Dr. Fuad Şahin: Kanada’da müslümanca yaşamak İslam’ı tebliğdir

Babası Cezayirde görevli bir Osmanlı subayıydı. 1912’de Balkan anlaşması imzalanarak Kuzey Afrika toprakları İtalyanlara terkedilmişti. Libya bedevileri Osmanlı’dan direniş için subay göndermesini istedi. Babası Muhammed Mustafa gönüllü olarak cihada gitti ve 1922 yılına kadar 10 yıl kaldı, daha sonra Mısır, Mersin üzerinden ricat ederken Adana Ceyhan’a  yerleşmeye karar verdi. Eylül 1922’de Libya’da çölde doğmuştu ve deve sırtında 1.5 yılda
Ceyhan’a ulaşmıştı son Osmanlı Fuad Şahin. Babasının örgütlediği Ömer Muhtar, 1935’e kadar bağımsızlık mücadelesini sürdürdü ve İtalyanlara kan kusturdu. Daha sonra Arap Birliği’nin ilk genel sekreteri olacak Mısırlı Abdurrahman Azzam’da babasıyla omuz omuza direnişi örgütlemişti. 5 yaşındaki Fuad, babasının bir Fransız demiryolu firmasında iş bulmasıyla bu sefer Ceyhan’dan Halep’e taşındı, burada Arapça, Fransızca ve dinini öğrendi.
1937 yılında Galatasaray Lisesi’ne girdi ve 1943’de mezun oldu. 1950 yılına kadar İstanbul Tıp fakültesinde okudu. 1951’de askerliğini tercüman olarak yaptı. Sinop Ayancık’ta 7 ay ve Urfa Suruç’ta 5 yıl doktorluk yaptı. Bu sırada Gaziantepli Solmaz hanımla evlendi, üç kızı dünyaya geldi. 1957’de İstanbul Üniversitesi’nde Genel Cerrahi alanında uzmanlığını yaparken, 1958’de Kanada’nın Kingston kentindeki Queens Üniversitesi’nde ihtisas yapmaya
hak kazandı. İhtisasına 2 sene İngiltere’de devam ettikten sonra gelen davet üzerine tekrar Kingston’a döndü. Toronto’nun 1000 km kuzeyindeki ücra köyü Herst’de doktorluğa başladı, 1965’de Hamilton’a geldi. 1966 yılında Niagara Falls’da hastanede çalışmaya başladı. Burada oğlu Mustafa doğdu. Üroloji uzmanı olarak aralıksız doktorluğa devam etti ve 2000 yılında Niagara Falls’da emekli oldu. Müslümanların kurduğu ilk vakıflar, dernekler, camilerde
katkısı bulunan, başkanlıklarını yapan Şahin, Kanada’da daki Türklerin yerleşim sürecine vakıf olan adeta yaşayan bir canlı tarih ve bir tanık. 92 yaşında olmasına rağmen ruhu genç kalan ve dinamikliğini hiç kaybetmeyen, renkli kişiliği ve misafirseverliğiyle tanınan Şahin ile Niagara Falls’da ABD’yi karşıdan gören evinde oldukca zevkli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Atatürk’ün dönemini gördünüz. Bugün Atatürk konusunda yapılan tartışmaları sağlıklı buluyor musunuz?

F.Ş. : En büyük kabahat Atatürk’ü putlaştırmaktır. Sorgulamadan ne yaptıysa doğru kabul ediliyor. Atatürkçü olmak zorunda değilsiniz. İslam’da Muhammedilik yoktur. Allah’a iman esastır. Peygamberimizin pek çok Hadisleri bile doğru mu değil mi diye araştırılıyor, sorgulanıyor. Atatürk’ün arkasına sığınarak yanlışlarını doğru kabul ettirmek isteyenler, fikir
beyan edenler var. Atatürk büyük bir insandır ve ülkemizi özgürlüğüne kavuşturmuş bir kahramandır, örnek bir hayatı vardır. Ancak hataları, zaafları varsa tenkit edelim. Onun zamanında ülkemizde demokrasi yoktu. Bugün dahi halkımız demokrasiye hazır değil, beklesin diyorlar. Adnan Menderes’in döneminde bile bugünkünden fazla demokrasi vardı. Demekki beklemekle olmuyor.

