Profesör İbrahim Dinçer, Bor’un enerji kaynağı olmadığını söyledi. Prof. İbrahim Dinçer, 2002’de kurulan Ontario Üniversitesi’nin kurucu öğretim üyelerinden.  Makine, Otomotiv and İmalat Mühendisliklerinin bölüm başkanlığını iki yıldan fazla yürüttü. 2004’te Ontario eyaletinin en büyük ödüllerinden biri olan “Premier’s Research Excellence Award (PREA)” aldı.  Uluslararası boyutta kendisinin bile geçmişte tahmin edemeyeceği bir yerde bulunan, bir çok bilim ve araştırma ödülleri sahibi olan Prof. Dinçer, bu bilim seyrine 1987 yılında TÜBİTAK’ta başlamış ve burada 6 yıl kadar soğutma ve enerji alanlarında çalışmalar yapmış bir bilim adamımız.  Dinçer’in bilimsel makale sayısı 400’leri geçmiş, bilimsel aktivite sayısı bir bilim adamının hayatına sığmayacak kadar fazla, kitap sayısı 10’u geçiyor.

İsmi, bugün enerji, exergy, hidrojen alanlarında dünyadaki ilk birkaç kişi arasında geçiyor.

Gerek uluslararası ve gerekse burada eyalet içinde çeşitli bakanlıkların danışma kurulu üyeliğini yapıyor. Evli ve 2’si erkek olmak üzere 5 çocuk babası olan Dinçer ile enerjiden teknolojiye ve spordan politikaya kadar geniş bir yelpazede bir söyleşi gerçekleştirdik.


Nerde doğdunuz ve çocukluğunuz nasıl geçti?

İ.D.: 15 Mayıs 1964 Trabzon doğumluyum.1983’e kadar okuduğum tüm okullarda hep vasatın altında bir öğrenciydim. 11 kardeştik, 1974’te ölen ayakkabı imalatçısı babamın yokluğunu üç anneden olma 10 kardeşimle birlikte her daim hissediyordum. Ağabeylerimden birinin bobinaj atölyesinde de yazları çalışıyordum. Hızlı futbolcuydum, Fiskobirlik’in santrforu iken lakabım ‘Bombacı’ İbrahim idi.

İyi bir futbolcu iken nasıl bilim adamı oldunuz?

İ.D.: Trabzonspor yıldız takımından İdman Ocağı’na kadar pek çok takımda oynadım. Son olarak geldiğim Fiskobirlik’te de çok seviliyordum. Hem iki ayağımı kullanabiliyor; hem hızlı koşuyor, hem de gördüğüm yerden kaleyi bombalı-yordum. Okuyabildiğim yere kadar okuyacak; olabilirsem topçu, olamazsam ağabeyinin bobinaj atölyesinde usta olacaktım. Artık 19’una merdiven dayamıştım. Yani bir baltaya sap olma vakti gelmiş de geçiyordu. Mahallemizde o yıllarda üniversiteye girenlerin sayısı o kadar fazlaydı ki giremeyen sanki geri zekalı konumuna düşüyordu! Gerçi kimse benden üniversite konusunda fazla umutlu değildi! Ama birşeyler yapmak, bir baltaya sap olmak hevesi ve hırsı doğdu. Üstelik Sebat Gençlik’in teknik direktöründen bile ciddi teklif almış olmama rağmen, gönlüm hep üniversiteye gitme yönündeydi.. “Futbolda para da vardı, ünlü olmakta. Okuyup ne yapacaksın, altı üstü bir mühendis olacaksın, ne kadar kazanacaksın” diyen teknik direktörün ısrarları mühendisliğe gitmeme engel olamadı!

