmadan önce Vahabzade eline bir kalem bir de defter aldı. Yolda levhalarda gördükleri yer isimlerini teker teker kaydetti. Bu
isimlerin birçoğunun Azerbaycan’da, hatta kendi memleketi olan Şeki’de yer ismi olarak kullanıldığını gördü. Ortak toponimlerin bu kadar çok olmasına sevinen şair, yolda mola verdiklerinde Kabaklı’dan izin istedi, hemen yanlarında kendileri gibi mola vermiş olan yolcuların masasına selam verip oturdu. Oradaki yolcularla biraz sohbet ettikten sonra kendisini tanımadıklarını anlayan Vahabzade, masasına konuk olduğu Türkiyeli yolculara kendisinin nereli olduğunu sordu. Onlar da Vahabzade’yi tanımadıkları için konuşmasından Karslı ya da Ardahanlı olabileceğini söylediler. Şair, yolcuların vermiş olduğu bu cevaba çok sevindi.
Şairi etkileyen bu olayların temelleri, iki ülke insanının sarsılmaz bağlarla birbirine bağlanmasına dayanıyordu. Her dönemde tazelenen vefa numunesi diyebileceğimiz olaylar haliyle, iki ülke insanını daha da birbirine yakınlaştırıyordu. Vahabzade’nin eserlerinde de görüldüğü gibi Türkiye onun gözünde kendi ülkesi kadar azizdi. Türkiye’nin mutlu gününde sevinen, üzüntülü günlerinde, Türkiye vatandaşı bir ferd gibi kederlenen şair, Türkiye’nin istikbaldeki yerinin dünyadaki müreffeh devletlerarasında olmalıdır diyerek, Türkiye’nin dünyadaki büyük devletlerden birisi olmasını arzu ediyordu. Onun, “Tek arzum yirmi birinci yüzyılda Türkiye’nin dünya muvazenesinde sözü geçen dünyanın en güçlü devleti olmasıdır” demesi, Türkiye’ye olan sevgisinin derecesini gösteren en güzel ifadedir. Vahapzade’nin evi ölümüne kadar Türkiye’den gelen ağır misafirlerin ağırlandığı, ilk
muhacirlerin başı sıkıştığında başvurdukları bilge evi olmayı sürdürdü. O, ilk muhacirlerin bilge Bahtiyar Vahapzade’siydi. Allah onu ahirette de bahtiyar eylesin…