Atatürk döneminde demokrasi yok diye mi bugün demokrasiyi hazmedemeyenler var ülkemizde?


F.Ş. : Yarım yamalak demokrasi olmaz. Demokrasiye geçişin riski vardır, göze alacaksınız, ancak böyle demokrasi kültürü yerleşir, öğrenilir. Hak, hukuk, adalet, insanlara hürmet esas olmalıdır. Allah, İslamiyet’le insana tam hürriyet sunuyor. Herşeyi askeri düzen şeklinde değişmez olarak lanse etmek mantıksızdır. Anne ve babalar, 40 yaşında hala evladına çocuk muamelesi yapar. Ülkemizdeki demokrasiye halen çocuk muamelesi yapmak insfsızlıktır.
Atatürk döneminde demokrasi yoktu diye bugün büyümüş boy atmış demokrasimizi katletmek Atatürk’e ve insanımıza saygısızlıktır.

Atatürk yaşarken laiklik nasıl anlaşılıyordu? Bugün laiklik konusunda kavram kargaşası yaşanıyor, doğru tanımı yapmak bu kadar zor mudur?


F. Ş. : Laiklik, tüm dinleri hoş görmek, hürmettir, saygıdır. Atatürk böyle anlamıştı. Bugün Laiklik yanlış anlaşılıyor. Din düşmanlığı olarak lanse edenler ideolojik davranıyor. Dini inkar edenler, müslümanları halen geri kafalı olarak görmek istiyor, medeni olduklarını kabullenemiyorlar. Galatasaray’da okurken orucu kaçak tutardım, o yıllarda namaz kılan bir üniversite mezunu bulmak imkansızdı. Bunlar aşıldı, bu sefer cepheler oluştu. İSEDAK’ın yani müslüman ülkeleri koordine eden bir örgütün bir toplantısı İstanbul’da yapılmıştı. Suudi
temsilci, orada konuşmasına bismillah ile başlayınca olay olmuştu. Kral Faysal’ın kafası atmıştı. Türk tarafı resmi belgelerden bismillah’ın çıkartılması için girişimde bulunmuştu. Türkiye’de halen bismillah, maşallah, inşallah dersen gericisin diyorlar. ABD Başkanı İncil üzerine elini basarak yemin eder. Kingston’da okurken domuz yemediğimi gören rahibe bana özel yemek çıkartmış ve domuzu çekinmeden yiyen adı müslüman bir Türkü ayıplamıştı.
İnsanlığı ve saygıyı bu ülkede öğrendim.

Bu işin orta yolu yok mu?

F.Ş. : Herşey insani ilişkilerdir ve bireye saygıdır. Başörtülü halen ülkemizde üniversitede okuyamıyor, eşinin cumhurbaşkanı olmasına engel olarak görülüyor. Yeminli din düşmanları var ülkemizde. Diğer tarafta aşırı mutahassıp, kendisi gibi yapmayanı müslüman saymayan bir kesim bulunuyor. Aşırı olanlar milleti birbirine düşürüyor, fitne üretiyorlar. Ama dar kafalı
müslüman ülkemizde azalıyor, dünyaya açılıyor. Dış ülkelere giden vatandaşlarımız orada başka müslümanlarla temasta oldular ve beynelmilel hale geldiler.

Galatasaray Lisesi’nin imalat hatasısınız sanırım. Bu okul Hristıyan misyoner okulu değil mi?

F.Ş. : Hayır. Rahibeler ve Rahiplerin derse girdiği iddia edilir, yok böyle bir durum. Osmanlı döneminde en kaliteli eğitim Topkapı sarayında Enderun’da yapılırdı. Hükümet memurları burada yetiştirilirdi. Tanzimatla başlayan dönemde Batı tarzında modern eğitim vermek için Enderun’dan ayrılan bazı öğretmenler Fransa’dan eğitmen getirerek Galata’da bu okulu kurdular. Bu okula geldiğimde öğrencileri çok basit buldum, ne dinden nede kültürden
haberleri vardı. Halep’te iyi bir eğitim almıştım. Arapça, Fransızca ve dinimi çok güzel öğrenmiştim. Avrupa kültürüne vakıftım.