Üniversite eğitiminden sonra neler yaptınız?
İ.D.: Lise’de ortalama bir talebeydim. Selçuk Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünde başlayan öğrenim hayatımda hep en iyi olmayı ve en iyisini yapmayı hedefledim.. MSc derecesini ve İTÜ Makina Bölümünde Doktora öğrenimini 2 yılda bitirerek PhD derecesini aldım. Tüm üniversite öğrenimini Türkiye’de tamamladım. Master ve doktora öğrenimim sırasında TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’nde 6 yıl çalıştım. Daha sonra 1994 yılı başında Kanada’da Victoria Üniversite’sinde öğretim üyesi olarak göreve başladım. 3.5 yıldan fazla burada çalıştıktan sonra, Eylül 1997’de Arabistan’daki Amerikalıların kurduğu King Fahd Üniversitesi’ne geçtim. Temmuz 2003’de Kanada’ya geri dönerek Ontario Üniversitesi’nde kurucu öğretim üyesi olarak çalışmaya başladım. Bir çok ulusal ve uluslararası konferans, sempozyum, çalıştay ve teknik toplantılarda başkanlık yaptım, öğretim üyesi olarak 100’e yakın etkinliğe çağrılı konuşmacı olarak katıldım. Değişik uluslararası bilimsel kuruluşların aktif üyesiyim, çok sayıda prestijli uluslararası dergilere, baş editör, ortak editör, bölgesel editör ve yayın kurulu üyesi olarak hizmet veriyorum. Aynı zamanda, çeşitli araştırma, öğretim ve hizmet ödüllerinin de sahibiyim. Enerji alanındaki öncü çalışmalarım nedeniyle her zaman önerilerime ve görüşlerime uluslararası platformlarda başvuruluyor.

Ontario ‘The Premier’s Research Excellence Award (PREA)’ını nasıl kazandınız?

İ.D.: Ontario’daki PREA ödülüyle aynı zamanda sunmuş olduğum hidrojen yakıt pilli araçlar konusunda “Yakıt Pilli Araçların Sürdürülebilirlik, Termodinamik, Çevresel ve Yaşam Ömrü Analizleriyle Değerlendirilmesi ve İyileştirilmesi (Assessing and Improving Fuel Cell Vehicles through Sustainability, Thermodynamic, Environmental and Life Cycle Analyses)” isimli projeme 150 bin dolarlık destek aldım. Bu proje, doktora öğrencileri ve doktora sonrası araştırmacıları da kapsıyor. Bu ödül seçiminde dikkat edilen en önemli unsur, adayın başarısı ve dünya bilimine katkılarıdır.

Bu proje neden bu kadar önemli?

İ.D.: Kanada hükümeti son yıllarda hidrojen yakıt hücresiyle (fuel cell) çalışan otomobillerin geliştirilmesi için yapılan araştırmalara en yüksek desteği veriyor. Benim de alanım enerji olduğu için bu konuda bir araştırma gerçekleştirdim. Ben hidrojen yakıt hücreli araçlar konusunda, bu araçların sürdürülebilirlik, termodinamik, çevresel ve yaşam ömrü analizleriyle değerlendirilmesi ve iyileştirilmesi konusunda araştırmalar yaptım ve bu konuda bir hayli yol katettim.
Projenin ana amacı, tabii ki fosil kaynaklı yakıtlardan hidrojen ekonomisine geçişte gerekli altyapı ve teknoloji gelişimine katkıda bulunmaktı. Burada yakıt hücrelerinin kullanımı ana unsur.

Yakıt hücresi ne demek ?

İ.D.: Hidrojen temelli elektrik motorlarıyla çalışan yakıt hücreli (fuel cell) otomobillerde enerji, hidrojenin kontrollü olarak, oksijenle reaksiyona girmesiyle elde ediliyor. Reaksiyon sonucu ortaya çıkan elektrik enerjisi araçtaki mevcut elektrik motoru vasıtasıyla otomobili harekete geçiriyor. Atık olarak geride sadece saf su ve biraz ısı kalıyor. Sessiz bir kimyasal reaksiyondan ibaret olan bu olayda, gürültü, hareketli parça ve egzoz gazı bulunmuyor. Sistem itibariyle akü bataryasına çalışma prensibiyle içten yanmalı motorlara benzeyen bu yakıt hücresine, hidrojen sağlandığı sürece elektrik enerjisi alınıyor. Buradaki en kritik konu, hidrojenin saf halde tıpkı LPG gibi tehlikeli ve patlayıcı bir madde olması. Bu nedenle otomotiv üreticileri esas olarak hidrojenin depolanması ile ilgili sorunları aşmaya çalışıyorlar.

