Zaman gazetesi köşe yazarı Prof. Dr.Mümtaz’er Türköne, 1956 İstanbul doğumlu. 1978 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin İdari Şubesinden mezun oldu. Aynı fakültede 1986′da master, 1990′da doktora yaptı. Halen Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde öğretim üyesi. 1980 öncesinde ülkücü görüşleriyle tanınan Türköne, bir dönem Tansu Çiller’in başdanışmanlığını da yaptı. 12 Eylül döneminden önce ’Ülkücü Hareket’in önderlerindendi. 1983’e kadar hapis yattı. “Akademisyen olmasaydım mafya olacaktım” diyen Türköne, son beş yıldır yaptığı ilginç çıkışları, önerileri ve fikirleriyle gündemi belirliyor, Türkiye’deki değişimin katalizör aydını olarak görülüyor. Kültürlerarası Diyalog Enstitüsü’nün davetlisi olarak Kanada’ya  Nisan 2010’da gelen Türköne ile üç gün boyunca beraber gezdik ve sizler için görüştük.

Abant Platformunun Kuzey Irak’ta düzenlediği “Barışı ve Geleceği Aramak” konferansında neden “Hepimiz Kürt’üz” dediniz?

Mümtaz’er Türköne: Kendimi bir Türk olduğu kadar Kürt olarakta hissediyorum. Tekrar edeyim: Ben de herkesin olduğu gibi biraz Kürdüm. Bir Kürt gibi yaşıyorum, bir Kürt gibi aynı yemekleri yiyorum, Kürt gibi düşünüyorum ve konuşuyorum. Türk milliyetçiliğinin atası Ziya Gökalp diyor ki; ’Kürdü sevmeyen Türk, Türk olamaz. Türkü sevmeyen Kürt, Kürt olamaz.

Bu radikal çıkışınızdan dolayı çok tepki aldınız mı?

Mümtaz’er Türköne: Bunu söylerken başıma gelecekleri biliyordum. Eski ülküdaşlarım tarafından çok eleştirildim. Bir partinin başkanı benim için ‘zavallı’ tabirini kullandı. Ezberleri bozmak gerekiyor. Ergenekon’un öldürttüğü Ermeni gazeteci Hrant Dink benim çok iyi arkadaşımdı. Biliyorsunuz, yüzbin kişi ‘ Hepimiz Ermeniyiz’ sloganı ile yürüdü. Bu ötekini içselleştirmeydi. Benzer bir yaklaşım sergiledim. Bu cesur davranışlarımızla Ergenekoncuların Türkiye’yi içine kapatma kartı ve dış dünyada faşist gösterme oyunu elinden alındı. ‘Türkün Türkten başka dostu yoktur’ söylemi bir yalandır. O kadar çok olumlu telefonlar ve emailler aldım ki, anlatamam. Ancak bir tanesini çok önemli buluyorum. Elazığ’da PKK’nın yuvası olarak bilinen bir köyden eski bir Kürt militanı, ‘Eğer sizin gibi koyu milliyetçi bir Türk ben Kürdüm diyebiliyorsa, bende içimden gelerek gönüllü olarak Türk’üm diyorum dedi ve oldukca samimiydi. Daha önceki yıllarda bu vatandaşımıza ‘Kürdüm’ dediği için aylarca süren işkenceden sonra hapiste zorla ‘Türküm’ dedirtilmiş. Türklerden nefret etmiş ve dağa çıkmış, elini kana bulamış. Birlikte barış ve huzur içinde yaşamayı öğrenmeliyiz. Bugün geldiği nokta, Kürt açılımı açısından çok önemlidir. Kanada farklı olanla birlikte yaşamayı bir yaşam biçimi haline getirmede iddialı. Bizde değişimi takip ederek sürekli sorun çözmeye alışmalıyız.

Kürt sorunu nasıl çözümlenebilir?