Yurt dışına gitme düşüncesi nasıl başladı?

F.Ş. : Galatasaray’ı bitirdiğimde şahsi çabalarımla İngilizce de öğrenmiştim. Marshall bursu kazanıp ABD’ye gitmeye hak kazandığım halde vazgeçtim. Değer vermem gereken şeylere değer veremeyeceğimi gördüm. Ülkeme hizmet etmek istedim, ayrılmak istemedim. O günlerde az İngilizcesi olanlar hemen ABD’ye kaçıyordu. 5 sene doktorluk yaptığım Urfa Suruç halkı Kürttür, onlarla çok iyi anlaştım. Namaz kılan doktor hiç görmemişlerdi. Din sadece fukaralar, eğitimsizler için sanıyorlardı. Hastanelerimiz çok yetersizdi, inkisara uğradım. Parası olmayanı ameliyat etmiyorlardı, etselerde çok beceriksizdiler. İstanbul’da üniversitelerde ilim, irfan ve ilmin izzetinin olmadığını gözlemledim. Galata’da 7 yıl öğretmenliğimi yapmış İstanbul Üniversitesi’ndeki bir profesör bana ABD’de uzmanlık yapmam için referans vermedi. Bu beni çok etkiledi, insan üzülüyor. Kanada’nın Kingston kentinde 1958’de uzmanlık kazanınca artık durmak istemedim.

Kanada’ya geldiğinizde müslümanların ve Türklerin durumu nasıldı?


F.Ş. : 1958’de ilk geldiğimde Kanada’da müslüman çok azdı, Türklerin sayısı bir elin parmakları kadardı. 1965’de Hamilton’da hiç Türk yoktu. Niagara Falls’a geçtiğimde sadece bir tane Türk vardı: Ünlü yazarımız Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun torunu. Hasan Karaci adında bir Bosnalı ile evliydi. Cuma ve bayram namazını onun fabrikasında kılardık. Sonra müslümanlar gelmeye başladı ve 1972’de onların bağışlarıyla Niagara Falls camisini yaptık.

İlk müslüman cemiyetleri nasıl kuruldu, bugüne kadar neler yaşandı?

F. Ş. : Doktor ağırlıklı müslümanlar Toronto’ya gelmişti ve her pazar Dundas streetde bir evde toplanıyorlardı. Oraya katıldım ve 200’den fazla değişik milletlerden müslüman doktorlarla ve diğerleriyle Kanada’nın ilk müslüman cemiyetini Toronto İslamic Society adında kurduk. Başkanlık yaptım, sonra ayrıldım.1967’de bugün Fatih camisi olarak bilinen 3 katlı evi İslamic Foundation adına satın aldık ve tamir ettik. Farklı milletlerden müslümanlarla
çalışıyorduk, yine pek Türk yoktu, beni başkan seçtiler. Bu yıllarda 10 kadar Türk gelmişti. Dinle içli dışlı değillerdi. 1970’e kadar başkanlık yaptığım dönemde London ve diğer kentlerdeki müslüman cemiyetlerle ilişkiler kurduk ve bir müslüman federasyonu kurmak için girişimde bulunduk. 1969’da “Council of Muslim Community of Canada” böyle doğdu. Tahsin Mahmud başkan oldu, ben yardımcılığını üstlendim. Vancouver’dan Halifax’a 50 kadar
müslüman kuruluşunu birleştirdik. 20 yılı aşkın süre bu kurum müslümanların sesi oldu, çok aktif faaliyet gösterdi. Bu federasyonun şimdi ismi var, ama etkisi zayıfladı.

Neden müslümanlar ikiye bölündü?