Bu başarılı çalışmalarınızla Türkiye’nin enerji politikalarında danışmanlık yapabilirsiniz, hiç davet aldınız mı?

İ.D.: Davet üzerine 2004 yılı Temmuz’unda Enerji Bakanlığı’na bir bri-fing verdim. Gerek bakan ve gerekse çeşitli enstitülerin müdürleri benim özgün görüşlerimden, plan ve projelerimden faydalanacaklarını söyledi. Fakat sonrasında ses seda çıkmadı. Bunu çeşitli başka da-vetler ve brifingler izledi; yine ses seda yok. Ne yazık ki, ülkemizde bir uyuşmuşluk ve donukluk var, ileriye bakıp ona göre alternatifleri yakalama ihtiyacı fazla hissedilmiyor gibi.

Biraz açar mısınız?

İ.D.: Beni diğer rahatsız eden nokta, devletin 500 milyon dolarlar düzeyine ulaşan araştırma-geliştirmeye ayrılmış bütçenin TÜBİTAK ve benzeri kurumlar tarafinda doğru olarak kullanılamaması! Tüm gelişmiş ülkeler nasıl yapabiliriz de yeni teknolojiler ve ürünler geliştirebiliriz veya mevcut teknolojileri iyileştirebiliriz diye uğraşırken, öncelikli stratejik araştırma ve geliştirme alanlarını buna göre belirlerken, biz ahbap-çavuş ilişkileriyle meşgulüz. Teknoloji geliştirme gerçek araştırma-geliştirme yapma sanki amaç değilmiş gibi. Tabi olay böyle olunca, doğru bir patent alma veya yeni teknoloji geliştirme durumu olmuyor. Lokomotif olması gereken TÜBİTAK gibi kurumlar ne yazık ki gerekeni verememiş ve ülkeyi ileriye götürememiz oluyor.

Çözüm yolu nedir?

İ.D.: Burada araştırma ve geliştirme için aldığımız her bir kuruşun hesabı sorulurken, ülkemizde milyonlarca dolarlık araştırma-geliştirme fonlarının ne sonuçları sorgulanıyor, ne de hesap soruluyor. Ülkemiz adına üzgünüm. Ama olay kişilerde, takım kaptanında ve ekibinde bitiyor. Memleketimizde buna çok uygun güzel bir atasözümüzde var… Çözüm: Ahbap-çavuş ilişkisini aşıp, işin başına hak edeni getirmek ve uygun takımı oluşturmasını sağlamak. Burada iki bakanlığın danışma kurulu üyesiyim. Gönüllü olarak beyin hammaddelerinden faydalanıyorlar, politikalar ve stratejiler şekilleniyor.

Peki ülkemizdeki temel sorun nedir?

