Ilgaz Kampı’nda uyanan Ashab-ı Kehf

Ilgaz Kampı’nda uyanan Ashab-ı Kehf

Ankara’da Lise 2 talabesi Ferruh, İbrahim Hoca’ya 1986 yaz tatili için kendilerine kitap okuyacakları sessiz ve ıssız bir mekan ayarlamasını talep etti. İbrahim Hoca’nın arkadaşı Kemalettin beyin kardeşi Yusuf, Ankara Üniversitesi Hukuk fakültesine okuyordu. Çankırı’nın Yapraklı ilçesindendiler. İbrahim’in aklına Kemalettin beyin yayladaki evleri geldi:

Yapraklı’ya gidin. Orada Kemalettin beyin evinde misafirimiz olursunuz. Sonra tatilde olan Yusuf sizi yaylaya çıkartır. Ara sıra gelir size ekmek ve erzak getirir. Ayrıca üç ayrı liseden altı öğrenci daha kamp yapmak istiyor. Ilgaz dağlarının büyüsü sizi bekliyor. Orada uyuyan bir Ashab-ı Kehf vardır, bakalım siz içinizdeki Ashab-ı Kehfi uyandırabilecek misiniz?

Ferruh, İbrahim Hoca’nın ne dediğini tam anlamamıştı ama çok sevinmişti. Diğer liselerden gelen ve İbrahim Hoca’nın Abidinpaşa semtindeki evinde toplanan Ahmet Vahdi, Mustafa, Mehmet, Özgür, Eyüp ve Hasan, Ferruh ile birlikte toplam yedi kişi olmuşlardı. Hepsi İbrahim Hoca’nın iki yıldır her haftasonu yaptığıcanan sohbetlerinin müdavimiydiler.

Ankara garına gidip Çankırı’ya giden otobüse bilet aldılar. Ancak hesaplamayı iyi yapamamışlardı. Öğle namazı geçmek üzereydi. Yollarda dinlenme tesisleri vardı ama mescitleri yoktu. 1985 yılnın yazı yaşanıyordu. Mustafa, ilk isyan bayrağını kaldırdı:

Arkadaşlar! Namaz kılmamız lazım. Otobüs muavinine söylüyelim, yolda dursun bir yerde.

Muavin, hepsi 15 ve 16 yaşlarında, düzgün tıraşlı gençlere uzaydan gelmişler gibi baktı:

Ne namazı be kardeşim! Çişiniz geldiyse sabredin yarım saat sonra duracağız.

Ahmet Vahdi sertleşti:

Allah’ın emri namazı kılacağız. Vakti geçirmemiz haramdır.

Sigara üstüne sigara yakan ve konuşmaları duyan şoför ağzını bozmuştu:

Çoluk çocukla uğraşıyoruz. Durmuyorum.

Mustafa, Ahmet Vahdi ve Mehmet, kesin kararlarını vermişlerdi.

Şoför çek kenara, biz iniyoruz.

Şoför blöf yaptıklarını sandı, rest çekti:

İnerseniz, sizi burada bırakır, giderim.

Sabır kahramanı olan ve sessiz mizaçtaki Eyüp gürledi:

Gidiyorsan git be kardeşim!

Otobüs acı bir frenle yolun kenarında durdu. Gençlerin çantalarını muavin yolun kenarına sertçe attı. Otobüs haraket ederken otobüs içindeki yolcular arasında çalkantı başlamıştı. 60 yaşlarında ak sakallı bir amca şoföre kızıyordu:

Pırlanta gibi gençleri niye yolda bıraktın şoför?! Hiç Allah’tan korkmuyor musun? Senden sadece namaz kılmak için beş dakika istediler.

Şoför, sigarasından sert bir duman daha çekti, dumandan sis oluşmuş otobüse üfledi ve sustu.

Tüm yolcular bağrışarak konuşmaya başladılar.

Yaşlı bir nine son noktayı koydu:

Şoför dur, bende namazımı kılmadım. Bu otobüs bu gençleri almadan giderse kaza yapar.

Henüz bir kilometre bile gitmeyen otobüsün dönüş yaparak geri geldiğini gören yedi genç, şaşırmıştı. Yolda kalmayı göze alarak bir risk almışlardı. Gözleri karaydı. Samimiydiler. Bu ihlaslı davranış otobüsü geri çevirmeye yetmişti.

Aslında ceplerinde geriye dönecek kadar bile paraları yoktu. 100 kilometreyi yürüyerek Ankara’ya dönmeleri en az bir haftalarını alırdı. Zaten ceplerinde karınlarını doyuracak paraları da bulunmuyordu. Allah’a sığınmış ve tam tevekkül etmişlerdi. O, onları asla yolda bırakmazdı.