F.Ş. : Bunun nedeni, Muslim Student Association’ın (MSA) bizi bölmesi. 1965’de ABD’de kurulan ve Kanada’ya yayılan bu kuruluşa çok mutaassıp insanlar hakimdi. Biz Kanada’da yaşıyoruz ve Kanada müslümanlarını temsil ediyoruz görüşündeydik. Hiristiyanlarla diyalog yapmamıza, yardımlaşmamıza karşı çıktılar. Ülkelerine geri döneceklerini düşünüyorlar ve bu ülkenin parçası olmak istemiyorlardı. Açık görüşlü değillerdi. Bizi hoş görmediler, kıskandılar. Üniversitede okuyan müslümanlarla ilişkileri vardı, Suudi Arabistan’dan destek
alıyorlardı. Cemiyetimiz zayıfladı, devam ettirmenin anlamı kalmayınca kurumun iflas ettiğine karar verdik. Fatih Camisi’ni Pakistanlı müslümanlar Markham’da büyük cami ve okul yapılınca Türk arkadaşlara sattılar, buna aracılık ettim. Vancouver, Calgary, Saskatoon ve Montreal’de yapılan cami inşaatlarına yardım ettik. Alın parayı yapın, sizde olunca bize verirsiniz dedik.

Hıristiyan ve Yahudilerle diyalog çalışmalarınız nasıl başladı?

F.Ş. : 1971yılında bir Protestan Kilisesi olan United Church ilk defa bizimle temas kurdu. Yahudilerde Müslümanlarla konuşmayı kabul edince Hıristiyan ve Yahudilerle her ay sırayla Cami, Havra veya Kilise’de buluşup dertlerimizi anlatmak için biraraya geliyorduk. Bu bir yıl devam etti. Bir Allah’a inanıyoruz, ortak etik ve ahlak değerlerimiz var, insanlar dinden uzaklaşıyor dedik. Papaz ve Haham’a toplantıdan ne elde ettiklerini sordum. Cevap alamadım ve onlara şu tesbitlerimi ilettim: Haham, her konuştuğumuzu lehlerine mi, aleyhlerine mi diye tartıyordu. Papaz, herşeye güzel devam ediyor gözüyle bakıyor, yanlışları düzeltmeye çalışmıyordu. Hakikatda sebat ve ısrar gibi düşüncesi yok. Biz ise mağrur insanlarız. Sonuçta devam etmedik. 1984’de İnternatonal Development Relief Foundation’u kurduk Louise Arbour gibi gazete editörlerinin, bakan ve milletvekillerinin katıldığı toplantılar düzenledik,
ciddi programlar hazırladık ve çok muvaffak olduk. Sudan’da, Bangladeşte, Pakistan’da Somali’de Bosna’da Irak’ta nerede müslümanlar zor durumdaysa
yardımlar topladık ve ulaştırdık. Bunu hükümetle müşterek programlarla gerçekleştirdik. Ayrıca Kanada’ya yeni gelenlere sermaye vermeyi ve iş yapmayı öğretmeyi amaçladık.

Neden diyalog yapma ihtiyacı duydunuz?

F.Ş. : Hıristiyan bir toplumda yaşıyoruz, onlarla anlaşmak ve birbirimizi daha iyi tanımak istiyorduk. Bu arada 2. dünya savaşında asker olan Amerikalı bir papaz, Yahudilerin çok zulüm gördüğünü ve toplumda eşit olmadıklarını görerek onları toplumla kaynaştırmak için ABD’de bir cemiyet kurmuş ve çok başarılı olmuştu. Öyle muvaffak oldu ki bugün Yahudiler eşit değil üstün konumda. 1985’de Araplara ve müslümanlara haksızlık yapıldığını
gözlemlemiş ve bu yanlışı düzeltmek için İslamic İnvest diye bir cemiyet kurmuş, diyaloğa başlamış. Kanada’da daki müslümanlara da ulaşalım düşüncesiyle Toronto Üniversitesi’nde Sosyoloji profesörü Henry ile anlaşmıştı. O dönemde bende CMC’nin başkanıydım. İslam ve Batı adı altına kaynaştırma programı hazırlandı ve 1987’de faaliyete başladık. Venedikte, ABD’de ve evimde düzenli toplantılar yaptık. Zengin Araplara güvendiler, ama yardım gelmedi. Cenevre’de bir toplantıya giderken Henry kalp krizi geçirerek öldü ve sonraları
cemiyetden bir daha hayır gelmedi. ABD’deki diyalog toplantılarına katılmaya devam ediyorum. Üniversitelerde diyalog çalışmaların bir kaç sene öncesine kadar devam etti. Mesela İslam’da oruç konusunu işledik, en güzel tatbikatın müslümanlarda olduğu sonucuna vardık. Protestanlıkta gizli oruç var. Sonuçta pek çoğu peygamberimizi peygamber olarak kabul ediyoruz, ama Hıristiyanız dediler.