İ.D.: İlk önce sistemi oturtmak gerekiyor. Sistem kurumsallaşma demek, sistem altyapı demek, sistemi devletin koordinas-yon yapması demek, sistem kurumsal ve sosyal düzen demek, vs. Bunu tabii ki parti üstü bir politika kapsamına çekmek gerekir. Bu bizim anladığımız demokrasi mantığından farklı bir olay. Devlet işleyişi için reçete basit: iyi bir koordinatör, güçlü bir ekip ve yetenekli ve işini bilen danışma ekipleri. Ve de işi ehline verme mantığı. Gelişmiş ülke-ler böyle yapıyor. İnternetin olmadığı bir dönemde Rahmetli Turgut Özal, nerede alanında iyi olan Türk varsa bulup, görüşünü almıştı, hatta ekibine katmıştı. Amaç ülkeye hizmettir, partisel ilkelere veya kişilere değil. O dönemde, bütün kurumlar ataletten dinamik bir hareketlen-meye geçmişti. İnanılmaz bir ivmelenme oluşmuştu. Tabii bu işler günümüzde internet gibi inanılmaz bir imkanın elde olduğu bir ortamda yapılmıyorsa bir şeyler yanlış demektir! Hangi kesimden siyasetçiyi ele alırsanız alın, kimse akıllı ve işleyen ve sorgulayan bir beyin değil, onun yerine yağcı, itaatcı ve sorgulamayan bir beyin istiyor! Eski dönemlerde hırsızlık, hortumculuk sistemi var diyor, es geçiyorduk. Peki neden bu kısır döngü bugün değişmiyor? Kötülerden kötü seçmek zorunda olmamalıyız.

Geleceğin enerji kaynağı Bor ve Toryum’da son durum nedir?

İ.D.: Üzülerek görüyorum ki, ülkemizde enerji politikaları konusunda yanlış yönlendirme yapılıyor, zaman kaybetmemiz hedefleniyor. Bor’a, Toryum’a ve bunun gibi başka bazı kaynaklara takıldık, kaldık ve senaryoda, yabancılar bizim bunları kullanmamızı istemiyor. En büyük örnek Bor! Bunun için ne denilmedi ki?! Her derde deva bir enerji kaynağı, evde kalmışlardan tutunuzda kelliğe kadar herşeye deva olan bir kaynak gibi yıllarca gösterildi ve mil-yonlarca dolar harcandı. Sözde araştırmalar yapıldı, sonucu size bırakıyorum. Türkiye’de birçok toplantı ve konferansda bunları anlattım, neden enerji kaynağı olmadığını da anlattım. Amerika’nın ‘nasty element’ diyerek bunu neden bıraktığını anlattım.

Nükleer santralde en uygun olan hangisi?

İ.D.: Bugün enerji ülkelerin siyasi politikalarına yön veren ana unsur. Kendimizi silkeleyip gerçeklere dönmeliyiz. Ülke-mizde ve çevremizdekilere bakarak stratejik enerji haritaları çıkartmamız gerekir. Tabii ki nükleer seçenek listenin içinde olmalı. Fakat bu olay, bugün evet dediğiniz andan nükleer tesisi açana kadar 15 yıl kadar bir süre gerekiyor. Az gelişmiş ülkelerde bu 20 yıla kadar çıkabiliyor. Özellikle hassas politik bir dönemden geçiyoruz, o bölgede böylesine önemli bir projeyi hayata geçirmek bu kadar kolay olmayacaktır. Kanada’nın Candu teknolojisi bizim için en uygun nükleer çözüm sayılabilir. Bu çerçeve’de AECL’den de etkin bir şekilde faydalanılabilir. Fakat öncelikli olarak Kanada ile politik ilişkilerin iyileştirilmesi çok önemli.

Diğer alternatif enerji kaynakları konusunda ne düşünüyorsunuz?

İ.D.: Rüzgar santralleri konusunda projelerim var. Ülkemizde rüzgar santrallerinin artırılması doğru bir seçenek. Güneş enerjisini depolanması teknolojisi konusunda çalışmalar devam ediyor. Gözden kaçırılan husus, bunlar sadece yedek enerji kaynağı olabilir. Ana kaynak olmak için yetersizler. Nükleer santral ana yükü sağlayabilir, fakat bugün tamam deseniz enerji üretimine geçmek 15 seneyi bulabilir. Diğer alternatiflere bakmak zorundayız! Geçmişte, binlerce temeli atılan, ancak gerçekleştirilmeyen uydurma enerji projeleri olmuştu. Bir kısım insanlar bundan rant sağladı. ‘Dostlar alışverişte görsün’ diye yapılan, yapılacak gibi gösterilen, cep doldurulan projelerden bahsediyorum. Tabii olayın işine yatırımlar, projeler girince hangi sektör olursa olsun, işleyen mantık aynı: birilerini korumak. Bazı projeler, yıllarca sadece bazılarına verildi. Bugün sadece oyuncular değişti, aynı mantık yine sürekliliğini koruyor.