Otobüsün geri gelmesine, çölde devesini içinde su kırbasıyla kaybeden bedevinin devesini görmesi gibi sevinmişlerdi.

Utangaç, içine kapanık, hiç konuşmayan Ferruh ellerini havaya kaldırıp dua etti:

Çok şükür Rabbim! Sen kimsesizleri kimsesisin.

Bu duaya hepsi amin dediler ve Allah’a hamd ettiler…

Namazlarını kılmalarını bekleyen otobüs yolcuları sanki hayatlarında ilk defa namaz kılan gençler görüyorlardı. Çankırı’da onları Kemalettin Hoca’nın kardeşi Yusuf karşıladı. Evlerine götürüp karınlarını doyurdu. Çankırı’da geziye çıktıklarında hiç bir yol ve sokakta asfalt olmadığını hayretle görmüşlerdi. Eyüp merakla sordu:

Neden Çankırı hiç gelişmemiş? Sadece şehir merkezinde Atatürk’ün büstüne giden daracık yolda asfalt var.

Yusuf bey avukat olmak üzereydi. Belli ki, bildiği pek çok şey vardı. Sessiz sedasız başını salladı:

Çankırı’nın 50 yıllık gelişmeme cezası var.

Mehmet üsteledi: Ne cezasıymış bu?

Vermişler cezayı, sorma! Kasten ne asfalt döşüyorlar nede herhangi bir yatırım yapılıyor. Çankırı Astsubay okulundan başka devletin ilimize yaptığı hiç bir yatırım yok!

Bu saçmalığa akıl sır erdirememişlerdi. Üstelemediler. Çankırı’dan Yapraklı’ya geçtiler.

Öğleden sonra bir eşeğe yükledikleri kahvaltılık peynir, zeytin ve on ekmekle Ilgaz dağlarının tepesindeki yaylaya doğru yola koyuldular. Şehirde olmayan yol yaylada hiç yoktu. Toprak yolu bile açılmamıştı. Keçi patikalarından geçerek eşekleri ile birlikte yaylaya vardıklarında gece olmuştu. Üç saat olmuştu halen yürüyorlardı. Ilgaz’ın uca dağları, çok havadardı.

Konaklayacakları yayla evinde yatacakları yatak, yemek yapacakları tüp ve tava yoktu. Kaşık ve çatal bulunmuyordu. Elektirik, su, yorgan, battaniye de yoktu. Boş, tahta bir kulübeydi.

Yusuf, ‘size iyi akşamlar. Ben ara sıra uğrarım’ dedi ve gözden kayboldu.

İyi ki yanlarında peynir ekmek getirmişlerdi. Karınlarını doyuracakları bir günlük erzakları vardı. Ya sonra? Bunu hiç düşünmemişlerdi. Ceplerindeki para ancak memleketlerine geri dönmek için otobüs bileti almaya yeterdi. Kimi Eskişehirli, kimi Aydın ve Denizli’den, kimi İstanbul ve Bursa’dandı. 10 gün boyunca ne yiyip içeceklerdi?

Hasan karamsar değildi:

Endişelenmeyin. Allah bizim rızkımızı gönderir. Yayladaki köylü ne yiyorsa bizde ondan yeriz. Ormanda gider mantar toplarız, yabani meyveler buluruz.

Bu fikir hepsinin hoşuna gitmişti. Yanlarında Ankara’da Ulus’ta Hacı Bayram Veli camisinin karşısında bulunan İhlas Kitabevinden yeni satın aldıkları Sözler, Mektubat, Asayı Musa, Lemalar, Tarihçeyi Hayat, Mesnevi Nuriye ve Şualardan başka kitap yoktu. Ceplerindeki son paralarını, harçlıklarını kitaba yatırmışlardı.

Ferruh, ‘bunda bir hikmet var’ diye söylendi. Özgür tasdikledi:

Ne güzel! Her birimize bir kitap düşüyor. Sırayla aramızda değişerek okuruz.

Her şeye muhalefet eden Mustafa destekledi:

Diyorum ki, bir hafta içinde bu kitapların hepsini bitirelim. Güne bir kitap. Ne dersiniz?

Eyüp onayladı:

Ben varım arkadaşlar. Bu kitapların hepsini bir yıl içinde okuyan devrin alimi olur diyorlar.

Ahmet Vahdi, liderlik özelliğini hemen belli etti:

Nöbetçi sistemi ile yemek hazırlayalım. Her gün biri ne yiyeceğimizi ormandan bulsun, getirsin. Geri kalanlar sürekli kitaplarını okusun, sonra müzakere edelim.

