‘Allah kuluna kâfi değil mi?’

Kalp kontrolü için gittiği hastaneden geleli iki saat olmuş. İki elin parmaklarını geçmeyecek bir grup insanla oturuyor. Mübalağasız en az beş dakika hiçbir konuşma olmadı. Salonda tabir caizse bir ölüm sessizliği var. Herkes birbirinin aldığı nefesi duyuyor; isterse sayabilir de. Böylesi ortamlarda sessizliği bozmak kolay değil. Odasının dışında yaşadığı her bir dakikaya zaten paslı bir kama gibi giriyor; özel hayatını yaşaması adına kendisine imkan ve fırsat tanımıyor, gerekli-gereksiz nice şeylerle hayatını bölüyoruz. Şimdi bölmek zor. Beklemek lazım. Edep de zaten bunu gerektirir.

Kendisi bozdu sessizliği. Halkada yerini alan iki kişiye “Sen safra kesesi, sen de ayağından ameliyat olmuştun, değil mi?” deyip bugünkü durumları ile alakalı bilgiler aldı. Sonra bir başkasına yöneldi ve “Senin bir şeyin var mıydı?” diye sordu. Bugüne kadar ameliyat olup olmadığını soruyordu zahir. Bana göre zekavetin ve pratik aklın göstergesi olan çok güzel bir cevap verdi sorunun muhatabı: “Ben hiçbir şey olduğum için hiçbir ameliyat olmadım.” dedi. Salondakilerin dudakları tebessüm için geriye giderken Hocaefendi alabildiğine ciddi bir şekilde: “Olmasın inşallah!. Allah sıhhat ve afiyet versin.” diye duada bulundu ve hemen peşinden “Tedavi olunuz, çünkü Allah verdiği her hastalık için, mutlaka bir deva yaratmıştır.” hadisini hatırlattı. Malum meşhur bir hadis-i şeriftir bu. Devamı da var. Devamında “Ancak bir dert hariç; o da yaşlılıktır.” buyuruyor Efendimiz (sas).

Niçin bunu anlattım? ‘Ben olsaydım’ demek için. Hani “ben olsaydım” ile başlayan cümlelerimiz vardır bizim. Muhatabımızla zihnen ve hayalen terk-i mevki eder ve kendi muhtemel yaklaşımımızı anlatırız bu cümlelerle. Evet, ben olsaydım böylesi bir atmosferde hasta ziyareti vesilesiyle bile olsa hiç kimseyi yanıma kabul etmezdim. Birkaç gün geçsin kendimi toparlayayım öyle, derdim. Fakat o, ben değil. Kendi teşbihleri ile “yaşatma düşünce ve zevki ile yaşamadan vazgeçmiş bir insan” o. Öyleyse karıştırmayalım. Onları kendi seviyemize çekip kendimizi konuşturmak yerine, zorlayalım nefsimizi ve anlamaya çalışalım onları.

Sohbet ortamı devam ediyor. Tedaviyi reddetmenin fıkıh kitaplarında geçen hükmünü hatırlatarak “Sizin düşünceniz nedir?” dedim. Hiç beklemediğim bir cevap verdi. Önce objektif ve sübjektif diyerek iki ayrı kategori oluşturdu. Üstad Bediüzzaman başta olmak üzere bazı devasa kametleri sübjektif dediği kategoriye koydu. Benim gibi sıradan insanları da objektif dediği kategorinin altına yerleştirdi. Ardından her ikisi için ayrı ayrı hükümlerin söz konusu olabileceğini misalleri ile anlattı. Tahmin edeceğiniz gibi sübjektif sınıfına girenler için yaptığı tercihi teslim, tevekkül, tefviz ve sika kavramları ile temellendirdi. Örnekler verdi.

Söz konusu objektif ve sübjektif ayrımını şimdiye kadar hiçbir fıkıh kitabında görmedim. Fıkıhçıların, üzerinde durması gerekli olan bir konu. Eğer birileri çalışmaya karar verirse, bir hatırlatmada bulunayım; benzeri kategorik ayrımı “Zekat mükellefi ne kadar zekat vermeli?” sorusuna cevap verirken de yapar Hocaefendi. Zaman, mekan ve insan unsurlarına göre farklı hükümler olabileceği içtihadında bulunur.

