‘Yandıkça yandım bir su ver’

Zaman yazarı Ahmet Kurucan’ın bu makalesinin tarihi 22 Ocak 2011. Okuyalım:

“Bak şu gedanın haline / Bende olmuş zülfün teline / Parmağım aşkın balına / Bandıkça bandım, bir su ver!

Ey sâkî, aşkın oduna yandıkça yandım, bir su ver; / Parmağım aşkın balına bandıkça bandım, bir su ver!”

Gedai zor söylenen bu özlü ve içli mısralarla aşk-ı mecazi’yi mi hakiki’yi mi kastetti bilmiyorum ama Hocaefendi’nin, bu mısraları tekrar ederken aşk-ı hakikiyi murad ettiğinde hiç şüphe yok. Şahsi gözlemime göre Gedai’nin bu kıt’asını okuduğu an, tebessümü dahi neredeyse kendisine haram etmişti diyebilirim. Oldukça mükedder ve mağmum bir ruh haleti içindeydi.

Bu metafor içinde su bir şeyi temsil ediyor. Başka bir dille teşbih unsuru olarak kullanılıyor su. Gedai bununla ihtimal aşkına karşılık bekliyor sevgilisinden. Kalbindeki aşk hararetini söndürecek, giriftar olduğu aşk belasından kendini rahatlatacak, dünya hayatında kendini mutlu, mes’ud ve bahtiyar edecek ölçüde bir karşılık. Pekala Hocaefendi’nin terennümü içinde su neyi temsil ediyor, o su ile neyi kastediyordu acaba?

Bu sorunun doğru cevabını elbette kendisi bilir. Ama sohbete, sohbette sözün cereyan ve deveran ettiği alana şahit kişiler bir okuma denemesinde bulunabilir. Arapçada bir deyim “şiirin manası şairin karnındadır” der. Karnındayı herhalde aklında mânâsına almalıyız. Onun için kendisi bilir dedik. Bizim yapacağımız okuma denemesine gelince yanılmış olabiliriz. Bu muhtemel yanılgıyı baştan kabullendikten sonra gelelim ortam tasviri ve sözün siyak-sibakı içindeki okuma denemesine.

‘Vicdanın sınırı var mı?’ dedi salonda bulunan bir doktora önce. Cevap istenmeyen bir soruydu aslında bu. Etten-kemikten, elle tutulur gözle görülür müşahhas bir varlığa sahip olmayan vicdanın sınırı mı olur? Elbette olmaz ama bunun söze girizgâh olduğunu anlamak için arif olmaya gerek yok. Bu, biraz sonra söyleyeceği sözlere zihinleri hazır etmek için güzergâh oluşturma adına sorulmuş bir soru.

HADİSELER KARŞISINDA NEREDESİNİZ?

Tahmin edildiği gibi de oldu; soruya cevap beklemediği için söze devam etti ve “Müslümanların işlerine ihtimam etmeyen onlardan değildir.” hadisini zikretti. İhtimam, kaygılanma, üzülme, önemseme, umursama demek. Daha geniş perspektiften mana verecek olursak, Müslümanların maslahatlarını gözetme, zararlarını defetme demek. “Etrafıma bakıyorum da, dünya genelinde Müslümanlar aleyhine oynanan entrikalar karşısında gerçekten üzülen bir insana rastlamıyorum. Birileri asırlardır devam eden “bölme, parçalama ve yok etme” oyunlarını bugün de sahneye koyuyorlar. Koskoca Osmanlı’ya uyguladıkları planları başka ülkeler için de uyguluyorlar. Yeraltı-yerüstü zenginliklerini sömürmek için bir milleti içten içe parçalıyor, birbirlerine düşman ediyorlar. Ne yazık ki ben gözler önünde cereyan eden bu ciğersuz hadiseler karşısında yana yakıla üzülen bir insan göremiyorum. Çevremde göremediğim gibi daha geniş dairelerde de olduğu kanaatinde değilim.”

İşin aslına bakılırsa hepimize “hadiseler karşısında neredesiniz?” diye haykıran bir yaklaşım bu. Nefis muhasebe ve murakabesi yapmamız için yüzümüze inen bir şamar belki de. Dar manada Müslümanlığın, en geniş manada ise insanlığın derdi ile dertlenme adına yerimizi gösteren bir ölçü en azından.

Bu fasıl bir kenara, dertli insan elindeki kırık mızrabı ile sazına vurup akıl ve gönüllerimize yönelik hitabına devam etti. “Halbuki” dedi, “bütün bu olup bitenleri görüyor ve insan hâlâ üzülmüyorsa, o insanlığından çok şeyler kaybetmiştir. Ne güzel der M. Akif: “Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan.”