İkinci günde mantar yediler. Üçüncü gün ormanda buldukları dağ eriklerini, dağ çileklerini ve bögürtlenlerini. Üçüncü gün dağ elmalarını, armutlarını. Dördüncü gün, sabırları kalmadı. Mustafa söylendi:

Yahu arkadaşlar! Dört gündür buradayız. Köylü bizi hiç sormaz. Ziyaretimize gelmez. Bir yufka getirmez. Bacalarından duman çıkıyor. Demek ki ocaklarında kazan kaynıyor. Bir şeyler yapmalıyız.

Ferruh, çözüm önerdi:

Kapılarını çalıp isteyelim.

Ahmet Vahdi, bu öneriyi beğenmedi:

Benim daha iyi bir fikrim var. İçimizden biri namaz vakitlerinde ezan okusun. Ezanda keramet vardır. Elbet sesimizi duyan köylü gelir, halimizi hatırımızı sorar.

Kim okusun diye herkes birbirinin gözünün içine baktı.

Ahmet Vahdi, sessizliği bozdu:

Arkadaşlar! Ben aslında İmam Hatipliyim. Düz liseye yeni geçtim. Ezanı ben okurum, ama sırayla bir başkası okusun, böylece hem öğrenmiş olursunuz hemde bereket gelir.

Ahmet’in okuduğu ezan yaylanın derin sessizliğini bozdu. Birden bir köylü değil 10 köylü kaldıkları barakaya akın etti. Hal hatır hoş sohbetten sonra cemaate Ahmet Vahdi namaz kıldırdı. Müezzinliği yapan Mustafa, namazın ardından uzun bir tesbihat yaptı, Allah’ın isimlerini zikretti. Köylü şaşırmıştı. Hayatlarında belli ki ilk defa böyle nurlu gençler görüyorlardı.

Köylü namazı kıldıktan sonra evlerine dağıldı.

Mustafa, yine söylenmeye başladı:

Anlaşılan ezanda işe yaramadı.

Tam o sırada iki köylü ellerinde iki tencere yemek ufukta göründü. Yeni pişirilmiş saç yufkası, kavurma ve yoğurt getirmişlerdi. Yedi genç, açlıktan midelerinin kuruduğunu hiç fark ettirmeden teşekkür ettiler. Yemeklere öyle bir yumuldular ki, sanki aylardır aç kalmışlardı. Yemekler ardı arkasına geliyordu. Sıraya koymuşlardı. Onlar ezan okuyor, yayla ahalisine namaz kıldırıyor, köylüde onları besliyordu. Artık kitap okumalarında verim artmıştı. Her akşam ateş yakıyor, okudukları kırmızı kitaplardan tan yeri ağırana kadar derin müzakarelere dalıyorlardı.

Onlar hararetli biçimde konuştukca yaylaya birlikte geldikleri eşek anırıyor, adeta Allah’ı sevinçle tesbih ediyordu. Durumu fark eden Eyüp’ün aklına parlak bir fikir geldi:

Arkadaşlar! Eğer biz Allah’a inanmayan bir toplumdan buraya sığınmış, Allah’ın esmasını inceleyen gençler isek, bu eşekte Ashab-ı Kehf’in “Kıtmır” adlı köpeği neden olmasın!

Ferruh bu fikre bayılmıştı: Tamam, eşeke eşek demek bundan sonra yok, onun adı Kıtmir…

Eşek onların yoldaşıydı, sırdaşıydı. Eşek’e Allah’ın mübarek bir hediyesi olarak baktılar.

Cuma günü olmuştu, ilçeye namaza gitmeye karar verdiler. En yakın ilçe Yapraklı, piyade yürüyüşüyle üç saat uzaklığındaydı. Sabah namazından sonra çıkarlarsa ancak öğlen vakti ilçede olurlardı. Gerçektende Yapraklı merkez camisinde Cuma namazına kılı kılına yetiştiler.

Camide yaşlılardan başka cemaat yoktu. Topu topu on ihtiyar. Yaşları 60 yaşı üzerindeydi.

İlçenin orta yaşlıları, gençleri, çocukları neredeydi? İmam bir yandan hutbeyi okuyor, bir yandan gözlerini yedi genç adamdan çekemiyordu. Hepsinin üzerinde kırmızı renkte birer tişört vardı ve saçları kısa üç numara asker tıraşıydı. Aslında kim oldukları kabak gibi meydandaydı! Namaz biter bitmez, daha cemaat yerinden kımıldamadan imam caminin kapısına koştu ve dev cüssesiyle kapıda dikildi:

Durun gençler! Siz kimsiniz, nereden gelirsiniz, nereye gidersiniz?

Doğal liderleri olan Ahmet Vahdi, bir nefeste kim olduklarını ve yaylada ne yaptıklarını açıkladı. İmam çok memnun olmuştu. Kendisini tanıttı:

Bana balcı Osman Hoca derler. Evim aha şuracıkta! Sizi kesinlikle bir yere bırakmam. Öğlen yemeğini birlikte Allah ne verdiyse yiyelim. Sonra nereye gitmek isterseniz oraya gidersiniz.