Sohbete geri döneyim; aşağı katta bir sonraki namaz vaktini bekleyen misafirler Hocaefendi’nin oturduğunu duyunca yukarıya ‘geçmiş olsun’ demek için çıktılar. Salon sırasıyla gelen birer-ikişer kişi ile yavaş yavaş doluyordu. Her gelen insan Hocaefendi’nin biraz daha fazla salonda oturmasına neden oluyordu. Halbuki sabahın erken saatlerinde hastaneye gidilmiş ve öğle namazı öncesi dönülmüştü. Geceden erken kalktığı düşünülecek olursa istirahate ihtiyacı vardı ve bu ihtiyaç onun yorgun ve bitkin yüzünden okunuyordu. Ama nezaket, misafirlerini bırakıp odasına girmeye mani oluyordu.

Oturuyordu ama ne konuşulacaktı? Hasta, hastane, tedaviden söz açılmışken sabah hastaneye giderken kendisine refakat eden doktor arkadaşımızın tedavi metodu konusundaki ısrarcı tutumlarından özür dilemesi sohbetin ayrı bir mecraya akmasına sebebiyet verdi. “Estağfirullah” dedi önce. O da biliyordu ki kendisi için en iyiyi, en güzeli, en faydalıyı tercih etmişlerdi. Estağfirullah demesi bu yüzden. Yerli doktorların da aynı metodu tavsiye etmelerini ve en ince detaylarına kadar sabırla, özenle anlatmalarına değindi. Hasta-hekim ilişkilerine girdi. Doktor ve hemşirelerin meslek ahlâkından Türkiye-Amerika mukayesesi yaparak bahsetti. Bizatihi yaşadığı örnekleri anlattı. Bir ara; “Hani derler ya; Allah eksikliğini göstermesin, muhtaç da etmesin. Evet, eksikliğini göstermesin. Eksiklik cidden eksiklik. Ama muhtaç olmak da çok kolay bir durum değil.” diye sözlerini sürdürdü.

Sonra aklına ne geldiyse birden durdu ve; “Allah’a hamd etmek lazım. Çok daha kötü durumda olanlar var.” dedi ve şu an Türkiye’de tedavi gören bir tanıdığına intikal etti. Aynı hastalıktan vefat eden kadim bir dostunu, Şerafeddin Kocaman’ı hatırladı ve ağlamaya başladı. Gözlerinin nemlenmesi, hislenmesi, birkaç damla gözyaşı dökmesi değil, ağlaması. Ağladı, ağladı, ağladı. “Öyle severdim ki kendisini…” Hemen ardından “İbrahim Canan” dedi ve ağlamaya devam etti. Salon cenaze evi sessizliğine bürünmüştü ve Hocaefendi yakınını yeni kaybetmiş birisiydi sanki: “İbrahim Canan Hoca’ya ne kadar ağladığımı Allah bilir.”

Salonda derin bir sessizlik hakim oldu bu sözlerden sonra. Dakikalar dakikaları kovalarken sessizlik sürüyordu. Bu arada nemlenen gözler eski haline dönmeye dursun Hocaefendi yorgunluk akan gözleri ile keskin bakışlarına devam etti. Elektronik levhada bir ayet çıktı. Şöyle diyordu ayet: “Allah kuluna kâfi değil mi?” Zümer Sûresi 36. ayet, bu ayet. Ayeti gür bir ses ve sada ile okudu ve “Mesaj adına bu yeter. Allah kuluna kâfi değil mi? Elbette kâfi; öyleyse gözünü neden başka şeylere dikiyorsun.”

Tam kalkacağı sırada iki misafir daha geldi salona. Birini ben de tanıyorum; Hocaefendi ile maziye uzanan dostlukları var. Onun gelmesi biraz daha oturmasına vesile oldu. “Geçmiş olsun.” dedi o dostu. Verdiği cevap enteresandı: “Milletin kalbinin her gün yaralanması karşısında benim kalbimin yaralanmasının ehemmiyeti yok. Her gün ayrı bir hançer vuruluyor milletin kalbine.” Bomba gibi düştü bu cümle salonun ortasına. Mücmel ama mücmel olduğu kadar da mufassal bir beyandı bu. Kim ne anladı bilmem ama herkesin kendine göre bir şeyler anlamak için zihnini yormaya başladığı kesin. Bu arada bir kelime daha çıktı ağzından: “Maalesef.”

Artık kalkacaktı ve bize göre de kalkmalıydı. Dinlenmeli, istirahat etmeliydi. Hocaefendi odasına melul ve mahzun bir vaziyette girerken ben zihnime üşüşen bin bir tane düşünce “kemâlini kemâlsizlikte, kudretini acizlikte, zenginliğini fakirlikte” bulan bu zâtın arkasından bakıyordum.

Ahmet Kurucan,  Zaman, 24.05.2014

Clip to Evernote

Bir Yorum Ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÇEVİRİ: Arif Onur Hangişi