Mümtaz’er Türköne: Kürtlere saygı göstermeliyiz. Tabii öncelikle diline, örfüne, adetine, kültürüne…  Demokratik açlımın getirdiği gönüllü entegrasyon politikasını benimsiyorum. Kürt sorunu, Kuzey Irak olmadan çözümlenemez. Eski Osmanlı tartışmalarının başlamasını olumlu buluyorum. Artık sorunlara büyük bakıyoruz, buda gelecek adına umut veriyor. Bir insanın oluşturan kimliğin çeşitli unsurları vardır. Siz onun ırkını yok sayar veya bastırırsanız, kimliğinde  milliyet unsuru baskın hale gelir. Oysa zulmetmez, hoşgörülü davranırsanız o kişide aşırı milliyetçi ve faşist davranmaz. Aşırı miliyetçilik ve Kürt kalkışması bu bastırılmış kimliğin bir sonucudur.

Bir takım Kürtlerin federasyon veya bağımsızlık talebini nasıl karşılıyorsunuz?

Mümtaz’er Türköne: Sanırım bazıları federasyonun ne anlama geldiğini bilmiyor. Bugün ülkemizde Kürtlerin yarısından fazlası Ankara’nın batısında yaşıyor. Böyle bir ülkede siyasi ve coğrafi bir bölgüden ve federasyondan bahsedilemez. Bu yaklaşım en başta batıda yaşayan Kürtlere haksızlık olur. Otonom uygulanan ülkelerde farklı uygulamalar var ama hiç biri ülkemize uymaz. Çözüm değildir. Dil eksenli, kültürel hakların iade edildiği, evrensel standardlara ve insan haklarına dayalı, adalet ve demokrasi çerçevesinde eşit ve gönüllü beraberliği öngören bir çözüm gerçekcidir. Hepimiz ülkemizin sahibiyiz, kimseye de vermeyiz.

Ülkemizin doğusunda JİTEM veya başka ellerle işlenmiş on binlerce faili meçhul cinayet var. Ölüm kuyularının açılma sürecine Kürt siyasi partileri ve Kandildekiler katkıda bulunmadı. Sizce neden?

Mümtaz’er Türköne: Bunun çok bariz bir sebebi var. Cinayetlerin hepsini JİTEM veya ilintili güçler işlemedi. Kürt halkı adına kalkıştığını ileri sürenlerde kendi halkını öldürdü. Bu cinayetlerin üstünün örtülmesi, ölüm kuyularının açılmaması iki tarafında, tabii Ergenekon’un da işine geliyor. Bu tesbit bana ait değil, bizzat örgüt itirafçılarından duyduğum bir gerçek.

Anayasa paketine, değişime CHP’nin destek vermemesini anlıyoruz, fakat MHP’nin neden takoz koyduğunu çözemiyoruz.. MHP kendi tabanıyla çelişmiyor mu?

Mümtaz’er Türköne: MHP’nin lideri ve lider kadrosu tabanla çelişkili, aykırı tavır izliyor. Bunun çok önemli olmadığını düşünüyorum. Tabanın ne düşündüğü daha önemlidir. Aslında anayasa paketi karşılığı nedeniyle MHP tabanda tam ortasından çatladı. Anadolu taşrasında Yozgat gibi illerde MHP’nin yüzde 7’lik muhafazakar seçmen kitlesi AK Parti’ye yakındır. Değişim karşıtlığından dolayı şimdi daha da yakınlaşıyor. MHP yönetimi, Batılı kentlerdeki laik ve CHP’ye yakın olan kalan yüzde 7’lik MHP seçmen kitlesinden yana tercihini kullandı. Yönetimin işi zor. Bu yanlış politikanın altından nasıl kalkacaklarını bilemiyorum. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan dahil tüm liderler haftalık kamuoyu yoklaması yaptırıyor. MHP liderinin önüne çatlama raporu zaten geliyor.

Referandumdan ne sonuç çıkar veya önü tıkanabilir mi?

Mümtaz’er Türköne: AK Parti çok şanlı bir parti. Dört ayağı üstüne düşen bir kedi gibi. Anayasa paketi referanduma halkın önüne gelirse, kabul oyu alır, geçer. AK Parti zafer kazanmış bir parti olarak 2011’de seçime girer. Eğer CHP hukuki yollar icat ederek değişimin önünü tıkarsa, AK Parti ‘mağdur edebiyatı’ yapar. Yine kazançlı çıkan taraf olur. Değişime karşı çıkanlar kaybetmeye mahkumlar, AKP bu nedenle avantajlı.