Zaten karınları zil çalıyordu. Bu teklifi geri çevirmek hiç birinin aklının ucundan bile geçmedi. İmamın eşi sanki geleceklerini biliyormuş gibi mükellef bir sofra hazırlamıştı. Yeni kesildiği belli bir kuzu kebap olmuştu bile. Şaşırma sırası gençlere gelmişti. Hepsi birden sordu:

Bu sofra bizim için mi?

Balcı Osman başıını salladı:

Sizin geleceğiniz dün akşam rüyamda bana bildirildi. Eşime öğlen misafirlerimiz olacak dedim, oda sabah namazından beri sizin için yemek yapıyor. Bu kuzum özeldi, kısmet sizeymiş.

Kim bildirdi, niye bildirdi gibi sorular sormak akıllarına gelmedi. Allah’ın onları rızıklandırdığını biliyorlardı. Yemek faslından sonra çay, daha sonra koyu bir dini sohbet başladı. İmamın kütüphanesindeki kırmızı risaleler gözlerinden kaçmamıştı. Demek ki bu ihtiyar imam, bir Nur talabesiydi. Ahmet Vahdi, meramını, merakını gidermek istedi:

Balcı amcam! Neden caminizde hiç genç yok?

İmamın yarasına parmak basılmıştı. Dertli dertli konuştu:

Gençlerimizi 12 Eylül öncesi ya ülkücülere ya komünistlere kaptırdık. Bugün kimisi hapiste, kimisi mezarda! Ülkemizde 1960’ta başlayan askeri darbeler zinciri, bir kaç nesli esir aldı. Yıllardır sizin gibi altın bir neslin gelmesini beklerim. Üstadımız geleceğinizi haber vermişti.

Balcı Osman, gençleri evinin bahçesindeki bal peteklerine, arı kovanlarına götürdü. Bir bal peteğini çıkartıp sarmaladı ve gençlere uzattı:

Benim tek mal varlığım bu! Lütfen alın ve afiyetle yiyin.

Gençler, tek servetini uzatan mübarek imamın hediyesini koro halinde ret etmek istediler:

Amca biz bunu alamayız.

Osman Hoca ısrar etti:

Alın ve bana lütfen dua edin. Allah sizin gibi gençlerin sayısını artırsın. Siz bu devrin Ashab-ı Kehfi’siniz. Şükür ki, 300 yıllık uyku sona erdi. Artık bundan sonra ölsemde gam yemem.

Yaylaya dönüş daha keyifli geçti. Yollarda gördükleri dağ eriklerini topladılar.

Osman Hoca’nın balını dört gün yediler, bitiremediler. Bala inen berekete nedense artık şaşırmıyorlardı! Kısa süre içinde o kadar çok keramet görmüşlerdi ki, sanki rüyada gibiydiler.

Hepsi yedi kırmızı kitabı bitirmişti. Bu denli verimli geçen bir kamp, imanlarını kuvvetlendirdi.

Yusuf bey, on gün sonra üç naylon poşete sıkıştırdığı on somun ekmekle çıkageldi:

Çocuklar aç kalmamışsınızdır umarım! Allah ilim öğrenen talabenin rızkını gönderir.

Ferruh gülümsüyordu, Mustafa kahkahayı patlattı. Hepsinin yüzünde gülücükler çiçeklendi.

Bir gülme krizi koptu yedi genç arasında. Durdurana aşk olsun!

İlim öğrenen talabenin rızkını Allah’ın kesinlikle gönderdiğine dair Peygamber Efendimiz’in (SAV) mübarek sözlerine yaşayarak iman etmişlerdi. Kamp dostluğu ebediyete uzanacaktı.

Ilgaz kampı, unutulmaz hatıralarla sona ermişti. Balcı Osman’ın rüyası, balın bereketi ve aç kaldıklarında okudukları ezanın kerameti, hafızalarında hayatları boyunca unutamayacakları izler bıraktı… Uca ve ıssız Ilgaz dağları, 300 yıldır uyuyan adanmış ruhları bulmuştu. Bu yedi genç, belkide Anadolu’nun bağrında sümbüllenen onlarca Alperenlerin sadece bir grubuydu. Dünyanın dört bir yanına dağılacak, elde ettikleri hakiki imanı gür sesle asırlardır bekleyen muhtaç gönüllere duyuracak, diriliş muştusu sunacaklardı. Ashab-ı Kehf uyanmıştı…

farukarslanallahlogo

Clip to Evernote
4 Yorum

Bir Yorum Ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÇEVİRİ: Arif Onur Hangişi