Şöyle düşünüyorum, dünyaya onun gözüyle bakmayan/bakamayan, hadiseleri o perspektiften yorumlamayan/yorumlayamayan, global gerçekleri nazara alarak zamanın ruhunu kavramayan/kavrayamayan ve hepsinden önemlisi “ateş önce beni, sonra düştüğü yeri yakar” diyecek ölçüde bir ruh ve vicdan enginliğine sahip olmayan/olamayan bir insanın, gözler önünde cereyan etse de, işaret edilen entrika dolu hadiseleri ne anlaması, ne yorumlaması, ne de dertlenmesi mümkündür. Bu sebeple dedim, bu sözler yüzümüze inen bir şamar, muhasebe adına bir ölçü diye.

Burada çok önemli bir ikilem göze çarpıyor. Hadis açık, seçik ve net; Müslümanların işlerine ihtimam göstermeme, Müslüman’ı Müslümanlardan uzaklaştıran bir olgu. Te’vil ve tefsir istemeyen bir peygamber beyanı bu. Ama belki de ihtimam gösteriyorlardır da biz bilmiyor, biz görmüyoruzdur. O zaman bu yaklaşım Müslüman’a karşı su-i zann değil midir? Su-i zann da Kur’an’ın nehyiyle haram hükmünü almamış mıdır? Kaldı ki “etrafıma bakıyorum da” dediği, “görmüyorum” diyerek vurguladığı kişiler, canlarını dişlerine takmış, nice fedakârlıklarla insanlık adına çalışanlar değil mi?

Önce sorunun adını koyalım, gerçekten bu bir ikilem mi yoksa mevcudun tesbiti ve bu tesbitin dillendirilmesi mi? Bana sorarsanız ikincisi. Ama Hocaefendi bunu ikilem olarak görüyor. Eğer Hocaefendi dertsizlik ve kaygısızlığı dile getirme ile su-i zann arasında bir dilemma içinde olduğunu söylemese, şahsen benim, bu türlü bir analiz yapmam ve zikredildiği çizgide bir sonuca ulaşmam mümkün değil. Hani “aklımın köşesine dahi gelmez” denir ya Türkçemizde; aynen aklımın köşesine dahi gelmezdi bu.

Madem Hocaefendi dile getirdi bu ikilemi, pekala nasıl aşıyor bunu diye sorabilirsiniz. Açık konuşacağım; söz konusu ikilemi aşma adına iki şey söyledi Hocaefendi; ama ben söylenenlerden tatmin olmadım. “Tekellüflü te’vil” dediğimiz türden çok zorlamalı buldum yaptığı yorumu. Bizim halimizi hüsn ü zanna havale etmek için iradesini zorladığı kanaati hasıl oldu bende. Halimiz, her şeye nigehban olan Allah’a ayan; te’vil ve tefsire lüzum yok ki! Biz Hocaefendi’nin dertlendiği, sözleri ile işaret ettiği, beyan buyurduğu ölçüde dertli değiliz ki bu ve benzeri mevzularda.

Yalnız yanlış anlaşılmalara medar olmaması için hemen ifade edeyim; Hocaefendi’nin bu tutumu bende ona karşı hem ayrı bir takdir hissinin uyanmasına sebep oldu, hem de bununla başkalarına bakarken, onların tavır ve davranışlarını değerlendirirken nasıl bakmam, nasıl değerlendirmem gerektiğine dair ayrı bir ölçü edindim. Anlatayım, bakalım sizler de bu yorumuma katılacak mısınız?

İkilemi aşmak için iki yorum ortaya koydu Hocaefendi demiştim. “Birincisi” dedi, “ihtimal arkadaşlarım “dertliyim dersen belayı dertten âh eyleme/Âh edip dertsizleri derdinden âgâh eyleme” çizgisinde hayat sürdürüyor ve immune/bağışıklık sistemleri güçlü olduğu için dışarıya bir şey sızdırmıyor olabilirler. İkincisi ise “bil illeti kıl musavata sonra tasaddi/Her merhemi her yareye derman mı sanırsun?!” sırrınca yaşadığımız türden problemleri zaten biliyorlar, çoktan teşhis etmiş ve tedavi çareleri peşindedirler. Onun için bunlarla çok meşgul olmuyor, bunların çözümü adına çalışmalarına devam ediyorlar. Ben arkadaşlarımızı böyle görüyorum. Yani dertli ama dertli görünmeyerek bütün güçleri ile dertlerin dermanına koşuyorlar diyor ve haklarında hüsn ü zann ediyorum.”

Son söz; son söz dedim ama son sözü söyleyecek ben değil, sizsiniz. Evet neredeyiz? Hüsn ü zann edilen cephede mi yoksa benim ‘cevap beni tatmin etmedi’ diye işaret ettiğim kayıtsız, dertsiz, üzüntüsüz, umursamazlar canibinde mi?

Clip to Evernote

Bir Yorum Ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÇEVİRİ: Arif Onur Hangişi