Darbeci askerlerin ve sivildeki ayaklarının son yedi yılda altı darbe planladığı ortaya çıktı. Geçmişe göre eksik olan nedir, asker neden darbe yapamıyor?

Mümtaz’er Türköne: Türk ekonomisi artık 1 trilyon dolarlık dev bir ekonomi. Askerler bu kadar çaplı bir ekonomiyi ve ekonomik dinamikleri idare edemez, mümkün değil. 28 Şubat darbesi dahil eskiden askeri darbeler tamamen kamu sektörü etrafında dönen Türk ekonomisini sömürmek için yapılırdı. Elindeki silahla devleti ele geçiren cuntacıları, ülkemizin zenginleri, patronları, dev şirketlerimiz artık istemiyor. Askerin kışlasına dönüp, siyasetden, ekonomiden elini çekip asli mesleğine dönmesini istiyorlar. Gelişen özel sektör, artık kamu ekonomisinin önüne geçti. Bunca özelleştirme hamlesinden sonra darbeciler için ele geçirilecek ‘yağlı devlet’ de kalmadı.

Eskiden askerler darbe şartlarını olgunlaştırırdı, bugün darbecileri yargı önüne çıkartabilme şartları nasıl olgunlaştı?

Mümtaz’er Türköne: Dokunulmazlara dokunulması demokrasi şartlarının olgunlaşması sayesine gerçekleşti. Aksi halde savcılar bu denli cesur haraket edemez, bağımsız davranamazdı. Eskiden komutanın eşi daha ne duruyorsun darbe yapsana diye eşini teşvik ederdi. Bu kadar basitti. Şimdi komutan eşi, darbe girişimcilerinin yargılandığını görüyor ve eşini aman ha görmüyor musun darbecilerin başlarına gelenleri diyor, eşini uyarıyor, darbeden alıkoyuyor.

Askeri darbe kültürümüz nasıl oluştu?

Mümtaz’er Türköne: Ordu, 27 Mayıs’tan bu yana tam 50 yıldır siyasetin içinde. Bırakın siyasetin içinde olmayı, doğrudan Kışla’nın içinde üretilen siyasetle ülke yönetildi. 1960 askeri darbesini gerçekleştiren 38 subay kurdukları çete ile iktidarı gasp etti. İmkansız bir şeydi ama oldu. Bu haksız iktidarı sürdürmek için bir sistem kurdular. 235 generali emekli ederek tasfiye ettiler. Üst yargıda, akademi dünyasında, medyada, sermayede kendilerine hizmet eden bir çark, düzen inşa edildi. Milli Güvenlik Kurulu’ndan YÖK’e, Hakimler ve Savcılar Üst Kurulu’ndan Anayasa Mahkemesi’ne kadar kurulan düzen ellerindeki iktidarı kaybememe ölçüsüne göre ayarlandı. Kesinlikle bağımsız olmadılar. Bugün değişime karşı çıkanlar kendini imtiyazlı gören ayrıcaklı bu elit kesimdir. Güç ve kontrol ellerinden çıkıyor. Milletin kayıtsız şartsız hakimiyetinden korkuyorlar.

Bundan sonra askeri darbe yapılabilir mi, demokrasi mücadelesi kazanıldı mı?

Mümtaz’er Türköne: Bunca ortaya çıkan belgeden, bilgiden sonra sanki hiç bir şey olmamış gibi geriye dönülüp darbe yapılabileceğini sanmıyorum. Suç işleyen cezasını çekmeli. Hukuk devleti, demokrasi hakim olmalı, huzur ve barış içinde yaşamak istiyoruz. Ergenekon iddianameleri bağımsız Türk yargısı tarafından hazırlanıyor. İfade vermeyen tek paşa Saldıray Berk kaldı. Onunda gidecek yeri yok. Kanun karşısında hesap verecek, eğer masumsa zaten aklanır. Demokrasi mücadelesinin kazanıldığını söyleyebilirim.