11 Eylül 2001 faciası, Kanada’da müslümanları ve İslam’a bakışı nasıl etkiledi?

F.Ş.: Müslümanlar herşeye hayırlısı olur inşallah gözüyle bakarlar. Kötü bir hadise bile olsa İslamiyet hakkında merak uyandırdı. Bize vazife düşüyor, bu insanlara doğru İslam’ı anlatacağız. Baskılarla, yalanlarla hukuksuz olarak ülkeler işgal ediliyor. Kutsal topraklar zaten uzun zamandır usülüne riayet edilmeyerek zımni işgal edildi, kirletildi. Buna tepkiler oluştu, kabul edilemeyecek bir durumdu. 1979’da Kabe Baskını sırasında Kraliyet Fransız
özel timi getirerek kutsal bölgeye gayri müslim sokmuştu. Bu densizliklerini krallığını devam ettirmek adına başka hatalarla devam ettirdiler. Ülkelerine Saddam Hüseyin tehditi bahanesiyle yabancı askeri üsler sokuldu. Bunu yapanlar kullanılmış olabilir, ama ortada motif var.

Müslümanların sayıca çok olmasına rağmen zelil durumda olmasını nasıl değerlendiriyor sunuz?

F.Ş. : Azınlıklar baskı altına alınınca daha fazla güçlenir ve İslamiyet’e sarılır. İmanı zayıf olanlar elenir, budanır. Sağlamlar daha sağlam olur, işe yaramazlar dökülür. Keşke bir milyar taklidi imana sahip müslüman olacağına 100 milyon sağlam müslüman olsaydı. Yahudiler 4000 yıllık bir toplum, ama bugün tüm dünyada nüfusları sadece 17 milyon. Dinlerine bağlı kalanlar Yahudi kaldı. Budananlar olmazsa çürükler sağlamlarıda bozar. Müslümanlar inandıkları gibi yaşadıkları sürece aktiftir, pasif olanlar mirasyedi olanlardır. Bu ülkede
yaşamak ve müslüman adını koruyarak müslümanca yaşamak cihattır, tebliğdir.

İslami akımlar ve Sufilik konusunda ne düşünüyorsunuz?

F.Ş. : Burada aşırı gidenler var. İslam’ın kendisinde Sufilik mevcuttur. Her yerde Allah’ı görmek, anmaktır. Mühim olan Sufiliğin İslam’ın kuralları, kanunu, adap ve terbiye kuralları içinde faaliyet göstermesidir. İçki içer, namaz kılmaz, oruç tutmazsa ve Sufiyim diye geçinirse olmaz bu. Dini mükellefiyetleri yerine getirmeden Sufi olunmaz. Allah sevgisi, insan sevgisi, affetme gibi güzellikler Sufiye yansımalıdır. Dinde olmayan tefsirlerde bulunanların ki, anormal haraketlerdir, şahsidir, kurumsallaştırılamaz. İslam’da bir prensip
var: Kötü bir şeyi yok edelim derken yerine daha iyisini getirebilmen gerekir, yoksa kaldıramazsın. Sufizm, tarikat hakka yaklaştırıyorsa bırakın yaşasın.

Kanada’da müslüman gençliğe sahip çıkılabiliyor mu, istikbalde müslümanların konumu ne olur?