Ülkemizde özelleştirmeler hızlanmaya başladı, yabancı yatırımcılar milyar dolarlar getirmeye başladı…

İ.D.: Paranın nereye, nasıl gideceği konusunda bir dünya haritası var. Artık dünyada hiç bir yabancı yatırımcı sıcak para ile bir başka ülkeye gitmiyor. Medyada milyarlarca, milyonlarca dolar yabancı sermayenin para getirdiğini, yatırım yaptığını okuyorsunuz. Halbuki getirdikleri para değil, sadece isimleri, markaları. Sizin tesisinizi özelleştiriyorlar, ham maddenizi, potansiyelinizi kullanıp uluslararası para fonları, finans kurumlarına sizin adınıza kredi başvurusu yaptırıyorlar. İsimleriyle boy gösteriyorlar. Türkiye’nin kefil olarak borçlandığı kredilerden para kullandırıyorlar. Hepsi bunların kağıt ekonomisi, sanal ekonomi. Sonuçta, hiçbir riske girmeden piyasaya giriyorlar. Getirdikleri para yok ki, batsınlar. Bir problem olduğunda zarara ugramadan ortadan kayboluyorlar!

Peki Arap sermayesi için ne düşünüyorsunuz?

İ.D.: Pek çok üllke bu şekilde, büyük firmalara organik olarak bağlı, buna Arap ülkeleri de dahil. Sadece kaynakların veya gelirlerin belli bir yüzdesini kullanabiliyorlar, gerisi birilerinin kontrolünde daima. Yabancı yatırımcının mantığı aynı. Ül-kenizde sıcak para tutmadıkları gibi para kaçırma, manipüle etme hakkına da sahip oluyorlar. Ülkede gerçek anlamda üretimin önü açılmayınca, teknoloji geliştirilip işgücü oluşturulmayınca sorunda çözülmü-yor. Turgut Özal, hayali ihracata yol açacağını bildiği halde ihracatı teşvik için kanunlar çıkardı. Parayı ülke içinde tutmak için didindi. Paranın ülke içinde kalması, büyük bir çoğunluğu yatırıma sevketti ve buda istihdama dönüştü. Kısaca gelişmiş dünya (ülkeler) aynı enerji haritaları, para akış haritaları hazırlamış durumda ve bunlara göre oyunları düzenleyip oyunculari belirliyorlar.
Yeni çalışmalarınız var mı?

İ.D.: 6 ile10 2009 Temmuz tarihleri arasında İstanbul’da küresel ısınma konusunda küresel bir konferans organize ediyorum. Amacı, bu çok önemli konuda liderlik yapmak ve ülkemizi de ön plana çıkarmak, bu bakımdan İstanbul’u seçtik. Araştırmacılar, bilim adamları, mühendisler, kanun yapıcı ve uygulayıcıların katılacağı konferans, öncelikle küresel ısınma ve iklim değişikliğindeki sorunun sadece bilim adamları ve mühendisleri ilgilendirmediğini vurguluyoruz. Bu sorun, ekoloji, eğitim, sosyal bilimler, ekonomistler, uluslararası ilişkiler, informasyon teknoloji ve yöneticilere kadar herkesi ilgilendiriyor. Enerji ve çevre kanunları, enerji kaynakları ve enerji çevirme teknolojileri, enerji yönetimi ve konuşmaları, enerji güvenliği, yenilebilir kaynaklar, yeşil teknolojiler, emisyonun azaltılması ve yok edilmesi, karbon vergisi, kalıcı gelişimler, kirlilik kontrolü ve ölçülmesi ve kanun geliştirilmesi konularını kapsayan alanlarda konuşmalar yapılacak.