Ergenekon’un arkasında Sebataycılar ve masonların olduğu komplo teorilerinde iddia ediliyor..

Mümtaz’er Türköne: Bunlara inanmayın. Yıllardır korkular, iç ve dış düşmanlar uyduruldu. Bunlarla zihinlerimizi bulandırıp esir aldılar. Komplo teorileri ile beynimiz kirletildi, işgal edildi. Çok basit ve yalın bir gerçek var. Türkiye, bölgesel bir güç oluyor, kendi ayakları üzerinde duruyor ve bağımsız biçimde temizleniyor. Gözümüzde bazı ülkeleri büyüterek kendimize haksızlık etmeyelim. Ülkemizde her zaman bir aklı selim vardır. Örneğin halkımız asla yahudi düşmanı değildir, antisemitist olamazda. Lakin Filistinde yapılan devlet zulmüne sessiz kalamaz, mağdurun, mazlumun yanındadır.

Bir makalenizde “Türk Ordusu’nu lağvedelim, yerine Nizam-ı Cedit Ordusu kuralım” diyorsunuz. Bu bir doktora tezi mi, ne demek istiyorsunuz?

Mümtaz’er Türköne: (Gülüyor) Aslında çok basit bir açıklaması var. Doktora tezi filan değil. Bugüne kadar bu fikri nereden edindiğimi hiç yazmadım. Benim abim emekli binbaşıdır. Klasik bir askerdir, fazla konuşmaz. Çok nadir konuştuğu bir gün, müthiş bir fikir ortaya attı. Türk ordusunu modernleştirmek ve çağın gereklerine göre mükemmelleştirmek için önce mevcut ordunun lağv edilmesini önerdi. Uzmanlık alanım, 19. yüzyıl Osmanlı politik düşünce hayatı. Abime hak verdim. Ordumuzun cuntacıların elinde yıpratılmasına çok üzülüyorum. Ergenekon adlandırılan yasadışı yapılanmanın gözbebeğimiz ordumuzu düşürdüğü hale bakın! Ordumuz siyasete bulaştığı dönemlerde hep toprak kaybettik. Balkan Savaşları rezaleti, siyasete bulaşan subayın bu ülkeye ne kadar büyük zarar verebileceğini simgeliyor. Ordu’daki subaylar, boğazlarına kadar politikanın içine batmıştı. Dışarıdan bakıldığında çürüme görülmüyordu ama siyasetin içine giren ordunun bütün hiyerarşisi ve disiplini yok olmuştu.

2. Mahmut ile 3. Selim’in kurduğu orduları birbirine karıştıran gazeteci Fatih Altaylı ile polemiğe girmiş ve ona ciddi bir tarih dersi vermiştiniz..

Mümtaz’er Türköne: Böyle müptedi sazanlarda olmasa ben Türkiye’ye yönelik en büyük tehlikenin elindeki silahı “iç tehdit yaratma kastıyla” kendi halkına çeviren TSK içindeki çetelerden kaynaklandığını nasıl anlatabilirim? Nizam-ı Cedit Ordusu’nu III. Selim kurdu. Başarılar elde eden bu orduyu statükocu yozlaşmış yeniçeriler fitnelerle dağıttı. II. Mahmut’un kurduğu ordunun adı malûm “Asakir-i Mansure-i Muhammediye. 20 yıl kadar sonra tekrar kurulan yeni ordu, bu sefer Yeniçeri ordusunu topa tutarak ortadan kaldırdı. 1826’da aynı devletin içinde iki Türk ordusunun karşı karşıya geldi ve biri diğerini imha etti, bunu unutmamalıyız. Tarihimiz bu olayı “vak’a-yı hayriyye” (hayırlı olay) olarak anar. Ülkenizi savunmak için ordu istihdam ediyorsunuz. Zamanla bu ordu bozuluyor veya pusulasını şaşırıyor. Ne yapacaksınız? Ya esaslı bir reformdan geçireceksiniz, ya da -baktınız olmuyor- lağvedip yenisini kuracaksınız.