F.Ş. : 40 sene önce çocuklarımızın geleceğinden endişeliydim. Müslüman cemiyetlerimiz, okullarımız, çocuklarımıza dinlerini öğrettiler, çok başarılı oldular. Ülkelerine ziyarete gittiklerinde mukayese yapıyor ve Kanada’da daha fazla müslümanlık var diyorlar, müslüman hüviyetlerini hissediyor ve iftihar ediyorlar. 1971’de 71 bin müslüman vardı, son sayımlara göre bugün 700 bin müslüman Kanada’da yaşıyor. 10 misli arttı. Müslümanlar biraraya geldikçe şuur gelişti. Bir çok camiye sahibiz. İngilizce yazılmış mükemmel kitaplar var.
Arapçadan sonra en fazla İslami eser İngilizce yazılıyor. Medyada İslama ait yazılar çıkıyor. Hükümeti Ramazan’ı, bayramlarımızı tanıyor, başka dinlerle diyalog yapıyorlar. 20 veya 25 seneye kadar müslümanlar Kanada’nın tam bir parçası haline gelecekler. Sayıları daha da artacak, muayyen bir hareketlilik olacaktır. Burada doğma büyüme müslümanlar ana dilleri gibi aksansız İngilizce konuşarak her yanda görünecektir. Kanadalıdan farksız gözükecek,
fakat İslami prensiplerle yanyana yaşıyacaklar. O zaman burası müslüman memleketi gibi olacaktır. 30 senede 10 katına çıktığımıza göre 20 sene sonra 3 kat artsak 2 milyon müslüman olur. Eğer Yahudilik misyoner bir din olsaydı, ABD’nin yarısı Yahudi olurdu. Bizim dinimiz herkese açıktır; buranın parçası olursak pek çok Amerikalı ve Kanadalı müslüman olacaktır. Kanada’da yapılacak en güzel hizmet, çocuklarımıza eğitim vermek, Türkçe’yi ve dinlerini
öğrenmelerini sağlamaktır.

Türkiye ile Kanada’yı karşılaştırır mısınız; 50 sene öncesi ile bugün arasında farklar nelerdir?

F.Ş. : Türkiye’de halen hile hurda işler var. Aldığınız şeyden emin olamazsınız. Terazide hile var, manav seçtirmez, yarısını çürük doldurur. Kanada’da sahtekarlık yoktur, itimat, güven vardır. Orada çocuğa çocuk muamelesi yapılır. Burada çocuğa hürmet edilir. Bizde herşey gösteriş belasıdır. Burada herşey tabidir. Orada insanlar konuşurken havasından geçilmez, konuşurken kibir ve gururdan şivesi, lisanı değişir palavra atar. Herkes kendini üstün görür, muhatabıyla alay eder, matrak geçer. Doğuluysa Kürt, Trabzonluysa Laz, Trakyalı ise Muhacir, Adanalıysa Fellah diye önyargılı davranılır. Daima üstünlük taslama hastalığı vardır. Burada kimse kimseye hakaret etmez. Kanunlara riayet edilir, gece yarısı bile olsa kırmızı ışıkta durulur. Bizde sual sormak yoktur, halbuki ilmin, ilerlemenin yarısı Hadise göre güzel, düzgün soru sorabilmektir. Burada sorular terbiye dahilinde sorulur, sorulunca cevap dinlenir. Bizde sırf küçük düşürmek, ben biliyorum demek için sorulur,
öğrenmek için değil. Bizde soru sormak için kafa çalıştırılmaz. Babaya, öğretmene başüstüne vardır. Ukalalık etme diye sustururlar. Geri kalmamızın sebebi budur. Burada çocuk bile soru sorsa Einstein kuralıdır, sebebi araştırılır. Tıbbiyede okurken Etik ve Tıp Tarihi dersinde bir soru sormuştum. Cevaptan tatmin olmadım. Cevap veremeyince ben senden daha iyi bilirim
diye susturdu. Türkiye’de kafalar donmuştur, buzları 50 senedir çözülemedi. Kafaları çalıştırmamak için ellerinden geleni yaptıklarını son aylarda yaşananlarla tekrar gösterdiler.